|
|
Haziran ayında kar
yağışları, normalin üstündeki sıcaklıklar, iklim yapısındaki
değişmelerden mi kaynaklanıyor?
İnsanlığın korkusu olan küresel ısınma etkilerini göstermeye
başladı mı?
"Küresel Isınma" son yıllarda en çok üstünde durulan konu haline
geldi. Nedeniyse açık: İklim desenlerindeki hızlı değişimler
bölgesel olarak farklılık gösterse de, gezegenimizin geleceğini
tehdit ediyor. Bilim Teknik (Eylül, 2001) Dergisi özellikle
önümüzdeki yüzyılı tehdit edecek olan küresel bir sorun üzerinde
durmuş. Bu sorun Küresel Isınma.
Kuraklık, başta sıtma olmak üzere yeniden yayılıp öldürücü hale
gelen hastalıklar, sulara gömülü kıyılar, gerçekleşmeye başlayan
bir kollektif kabusun parçaları. Bilim dünyasından politikaya
her alanda küresel ısınma sürecinin önüne nasıl geçileceği
konuşuluyor...
İleride de bahsedeceğim gibi küresel ısınma, ekolojik dengeyi
alt üst edecek kadar tehlikeli olacak.
Gezegenlerin iklimleri; kütleleri, güneşe olan uzaklıkları ve
atmosferlerinin bileşimiyle belirlenir. Örneğin Mars, kalın bir
atmosfere sahip olamayacak kadar küçük bir gezegendir. Atmosferi
çok incedir ve ağırlıklı olarak CO2 gazından oluşur. Dünyanın
atmosferiyse Mars'nkinden neredeyse 100 kat kalındır. Dünya
atmosferi, % 78 oranında azot, %21 oranında oksijen (O2) ve
yaklaşık % 1 oranındaysa diğer gazlardan oluşur.
CO2 (Karbondioksit)'nın atmosferdeki oranı % 0,03 -0,04'ü
geçmezken su buharıysa % 0-2 arasında değişiyor. Dünya
atmosferinin kompozisyonundaki oynamalarsa iklim desenlerinin
buna bağlı değişimleriyle sonuçlanıyor.
İklim desenlerindeki oynamalar aslında gezegenlerin iklim
evrimlerinin bir parçası, evrimi boyunca Dünya, küresel ısınma
ve soğuma dönemleri yaşamış, Atmosferdeki CO2 oranının artması
ve azalmasıyla yaşanan sıcaklık değişimleri Dünyamızı 220.000
yıldır etkiliyor. Ancak endüstri devriminden bu yana geçen 200
yıllık süreçte iklim desenlere insan faaliyetlerinin ciddi bir
müdahalesi söz konusudur. Fosil yakıtların yaygın kullanımı,
petrol ve doğalgaz tüketimi, atmosfer dengelerini etkiliyor u
süreçlerde başrolüyse "sera gazları" oynuyor.
Sera gazları (karbondioksit, su buharı, metan, nitröz oksit,
kloroflorokarbonlar), Güneş'ten Dünya'ya ulaşan kızılötesi
ışınları hapsederek gezegenimizin sıcaklığının belirli bir
seviyede tutulmasını sağlıyorlar. Güneş ışınları dünyaya
ulaştıktan sonra ışınların bir kısmı, dünya yüzeyinden uzaya
geri yansıtılırlar. Sera gazları, işte bu noktada devreye girer.
Gazlar, yüzeyden yansıyan ışınları soğurarak, ısı enerjisinin
gezegenden uzaya geri yansıtılmasının önüne geçer. Ve gezegenin
ısınmasına yol açarlar. Sistemin ilerleyişi dışarıdan ısıtılan
ve dışarıya ısı vermeyen sera düzeneklerini andırdığından bu
gazlara sera gazları deniyor. Aslında bu gazlar, dünyada yaşamın
var olması için gerekli sıcaklığın (16oC) oluşumunda en büyük
role sahipler. Sera gazlarının dünyanın ısınmasına katkıları
olmasaydı sıcaklık bugün donma derecesinin hayli altında (-20oC)
olurdu. Ancak bu gazların atmosferdeki oranları, bu durumun tam
tersine de yol açabiliyor. Venüs örneğinde olduğu gibi aşırı
miktardaki CO2, gezegenin sıcaklığının 460oC ye ulaşmasına neden
olabiliyor. Bu da ne suyun, ne de bir canlının gezegende
bulunmasına olanak tanımıyor. Bugün gelişmiş ülkelerce atmosfere
bırakılan yüklü miktardaki sera gazları, sonumuzun Venüs'e mi
benzeyeceği sorusunu akıllara getiriyor.
İnsanlarca atmosfere verilen, çoğunlukla soğutma sistemlerinde
kullanılan kloroflorokarbonlar, nitröz oksit ve metan, zararlı
mor ötesi (UV) ışınlarının Dünya'ya ulaşmasını engelleyen "ozon
tabakasını" da tehdit ediyorlar. Bu maddelerin çeşitli
tepkimeleriyle ozon (O3) molekülü, O2 ve ClO (hipoklorit)'ya
parçalanıyor. Bu da ozon tabakasının ciddi boyutlarda zarar
görmesine neden oluyor. Bunun sonucunda insanlığı bekleyense
deri kanserleri vakalarında artış, tarım faaliyetlerinin zarar
görmesi ve deniz ve kara ekosistemlerinin tehlikeye girmesi...
"20. yüzyılda, insan nüfusu dört kat, birincil enerji kullanımı
da 16 kat arttı. Dünya nüfusundaki artış, fosil yakıtlarının
tüketimini, tarım alanlarının genişlemesini ve ormanların yok
edilmesini hızlandırdı. Bu da sera gazlarının atmosferdeki
oranının önemli ölçüde artmasına neden oldu. Geçtiğimiz yüzyılda
atmosferdeki karbondioksit, milyonda 275 parçadan, milyonda 370
parçaya ulaştı. Eğer kontrol altına alınmazsa 21. yüzyılda bu
değerin milyonda 550 parçaya ulaşacağı tahmin ediliyor. İklim
konusunda çalışan birçok bilim adamına göre, bu eğilim, küresel
iklim üzerinde fark edilir etkilere yol açıyor ve iklimimizi
gelecekte de etkilemeye devam edecek. Fosil yakıtların
kullanımı, iklim değişikliği ve çevresel etkileri arasındaki
ilişkiler daha iyi anlaşıldıkça "temiz" enerji kaynaklarına
duyulan gereksinim de arttı. 1998 yılında, hükümetlere küresel
iklim değişikliği konusunda bilgi vermek amacıyla kurulmuş olan
Birleşmiş Milletlerin Hükümetlerarası İklim Değişikliği
Paneli'ne göre, son 50 yılda gözlemlenmiş ısınma, sera gazı
değişimlerindeki yükselmeye bağlı olarak artmayı sürdürebilir"
(Bilim ve Teknik, Ocak, 2003).
Fosil yakıtlar, gelişmiş ülkelerin enerji gereksinimlerinin
büyük bir bölümünü karşılıyor. Buna en büyük örnek Amerika
Birleşik Devletleri, ülkenin enerji ihtiyacının yarısına yakını
fosil kaynaklardan elde ediyor. Oluşumları milyonlarca yıl süren
fosil yakıtların kullanımıysa, atmosfere büyük miktarda CO2 gazı
salımına yol açıyor. Ölü bitki ve hayvan parçaları,
mikroorganizmalar tarafından parçalanıp, basınç ve sıcaklıkla
birlikte Dünya kabuğunun alt tabakasında sıkışmaya başlıyorlar.
Kimyasal tepkimeler sonrasındaysa üç farklı formda fosil yakıta
dönüşüyorlar; petrol, kömür ve doğal gaz. Başka bir deyişle
fosil yakıtlar milyonlarca yıl önce yaşamış canlıların
kalıntılarından başka bir şey değil. Fosil yakıtların
kullanımıysa, yer kabuğunun tabakalarında birikmiş CO2 gazının
hızlı bir biçimde atmosfere verilmesine neden olur. Atmosferdeki
CO2'i fotosentez yoluyla uzaklaştıran ormanlık alanların
azaltılması da, bu sürecin geri dönülmez bir biçimde
hızlanmasına neden oluyor. Ve sonuçta küresel olarak
ısınıyoruz...3. Hükümetlerarası İklim Değişim Paneli'nin
sonuçlarına göre 1990 ile 2100 yılları arasındaki küresel
ısınmanın dünya sıcaklığında 1,4 ile 5,8oC'lik bir artışa yol
açacağı bildiriliyor. Dünya ülkelerinin her birinin bu süreçteki
rolü aynı olmasa da sonuçlar herkesi etkileyecek...(Bilim
Teknik, Eylül 2001)
KÜRESEL ISINMAYLA BERABER İKLİM
DEĞİŞİMİNİN SONUÇLARI
Küresel
sıcaklıkların artmasıyla birlikte, buz kütlelerinin erimeye
başlaması ve deniz seviyelerinin yükselmesi bekleniyor. Bu da
kıyı şeritlerinin ve bazı adaların sular altında kalması demek.
Özellikle kıyı ülkeleri yükselen sularla toprak kayıplarına
maruz kalacak. Isınan sular okyanus canlılarının türlerini ve
sayılarını etkileyecek. Mercan adaları bu süreçten önemli
biçimde etkilenmeye başladılar bile. Okyanusların ısınmasıyla
karalar da etkilenmeye başlayacak. Bu da kuraklığın kuru
bölgelerde artmasına neden olacak. İçme su sorunu ciddi
boyutlara ulaşacak. Hayvancılığın artmasından kaynaklanan
ormanlık alanların azalması gözlenecek. Gece-gündüz sıcaklık
farklılıkları tersine azalacak. Sellerin verdikleri zararların
boyutları ve kuraklık sorunu artacak. Yüksek sıcaklıklara bağlı
sağlık sorunları, solunum rahatsızlıkları artacak. Sivrisinek
korkusu büyüyecek ve 21. yy'ın sonuna kadar sıtmadan etkilenen
dünya nüfusu %45'ten %60'a çıkabilecek (Tehlike gelişmekte olan
ülkeler için daha büyük).
Küresel Isınma adından da anlaşılacağı gibi tüm dünyayı
etkileyecek. Ve ısınmış bir dünyada yaşam bugünkünden çok daha
zor olacaktır.
Isınmanın birlikte getireceği en önemli sorunlardan biri
sivrisineklerden kaynaklanan salgın hastalıklarla ilgili.
Sivrisinek yumurtaları ve ergin bireyler, kış koşullarına
dayanıklı olmadıkları için ölüyorlar. Bu yüzden sivrisineklerin
yaydıkları hastalıklar genelde sıcak bölgelerde görülüyor. Ancak
küresel sıcaklıkların artmasıyla birlikte bu hastalıkların kuzey
ülkelere doğru kayması bekleniyor. Sivrisineklerin doğal
düşmanlarının küresel ısınmadan kaynaklanan yaşam alanı
kayıplarından dolayı azalmaları ve bunun sonucunda da
sivrisineklerin tüm dünyaya korku saçmaları için önlerinde
hiçbir engel kalmayacak gibi gözüküyor.
Birçok türün geleceği, küresel ısınma sonucu değişecek yaşam
ortamlarına uyum sağlamalarına, uyum sağlayamadıkları
durumlardaysa fiziksel, biyolojik ve iklimsel ihtiyaçlarına
uygun yaşam ortamlarına göç edebilmelerine bağlı. Bazı alanları
daha önce orada yaşamayan türler istila ederken, varolan türler
yok olabilecek. Ancak biyolojik çeşitliliğe küresel ısınmanın
getireceği iklim değişiminin etkisi şu anda yalnızca
modellemelere dayalı öngörülerden ibaret. Araştırmalara göre
atmosferdeki karbondioksit gazının iki katına çıkması durumunda
dünya üzerindeki karasal yaşam alanlarının %35'inin geri
dönülmez biçimde yok olma riski var. Bu durumda canlı türlerinin
%20'si yok olabilecek.
ERKEN AÇAN ÇİÇEKLER
Küresel ısınmanın
en görünür etkilerinden biri olarak İngiltere'de bitkilerin
zamanından önce çiçek açmaya başladığı açıklandı. Çiçeklerin
zamanı, bitkiler için çok önemli. Polinasyon (döllenme) şansını
doğrudan etkiliyor. Özellikle döllenmenin aracısı da (örneğin,
bir böcek) aynı zamanda ortaya çıkıyorsa. Çiçeklenme, tohumların
olgunlaşıp saçılma zamanını da belirliyor. Çiçeklenme polen,
nektar ve tohumla beslenen hayvanların yaşamı için önemli.
Bitkilerin çiçek açması, yapraklarının büyümesi, köklerin
gelişmesi, besi alımı gibi öteki bitkisel süreçlerin de daha
önce başlamış olması anlamına geliyor. Bunlar da yaşamları bu
süreçlere bağlı olan başka organizmaların etkileşimlerini
belirliyor. Bu nedenle çiçeklenme zamanında ortaya çıkan önemli
değişimler, ekosisteme zarar veriyor. İki İngiliz biyologun,
Orta İngiltere'de yürüttüğü araştırmaları, son 10 yıl içinde 385
ayrı bitki türünün, daha önceki 40 yıla oranla ortalama 4.5 gün
daha erken çiçek açmaya başladığını gösterdi. İzlenen bitkilerin
yüzde 16'sındaysa çiçeklenme 15 gün erkene çekilmiş durumda.
(Bilim ve Teknik, Temmuz 2002).
SICAK DÜNYA HASTA DÜNYA
İki yıl süreyle
yürütülen kapsamlı bir araştırma, küresel ısınmanın yol açtığı
iklim değişikliklerinin, doğadaki hayvan türleri arasında salgın
hastalıkların hızla yayılmasına yol açtığı ve sürecin insanlar
için de ciddi bir tehdit oluşturduğunu ortaya koydu.
ABD Ekolojik Analiz ve Sentez Ulusal Merkezi (NCEAS) , sıcaklık
artışlarının özellikle hastalık taşıyıcı organizmaların yaşam
alanlarını genişlettiği ve bu organizmaların bulaştırdığı
hastalıkların, tropiklerden ılıman bölgelere doğru hızla yayılım
gösterdiğini vurguladı. Araştırmayı yöneten Cornell
Üniversitesi'nden Drew Harvell'a göre bulguların özellikle
şaşırtıcı yanı, iklime duyarlı salgıların farklı taşıyıcılarca
(virüs, bakteri, mantar ve parazit), mercanlardan istiridyelere,
kara bitkilerinden kuşlara, insanlara ve öteki memelilere kadar
çok farklı türlere bulaştırılması. Araştırmacıların özellikle
vurguladıkları bir nokta, iklim değişmelerinin doğal
ekosistemleri bozarak bulaşıcı hastalıkların yayılmasına uygun
hale getirmesi. Princeton Üniversitesi'nden epidemiyolog Andrew
Dobson, "Biz insanlar, bazı hastalıkları öteki hayvan türleriyle
paylaştığımızdan, insanlara yönelik tehdit giderek artmakta"
diyor. NCEAS ekibine göre, sivrisinek, kene ve kemirgenler gibi
taşıyıcılarla, virütik, mantarsı ve bakteriyel hastalık
yapıcılar (patojenler), sıcaklık ve neme büyük ölçüde duyarlı.
Sıcaklık arttıkça bu taşıyıcılar yeni bölgelere yayılıyorlar ve
taşıdıkları hastalıklarla daha önce tanışmamış yerel türlerde
toplu yıkıma yol açıyorlar. Böceklerin, üreme, gelişme ve ısırma
tempoları, sıcaklığa paralel olanak artıyor.
Patojenlerin kontrolsüz artışını sınırlayan ve ergin kuşakları
öldürense kış. Ancak, kış ayları daha da ılıman hale geldikçe,
birçok patojen türü için bu darboğaz kendiliğinden ortadan
kalkıyor. Daha sıcak, daha uzun yazlar da, hastalığa bulaşmak ve
yayılmak için daha uzun zaman tanıyor. Araştırmacılar, sıcaklık
artışının hastalık taşıyıcılar daha geniş yaşam alanı
tanınmasına örnek olarak Hawaii Adalarını gösteriyorlar.
Yalnızca bu adalarda yaşayan ötücü bir orman kuşu,
sivrisineklerin artan saldırısıyla yok olma tehlikesiyle karşı
karşıya. 1960'lı yıllarda sıcaklığın 800 metre ve altına
hapsettiği sivrisinekler, artan sıcaklarla birlikte 1700 metreye
kadar olan yükseltilere yayılmışlar. Sıtmadan kurtulabilen
kuşlar da en yüksek dağlardaki ormanlık bölgelere sığınmışlar.
Artan nemin etkisine örnek olarak da, Doğu Afrika gösteriliyor.
Araştırmacılar, sivrisineklerce taşınan öldürücü bir hummanın,
El Nino iklim sapmasının getirdiği nem artışları nedeniyle hızlı
bir gelişim gösterdiğini vurguluyorlar. Nemli ortamlarda
sayıları hızla artan sivrisinekler, 1998 yılında Doğu Afrika'da
binlerce kişinin ölümüne yol açmış. Araştırmacılar küresel
ısınma nedeniyle El Nino sapmalarının sıklığının artacağı
uyarısında da bulunuyorlar. Araştırma ekibinden Dobson, "En çok,
taşıyıcılarla iletilen hastalıklardan çekinmeliyiz" diyor ve
sıcaklık artışıyla birlikte hastalık taşıyıcı böceklerin,
tropiklerden kutuplara doğru yayılım gösterdiğine işaret ediyor.
Tropiklerde biyoçeşitlilik yüksek. Yani çok sayıda hayvan türü
bulunuyor. Ancak bu türlerin nüfusu da görece az olduğundan,
patojenlerin türden türe sıçramaları frenleniyor. Oysa ılıman
bölgelerde türlerin sayısı az; ama nüfusları fazla. Dolayısıyla
sivrisinekler ısıracakları canlı konusunda fazla seçici
olmuyorlar. Tür sayısının az olmasına karşılık, her türün nüfusu
fazla. Bu da hastalıkların daha çok bireye bulaşması ve daha
hızlı yayılması anlamına geliyor. Patojenler, zaten tehdit
altında olan aslan, leylek, akbaba ve kara ayaklı gelincik gibi
türlerde nüfusun daha da azalmasına yol açmış bulunuyor.
Dobson'a göre insanların biyoçeşitliliği tahrip etmesi, hem
türlerin dayanıklılığını azaltıyor, hem de hastalık yapıcıları
(kendimiz de dahil) az sayıda ve çok nüfuslu tür üzerine
yöneltiyor.
Araştırmacılar büyüyen tehdide karşı savunma hatları geliştirme
gereğinin altını çizerken, AIDS dışında bulaşıcı hastalıklara
ilgi gösterilmemesinden yakınıyorlar. Amerika'daki son şarbon
vakalarına dikkat çeken Dobson, bu olayda asıl korkutucu olanın,
hastalığın değil, insanların bulaşıcı hastalıklar konusundaki
bilgisizliklerinden ortaya çıkışı olduğunu vurguluyor. Dobson
sözlerini şöyle noktalıyor: "Küresel değişimi ciddiye almanın
zamanı geldi; çünkü böyle giderse gelecekte yalnızca daha sıcak
değil, daha hasta bir dünyamız olacak". (Bilim ve Teknik, Temmuz
2002)
KYOTO PROTOKOLÜ
Küresel ısınma
tehdidine karşı uluslar arası çalışmalar neredeyse 20 yıldır
devam ediyor. Yapılan en önemli toplantıysa Kyoto Konferansı.
1997'de 160 ülkenin katılımıyla Japonya'nın Kyoto kentinde
gerçekleştirilmiştir.
1997 tarihli Kyoto Protokolü, gelişmiş ülkelerin sera gazı
salımlarını 2008'den 2012'ye kadar, 1990 yılı salım düzeylerinin
%5 altına çekmelerini istiyor. Bu özelliği onu hem aşırı
zorlayıcı hem de zayıf kılıyor. Çünkü kimi ülkeler, yapılması
gereken salımı kısıtlamalarının büyük ekonomik yük getireceği
görüşünde. Örneğin, ABD bu nedenle protokolden çekilme kararı
aldı.
Dünyanın karşı karşıya olduğu tüm bu tehlikelere karşın alınan
önlemler ise tüm dünya ülkelerinin katılımıyla etkili hale
gelebilir. Eksikliklerine ve ABD'nin uygulamamakta direnmesine
karşın Kyoto Protokolü, bu konuda artan bilinci yansıtıyor.
KAYNAKÇA
BALKIZ,
Özge(2001), "Isınan Dünyada Yaşam", Bilim ve Teknik, 406, 66-69.
ZÜLÂL, Aslı (2003), "Küresel Isınmayı Durdurmak, Bilim ve
Teknik, 422, 34-41.
, "Erken Açan Çiçekler, Bilim ve Teknik, 416, 16.
, "Sıcak Dünya, Hasta Dünya", Bilim ve Teknik, 416,15.
AYFER YURTSEVER
|
 |