YARASALAR


  


 

Morfoloji

Yarasaların anatomik özellikleri diğer memelilere benzemekle birlikte yaşam tarzına bağlı yapısal farklılıklar gösterir. Bu farklılıkların en önemlilerinden birisi kanatlardır ve yarasalar bu anatomik özellikleriyle diğer memelilerden ayrılırlar. Yarasa kanatları bir memelinin kolundaki kemiklerin aynısına sahiptir ancak özellikle ön kol ve parmak kemikleri aşın şekilde uzamış, bunların arasında gerili durumda bulunan bir deri örtü ise kanat görevini yapacak şekilde düzenlenmiştir Deri kanat parmak uçlarından başlayarak ön kolu boydan boya örter ve ardayağın diz kısmına veya bilek kısmına bağlanır, buradan arkaya doğru uzanarak kuyruğu da içine alacak şekilde geniş bir deriden oluşmuş kanat oluşturur

Parmaklar ön kol ile aynı uzunlukta olup sürünme halimde ön kolun üzerine katlanır ve harekete engel olmaz. Serbest kuyruklu yarasalar olan Molossidae familyası üyeleri en uzun parmağa sahiptirler ve kanatlarım kapatabilmek için ekstra katlanmalara gereksinim duyarlar. Yarasanın ön ekstremitesini oluşturan kemiklerden özellikle epifiz (epiphyses) kemiği yaş tayininde kullanılmaktadır. Epiphyses kemiğinin kemikleşme durumuna göre subadultlar ve adultlar ayırt edilebilmektedir.

Yarasaların arka ayakları da kanat memebranını destekleyecek şekilde özelleşmiştir Ancak arka ayaklar ön kollar kadar özelleşmemiştir. Yarasanın arka ayakları arkaya doğru uzanan ve vücudu üzerinde taşıyacak bir ekstremite şeklinde değildir Yarasalarda arka ayaklar vücudun yanlarında horizontal olarak uzanan bir çıkıntı şeklinde bulunmaktadır. Arka ayaklar özellikle diğer karasal memelilerin aksine oldukça narin yapılıdır, çok kaslı bir özellik göstermez ve özellikle yarasanın yerde hareketi sırasında yarasanın vücut ağırlığının çok az bir kısmını taşır. Arka ayakların yarasanın yerdeki hareketine katkısının azalmış olmasına rağmen yerde oldukça çevik ve hızlı hareket etme yeteneğindedirler Yarasaların pelvisi de diğer memelilere benzemekle birlikte daha küçük ve narin yapılıdır Büyük nalburunlu yarasalar olan Rhinolophidae'de asılı durma hareketinde sadece arka ayaklar görev alır. Bunlarda bacaklar kalçadan arkaya doğru uzanmaktadır ve bu durum ayakların yere düz basmasını sağlamak için yeterli olmamaktadır. Yarasaların uzun süre aşılı durumda kalmalarını sağlayacak şekilde bacaklarında özel yapılar gelişmiştir Tendonların özel yapısını nedeniyle yarasa bir yere asılı durumda tutunduğu zaman vücut ağırlığının yardımıyla tendonlar arka ayak parmaklarım geri çeker ve bu sayede arka ayak parmakları sıkı bir kavrayıcı / tutucu çengel şeklini alır. Böylece yarasa uykuda, istirahat sırasında hatta ölse bile asılı pozisyonunu koruyabilir. Yarasanın kafası özellikle de diş yapışı ve kafatası bazı özellikler gösterir. Kafatası diğer memelilere oranla daha büyük olma eğilimindedir. Bunun esas sebebi beyindeki işitme bölgelerinin daha fazla gelişmiş olmasıdır. Bazı yarasalarda özellikle Rhinolophidae familyasında kulağı içine alan tympanic bullae (işitme bullası / balonu) oldukça iridir ve beyinin önemli bir kısmım oluşturur. Kulak genelde basit bir yapı göstermesine karşın, uzunluğu vücut uzunluğu kadar olabilir, bazı türlerde yarasa dinlenirken
koltuk altlarına kadar uzanabilir. Yarasalarda kulak kepçesinin ve deliğinin önüne yerleşmiş yukarı doğru dik durumlu küçük bir deri çıkıntısı vardır Bu deri çıkıntısı Tragus olarak bilinir ve yapısındaki farklılıklar türlerin teşhisinde önemlidir. Ancak tragus bütün yarasa familyalarında bulunmaz (Şekil 2). Yarasaların kuyruğu da kulak gibi türleri birbirinden ayırmaya yardımcı olacak bazı özellikler taşır. Bazı türlerde kuyruk aşın uzunken bazı türlerde oldukça kısadır. Ayrıca kuyruk bazı türlerde kuyruk membranının içinde uzanırken, bazı türlerde kuyruk membranının dışına çıkmış durumda bulunabilir (Şekil 2).

 

Yarasalar renk körü memelilerdir ve çoğunlukla nocturnal (gececil) bil davranış sergilerler. Birçok yarasa türü karanlık, kuytu yerlerde yuvalanmayı tercih eder, bu bakımdan ele alındığında mağaralar, kaya çatlakları, çatı kenarları, kurumuş büyük ağaçlardaki oyuklar yarasalar için iyi birer barınak işlevi görür Çoğunlukla böyle kuytu karanlık yerlerde yuvalanmalarına karşın ağaç dallarını kendilerine barınak olarak seçen türler de bulunmaktadır. Yarasaların diğer bir özelliği de kuşlar gibi çarpıcı parlak renklere sahip olmamalarıdır. Tahnit edilmiş yarasalardan oluşmuş bir koleksiyona baktığımızda renklerin çoğunlukla kahverengi ve gri renk tonları arasında değiştiğini görmekteyiz, birkaç türde ise tek düze renklere ilaveten karınaltı beyaz renkte olabilir. Renklerdeki bu tek düzeliğin yanında yalnızca birkaç tür çarpıcı renklere sahiptir. Euderma cinsi türlerinde benekli bir kürk rengi vardır, ancak bu benekli kürk özelliği dahi kuşlarla kıyaslanabilecek nitelikte bir renklenme oluşturmaz. Bunlardan başka birkaç Güney Amerika türünde(Uroderma Vampyrops, Artibeus) yüzde ve vücutta bir veya iki beyaz çizgiler vardır, ancak bunlar oldukça belirsizdir. Afrika yarasalarından Lavia türleri sarımsı kanatlara sahiptir.

Yarasaların erkek ve dişileri arasındaki eşeysel dimorfizm de oldukça zayıftır. Microchiroptera (=böcek yiyen yarasalar) alttakımında erkekler dişilerden biraz daha büyük olabilirler. Ayrıca erkekler daha büyük ve çarpıcı salgı bezleri taşıyabilirler. Megachiroptera (=meyve yiyen yarasalar) alttakımının türleri oldukça iyi bir görüşe sahiptir ve eşeysel dimorfizm bu alttakımda daha belirgindir, erkekler daha büyük, daha parlak renklidir ve daha büyük canine dişine sahiptirler. Yarasaların ayrımında kullanılabilecek morfolojik karakterlerdeki bu zayıflık ve tek düzelik, yarasaların genel vücut şeklinde de ortaya çıkar. En küçük yarasalar olan Pipistrellus cinsi türleri küçük bir böcekçil ağırlığındadır (5 gram kadar), en büyük yarasa ise (uçan tilkiler =Pteropodidae) yaklaşık 1200. gram ağırlıktadır ve bu bir tavşanın ağırlığına yakındır. Bunların maksimum kanat açıklığı 1,5 metre kadar olabilir. 5-20 gram ağırlığa sahip yarasaların maksimum kanat açıklığı genelde 25 - 45 cm kadardır.

 

 

2. YARASALARDA UÇMA HAREKETİ VE UÇMAYLA İLGİLİ ANATOMİK ÖZELLİKLER

Yarasaların vücutlarının anatomik yapışı uçmayı sağlayacak bazı değişiklikleri
göstermektedir. Bir uçakta kanatlar gövdeye bağlıdır ve motorun itme gücüyle hareket sağlanır, kanatların tek başına hareket sağlayıcı bir özelliği yoktur. Yarasalarda ise kanat hayvanı hem havada tutar hem de uçma hareketini sağlar. Bu bakımdan bir helikopterin uçuşu yarasa uçuşuna daha çok benzer. Yarasa kanadının üst kısmı konveks (dış bükey) olup alt kısımdan daha uzundur ve hafif çapraz şekilde yarasanın vücuduna bağlanmış durumdadır. Kanadın hareketiyle iç bükey alt kısımda sıkışan hava kanadın altından geçerken kanadın çapraz konumlu olması nedeniyle aynı zamanda kanadın ön kısmına ulaşır bu özellik uçma hızını arttırır. Bu nedenle aşağıya doğru kanadı hareket ettirmek için daha az bir güç harcayarak uçuşu gerçekleştirebilir Ancak havada uçma sırasında özellikle ileri hareket için bir ileri çekme gücü gerekir. Böyle bir ileri çekme gücü oluşturmadan havada asılı durmayı başarmak imkansızdır. Ancak kanat şekli yarasanın ürettiği kaldırma gücünü maksimuma çıkarmaktadır, böylece ileri çekme gücü en aza indirgenmektedir.

Yarasanın kanat özelliği
Yarasalarda kanat yüzeyi veya uçmayı sağlayan zarımsı örtü iki tabakalı deriden meydana gelmiştir ve ayaklar ve ön kollar arasında gerili bir durumdadır. Birçok yarasada patagium olarak bilinen uçma membranı ayaklar ve kuyruk arasını da öretecek şekilde bulunur. Bu şekilde ayaklarla kuyruk ucu arasında uçma zarı bulunduğu zaman ayak bileğinden aşağıya doğru uzanan mahmuz şeklinde kıkırdak bir yapı (calcar) kuyruk kısmında bulunan uçma membranını destekleyecek şekilde bulunur. Patagium farklı kısımları kanadın anatomik kısımlarını tanımlamakta kullanılmaktadır. Kanalın ana parçası Dactylopatagium'dur, dactylos: parmak, patagium: kol membranı anlamına gelmektedir. Diğer kısmları Plagiopatagium (plagio: kol) ve Uropatagium (uros: kuyruk) olarak isimlendirilmiştir. Uçma membranı özellikle küçük yarasalarda O.03 mm kalınlıkta oldukça ince bir yapıdır ve çok sayıda kılcal damarla beslenir. Çok sayıda elastik fibriller ve küçük kas demetleri yarasa
kanadı içinde bulunur

Plagiopatagium içinde yaklaşık bir düzine kadar birbirine paralel uzanan kas demeti bulunmaktadır ve vücuttan çıkıp kanat içine uzanan az sayıda ince kas fibrili de kanatlarda vardır Kanat harekelinin kol iskeleti ve iskelet üzerindeki kaslar tarafından sağlanmasına rağmen, kanattaki küçük kaslar ve elastik fibriller uçma membranının gergin durmasına yardımcı olur. Dactylopatagium kısmıyla birlikte 2. ve 3. parmaklar (metacarpal) sert bir kenar oluşturacak şekilde indirgenmiştir. Üçüncü metacarpal diğerlerinden daha uzundur ve bir kanat ucu şekillendirir. Bu 3. metacarpal 2 veya 3 phalange (falanj) kemiği içerir. ikinci metacarpal, kanadın en uç kısmında bulunur, kısadır ve genellikle 2 falanj'dan meydana gelir. Uçma sırasında esas destek sağlayan yapılar humerus ve radius kemikleridir ve kanat membranının önemli bir kısmı bu kemiklerden destek alır. Ancak kanadın ön kenarı üçgenimsi bir membran oluşturur, bu kısım Propatagium olarak bilinir ve özel kaslardan destek
almaktadır. Bu kaslar kafadan baş parmağa (thump) kadar uzanır. Başparmak
ayrıca ön kenardan ileri doğru uzanmış bir pozisyonda olduğu için serbest bir
parmak olarak da dikkate alır. Başparmağın iki falanjının (uçunda tırnak vardır ve tırmanmaya yarar) serbest olmasına rağmen, metacarpal propatagiumu bir
kenardan destekleyebilir, diğer kenarda ise dactylopatagium brevis bulunur. 4.
ve 5. parmaklar (digits: metacarpal) kanat yüzeyine destek veren ana yapıları
oluşturur, 5. parmak özellikle önemlidir çünkü bu parmak kanatın geniş kısmına
dik uzanmaktadır ve bu şekilde kanat membranının açık durmasını ve asıl kanat
yüzeyini kontrol etmektedir.

Yarasaların kanadı uçma sırasında sürekli çırpılmaktadır, kuşlardaki gibi
kanat çırpması yapılmaksızın uçma yani süzülme hareketi yarasalarda görülmez. Bu bakımdan ele alındığında kanatın sürekli çırpılması bir problem olarak görülmektedir ve bunu başaracak şekilde yarasa kanadı bir takım özellikler taşımaktadır. Kanatın vücuda bağlandığı yere (pivot) yakın kısımların (kemik ve kasların) ağırlığı en aza indirgenmiştir Bu özellik atlarda da görülmektedir. Diğer memeli hayvanlara baktığımızda kolun omuza bağlandığı yere yakın kısımları ağırlığının daha fazla olduğu görülür. Yarasa kanadının bu özelliği sayesinde yani kanatın uç kısımlarının ağırlığının fazla olması sayesinde sürekli kanat hareketi kolaylaştırılmış olur. Parmak kemikleri oldukça iridir ve uca doğru incelir. Kanadı açan, geren kaslar çoğunluklar tendonlar halinde indirgenmiştir ve uçma kasları omuzdan gerildiğinde kanadı otomatik olarak açar. Yarasa kolunda 9 kas vardır, bu sayı insanlarda 19 dur. Kuş
kanatlarındaki tüylerle karşılaştırıldığında yarasa kanadı daha kırılgan ve nazik
yapıdadır. Yarasa kanat membranının kauçuk cerrahi eldiveninden 5 kat daha
ince olmasına karşın kanadındaki elastik fibriller kanat membranını bir delinmeye karşı kauçuk cerrahi eldiveninden 3 kat daha fazla dirençli yapmaktadır. Yarasa kanadının diğer bir özelliği de kendini yenileyebilmesidir. Meyve yarasasının (Eidolon helvum) kanadında açılmış 2 cm çapında bir delik 8 günde tamir edilmiştir. Uçma hızları kuşlarla karşılaştırıldığında yarasaların daha yavaş olduğu görülür. Uçma hızı kanatın katlanma özelliğine bağlıdır. Yavaş uçuşlarda kanat olabildiğince açık tutulur, hızlı uçuşlarda ise olabildiğince açılmış kanat hızlı bir şekilde olabildiğince katlanır. Kuşlar bu şekilde kanadı katlayabilirken yarasaların kanadı çok fazla katlanmaz ve bu nedenle hızları kuşlara göre daha yavaştır. Yarasa kanadının çıplak olması su ve sıcaklık kaybına yol açması bakımından dezavantajlı bir durumdur. Özellikle kuru yerlerde hibernasyona girerlerse kanatları kuruyup parçalanabilir.


Uçma Mekanizması
Temel olarak kuşlarda olduğu gibi yarasalarda da, kanatlar uçma sırasında
vücuda göre sekiz farklı yönde hareket yapan bir figür olarak tanımlanabilir. Aşağı çırpma hareketi sırasında, kanatlar aşağı ve öne doğru çekilir ve bu sırada kanatların uç kısmı yarasanın burun ucu hizasına kadar ulaşır. Aşağıya doğru çırpma sırasında kanatlar aynı zamanda olabildiğince gergin durumdadır, bu sırada kanatın ön kenarı öne doğru kıvrılmıştır. Bu hareket sayesinde havada geriye doğru bir itme gücü oluşturulur ve yarasa öne doğru ilerler. Kanatlar yukarı doğru kalkarken, bu kalkma hareketi sırasında kanatlar bir şekilde öne doğru hareket edecek şekilde havaya kaldırılır. Ancak dirsek ve bilekler bükülerek kanat katlanır, çekme gücü en aza indirgenir. Bu şekilde hafifçe katlanmış olan kanatın çırpma sırasında gerginlik derecesi yarasanın uçma hızıyla ilgilidir Kanat gerginliği, açıklığı arttıkça uçma daha hızlı yapılır. Kahverengi büyük yarasa Eptesicus fuscus kanadı yukarı hareket sırasında çok fazla katlamaz, bunun nedeni kanatları yukarı kaldırmak için gereken uçma hızının oldukça yüksek olmasıdır. Meyve yarasası Rosettus ise kanadını yukarı kaldırırken olabildiğince katlar Uzun kulaklı yarasa Plecotus ise kanatlarını yukarı kaldırırken vertikal bir pozisyona getirir, bu türün uçuşu Eptesicus'tan oldukça yavaştır. Plecotus'un havada durma hareketi yaptığı uçuş şekli ayrıntılı olarak incelenmiştir; bu hareket sırasında kanat sekiz figürlük bir elips hareketi yapacak şekilde çırpılmaktadır, vücut yere göre 30 derecelik bir açı yapacak şekilde havaya doğru kalkık durumdadır, bu sayede kanat aşağı çırpılırken hava fazla bir aşağıya çekme gücü oluşturulabilmektedir, bunu takiben kanat yukarı kaldırılırken vertical bir pozisyon aldırılarak öne doğru çekme hareketi yapılmamakta, kanatlar hafifçe arkaya doğru çırpılmaktadır, bu şekilde yarasa havada olduğu yerde durabilmektedir.

Yarasaların kuşlarla olan benzerliğine rağmen kas ve iskelet yapılarında
önemli farklılıklar bulunmaktadır. Kuşlarda Pectoralis majör adı verilen büyük bir kas kanadın aşağıya çırpılmasından sorumludur. Kuşlardaki bu kasa karşılık olan Pectoralis kası yarasalarda kanadın aşağıya çırpılmasında sorumlu dört kastan yalnızca biridir. Kuşlar kanatlarını yukarı hareket ettiren Supracoracoideus adlı kaslarını kullanır. Bu hareket için yarasalarda Deltoideus, Trapezius ve Rhomboideus grubu kaslarını tamamı ile infraspinatus ve Supraspinatus kasları kullanılır. Yarasalardaki farklılık bunlarla sınırlı değildir, aynı zamanda yarasa kanadındaki kasların kemiklere bağlanışı da kuşlardan farklıdır. Kuşlarda aşağı ve yukarı kanat hareketini yaptıran kaslar sternumdan çıkar ve humerusa bağlanır Bu nedenle kuşlarda sternum karina adı verilen büyük bir kabarıklık bulunur Pectoralis majör ise oldukça yüzeysel bir konumdadır. Coracoid kemiği oldukça güçlü bir yapıdadır, göğüs kafesine bağlanır ve oldukça hareketsizdir. Humerus ön kenarı boyunca kalıcı bir pectoral çıkıntıya sahiptir. Buraya pectoralıs kasları ve supracorracoideus tendonu bağlanır. Yarasalarda da benzer şekilde pectoralis kası sternumdan çıkar ve sternumda daha az belirgin karina kabarıklığı vardır. Ancak bu hiçbir zaman kuşlardaki gibi göze batan çarpıcı bir karina şeklinde değildir. Pectoralis'in diğer kısımları clavicles'den ve kostal kıkırdaklardan çıkar ve hepsi humerustaki pectoral kabarıklıktaki deltopectoral kabarıklığa bağlanır. Diğer kaslar scapula'dan humerusa veya scapula'dan kaburgalar ve omurgaya bağlanır. Scapula yarasalarda uçmada önemli bir kemik haline gelmiştir, oldukça büyüktür kuşlardakinin tersine horizontal bir şekilde sırtta uzanmaktadır. Kuş spaculası oldukça hareketli iken yarasa scapulası yalnız aşağı ve yukarı hareket edebilir. Yarasalarda clavicle de kuşlarınkine göre oldukça daha gelişmiş durumdadır. Yarasaların pectoralis kaslarının vücut ağılığına oranı % 8 kadardır bu oran kuşlarda ortalama %16 olup %33'e kadar çıkabilir.

EKOLOKASYON
Yarasalar ekolokasyon yeteneklerim kullanarak karanlıkta yönlerini bulabilirler ve havada uçan böcekleri avlayabilirler. Yarasaların bu özellikleri eskiden beri insanlığın ilgisini çekmiş ve bu konuda araştırmalar yapılmasını sağlamıştır. 1794'lü yıllarda İtalyan araştırmacı Spallanzani yarasaların uçuş sırasında görme yeteneklerini kullanmaya ihtiyaç duymadığım ilk kez göstermiştir. Araştırmacı kör edilmiş yarasaları bir mağaraya bırakmış, birkaç gün sonra bu kör yarasaları yakalayıp midelerini incelediği zaman içlerinin böcekle dolu olduğunu görmüştür. Bu bulgu açıkça yarasaların avlanırken gözlerini kullanmadığını kanıtlamıştır. Aynı deneme cerrah olan Jurine tarafından tekrarlanmış ve aynı sonuçlar alınmıştır. Jurine bu çalışmaya ilaveten yarasaların kulaklarını mumla kapatmıştır ve bu yarasaların uçarken sağa sola çarptığını gözlemlemiştir. Ancak bu yıllarda ultrasonik sesler kaydedilemediği için yarasaların bu ışı nasıl başardığı açıklanamamıştır. İngiliz fizyolog Hartridge yarasaların uçarken ultrasonik ses dalgalarım kullanabileceğini düşündü. Hartridge, l Dünya savaşında denizaltıları belirlemede kullanılan sonarlardan haberdardı ve bu bilgisini kullanarak bu sonuca ulaştı. Hartridge'ye göre
yarasalar havada uçan böcekleri belirlerken yaydıkları kısa dalga boylu yüksek
frekanslı seslerin ekolarını kullanıyor olmalıydılar. Ancak Hartridge'nin de bu sesleri kaydedecek cihazı yoktu 1938'de Hardward'da öğrenci olan Donald Griffin yarasalardaki uçuş özelliklerim ortaya çıkarmak için çalışmaya başladı. Ancak yarasaların yaydığı sesler ilk kez Prof G W. Pierce tarafından geliştirilen bir cihazla kaydedildi Griffin ve Pierce yarasaları geliştirdikleri cihazın önüne koyarak yarasaların çıkardıkları ultrasonik sesleri kaydettiler

 

Ses geçtiği ortamda oluşturulan titreşim ve buna bağlı basınç değişikliğinden oluşur. Sesin frekansı saniyedeki titreşim sayışma bağlıdır Saniyedeki titreşim sayışı ise Herz (Hz) olarak bilinir. İnsan kulağı 20 Hz ile 20.000 Hz sesleri duyabilir. Yarasanın çıkardığı ve insan tarafından duyulamayan sesler ise 20.000 Hz üzerindeki seslerdir. 1000 Hz 1 kHz eşittir ve 20000 Hz 20 kHz olarak ifade edilir. Yarasaların yaydığı seslerin frekansı 20 kHz ile 130 kHz arasında değişmekte olup bazı ekstrem durumlarda bu aralık 12 kHz ile 160 kHz aralığa da genişleyebilir. Ses frekansını ölçmenin diğer bir yolu yüksek basınçlı ses pikleri arasındaki mesafenin ölçülmesidir ve bu ölçü dalga boyu olarak bilinir. Yüksek frekanslı sesler kısa dalga boyuna, düşük frekanslı sesler ise uzun dalga boyuna sahiptir. Ses havada saniyede 344 metre yol alır ve hızı (V) frekans (F) ile dalgaboyunun ( ) çarpımına eşittir; V= F x . Sesler genelde sadece bir sesten meydana gelmez, farklı seslerin bir karışımından meydana gelir ve buna sesin harmonisi denir.

 

Vespertilionidae familyası yarasalarında ekolokasyon
Ekolokasyon en ayrıntılı olarak Vespertilionidae familyası türleri olan Myotis lucifugus ve Eptesicus fuscus üzerinde yapılmıştır Eptesicus fuscus yerden 30 metre kadar yüksekte yaptığı avlanma uçuşu sırasında ses detektöründe tut, tut, tut şeklinde ses kaydı oluşturmaktadır. Bu sesler oldukça düşük bir oranda yani saniyede 4-5 adet çıkartılmaktadır Bu sırada büyük olasılıkla yarasa böcek kovalamaktadır. Detektördeki tut, tut, tut şeklindeki ses bazen hızlanır ve keskin buzz şeklinde bir sesle sona erer. Bu arada sesin frekansı saniyede 4-5' den 200'e kadar çıkmaktadır.

Griffin, yarasanın avlanırken yaydığı sesleri arama fazı, yaklaşma fazı veterminal (sonlanma) fazı olmak üzere 3'e ayırdı. Araştırıcı yarasanın uçarken sabit sesler çıkarmadığını seslerin 60 kHz'den başlayıp 34 kHz'e kadar düştüğünü, bu frekans düşüşünün 0,01 saniye gibi çok kısa surelerde olduğunu gösterdi. Arama fazında çıkarılan saniyede 4-5 ses atımı arasında 0.2 saniyelik aralıklar bulunmaktadır. Yaklaşma ve sonlanma fazında her ses atımının dalga boyu kısalır; frekans 0.01 saniye kadar olurken ve ses atım grupları arasındaki aralık 0,05 saniyeye düşer. Ses atımı sırasında frekans düşüşü 25 kHz'den 20 kHz'e kadar olabilir. 15 m / sn uçuş yapan bir yarasa arama fazında ses atımları sırasında 2 saniyelik aralıklar oluşturmaktadır ve bu arada havada 3 metre yol almaktadır. Avı yakalama fazı olan terminal fazda ses atımları arasındaki aralık 0,05 saniyeye düşmekte yarasa bu arada 75 mm yol almaktadır. Bu kadar kısa mesafe bir böceğin kaçabilmesi için yeterli olmamakta ve yarasa böceği yakalamaktadır Bu familya yarasaları ve Molossidae familyası türleri ürettikleri ses atımlarının frekansım hızlı bir şekilde değiştirebilme yeteneğinde olduklarından bunlara frekans modulating yarasalar yani FM yarasalar da denir. Diğer yarasalar sabit frekanslı sesler çıkardıkları için CF (constant frequency pulses) yarasalar olarak bilinir

 

Rhinolophidae familyası yarasalarında ekolokasyon
Vespertilionidae ve Molossidae dışında kalan yarasaların çıkardıkları esler diğer yarasalardan önemli farklılıklar göstermektedir. FM yarasalardaki gibi Rhinolophidae türlerinde de ekolasyonda değişiklikler vardır. Arama, yaklaşma ve terminal fazları bu familyada da görülür. Ancak arama fazında atımlar saniyede 10 adet olup FM yarasalardakinden daha sıktır ve her bir atım süresi 50 milisaniye olacak şekilde daha uzundur. Bu özellik yarasanın yaydığı ses ekosunu alırken de ses yaymaya devam ettiğini göstermektedir Nalburunlu yarasaların ses atımları oldukça sabit bir frekansta gerçekleşir. Ses atımlarındaki sabitlik türe özgü olarak değişim gösterir. Terminal fazında ses atım oranı 75 atım / saniyeye çıkar. Her bir bireysel atımın süresi 10 milisaniyeye düşer. Atımlar arasındaki aralıklar da 3 milisaniyedir. FM yarasalarla Nalburunlu yarasalar arasındaki diğer önemli bir fark FM yarasaların ağız yapısındaki farktan kaynaklanmaktır. FM yarasalarda ağız kapalı olduğu zaman ses çıkartılamayacağı için kulağın sesi alma fonksiyonu bozulur. Nalburunlularda ise ağız kapalı olması sesin çıkartılmasını engellemez, çünkü ses ağız yerine burun boşluğundan çıkartılır ve larinks burun boşluğu içine kadar uzanır. Nalburunlularda burun kapatılınca yarasa havasızlıktan boğulur.

Megadermatidae familyası yarasalarında ekolokasyon
Megadermatidae türlerinde Vespertilionidae ve Rhinolophidae türlerinin bazı özelliklerinin karışımı görülür. Megaderma lyra'da farklı bir ekolokasyon özelliği vardır; atımlar çok kısadır. Arama fazında 1,7 milisaniye, terminal fazda ise 0,4 milisaniye kadardır. Ayrıca atımların tekrarı da çok düzensizdir. Frekans
değişimleri dikkate alındığında Megadermatidae, FM yarasalar olan
Vespertilionidae'ye benzer. Sesin çıkartıldığı yer dikkate alındığında bu familya
türleri Rhinolophidae'de olduğu gibi sesi burunlarından çıkartırlar.
Megadermatidae'nin Vespertilionidae ve Rhinolophinidae'den diğer önemli bir
farkı da çok daha yüksek volümlü ses çıkartmalarıdır.

Diğer ekolokasyon sistemleri
Yukarıda bahsedilen ekolokasyon sistemleri dışında Afrika ve Asya meyve
yarasaları da kendilerine özgü bir ekolokasyona sahiptirler. Meyve yarasaları büyük bir göze sahiptir ve uçuş sırasında yol bulma işleminde gözlerini kullanır. Çoğunluğu ağaçlarda yuvalanma eğilimindedir. Ancak Rousettus'\ar mağaraları yuvalanmak için tercih eder ve içerisi karanlık olduğu için ekolokasyon kullanmak zorundadır. Bunların ses atımları Microchiroptera'dan farklıdır. Bunların ürettiği sesin frekansı çok düşüktür ve dilleri tarafından çıkartılır. Ses atımlarının süresi en fazla 5 milisaniye sürebilir ve özel bir yapı göstermez. Çıkardıkları sesin frekansı 6,5 kHz ile 100 kHz arasında olup en yüksek 12-18 kHz'dedir ve insan kulağı tarafından da click, click, click şeklinde duyulur. Aynı sesi iki kuş cinsi de çıkartarak ekolokasyon yapar.

Yarasaların ekolokasyonunun ne kadar etkili olduğunun bir göstergesi avlanma öncesi ve sonrası onların ağırlığını kaydetmektir. Bu sayede avlanma
sırasında ekolokasyon kullanarak ne kadar böcek yakaladıklarını belirlemek
olanaklıdır. Yapılan denemelerde 8,2 gram olan Myotis lucifugus'un 70 dakikalık avlanma uçuşu sırasında 1,3 gram böcek yakaladığını ortaya çıkarmıştır Bu türün saatte ortalama böcek yakalama kapasitesi 1 gram kadardır 18,9 gram ağırlıkta olan Eptesicus fuscus 90 dakikada 4 gram böcek avlamıştır 2 mg ağırlıkta böcek yakalamak için Myotis 500 böcek yakalamak zorundadır Laboratuvara salınan meyve sıneklerinden Myotis lucifugus'un saatte 1-200 kadar yakaladığı belirlenmiştir. Bu da 3 saniyede 1 sinek anlamına gelmektedir. Bu şekilde yakalama işleminde yarasanın kullandığı ekolokasyon ve ekolakasyona olanak tanıyan ses, yarasanın sahip olduğu bazı anatomik ve fizyolojik özellikler aracılığıyla çıkartılır. Sesin çıkartılması ve ses ekosunun alınması için iki farklı sisteme ihtiyaç vardır. Microchiroptera'da ses larinksten üretilir ve lannksteki cricothyroid kasları diğer memelilere göre çok güçlüdür. Buradaki kasların çoğu vagus sinirinin dalları olan larinks sinirleri ile beslenir. Bu sinirlerin kesilmesi yarasanın ses üretme yeteneğini bozar. İnsanda ise aynı durumda normal konuşma olanaklı olabilir. Yarasalarda cricothyroid kasların
görevi larinks memebranı aşırı gererek ultra sonik sesler çıkartmasını sağlamaktır Bu kaslara gelen superior larinks sinirleri kesilirse yarasa insan tarafından duyulabilen sesleri çıkartır. Çıkartılan seslerin ekosunun alınması kulak ve beyinin özelleşmiş bölgeleri ile olur. Diğer memelilerdeki gibi kulak dış, orta ve iç kulak olmak üzere 3 kısma ayrılır. Dış kulak bir kepçe (pinna & flap), işitme kanalı ve tvmpanik membrandan oluşur. Microchiroptera'da burun yaprağında olduğu gibi kulak kepçesi de oldukça değişken yapılarda olabilir. Birçok yarasadaki yardımcı bir deri çıkıntısı kulak kepçesinin önüne yerleşmiş durumdadır ve tragus olarak bilinir. Avrupalı Biyologlara göre targusun görevim burun yaprağının görevi île analogtur. Burun yaprağı bulunmayan Vespertilionidae türlerinde tragus bulunurken, burun yaprağı bulunan Rhinolophidae türlerinde tragus bulunmaz. Ancak Megadermatidae ve
Phyllostomidae türlerinde tragusun ve burun yaprağının bulunmayışı bu görüşü
çürütmüştür. Kulak kepçesinin ve tragusun en önemli görevi ses ekosunun yönünü belirlemektir. Yarasalar önden horizontal planda 35 derecelik, vertikal planda 30 derecelik ses ekololarına karşı çok hassastır. Tragusun kesilmesi alttan gelen ses ekolarına karşı 10 desibellik kadar bir duyarlılık kaybına neden olur ve ses ekosunun kaynağını belirlemek biraz güçleşir. Rhinolophidae türlerinin bir özelliği de ses atımları sırasında bir kulağı öne diğerinin arkaya çevrilmesidir. Bu hareketin nedeni ve görevi tam olarak bilinmemektedir Ancak yön ve mesafe bulma ile ilgili olabileceği düşünülmektedir. Orta kulak kulak zarı (tympanik membran) ve buna bağlı ardışık dizilmiş üç kemikten oluşmuştur. Bu kemikler kulak zarında oluşan titreşimleri iç kulağa iletir. Bu ses titreşimlerini ileten kemikler malleus, incus ve stapes 'ır Malleus kulak zarına gömülü iken stapes sesi iç kulaktaki oval pencereye ileterek görev yapar. İşitme zarı gelen sesi 16 -53 kez yükseltirken malleus ve stapes arasında ses 3-5 kat büyütülür. Orta kulaktaki diğer önemli bir yapı, sırasıyla malleus ve stapes'e bağlı stapedius ve tensor tympani kaslarıdır. Bu kasların görevi kemiklerde oluşan vibrasyonu azaltmaktır. Ekolokasyon çok güçlü olduğu zaman yarasanın bu sesten zarar görmemesi için gerektiğinde bu kaslar yardımı ile ses şiddeti azaltılır. Memelilerin iç kulağı iki tip duyu organı içerir: birisi denge organı, diğeri kohlea (cochlea) denen işitme île ilgili kısımdır. Bu her iki yapı periotic kemik denen bir kapsül içindedir ve bu şekilde dış etkilerden korunmuştur. Yarasalarda periotic ve tympanic kemik birbirine çok iyi kaynaşmıştır ve kafa iskeletinden tamamen izole olmuştur. Bu kemik sesi oldukça iyi iletir ve izole olması sesin kafa kemiklerine geçişini engeller, bu şekilde bir kulağa gelen ses diğer kulağa gelenle karışmaz. Bu özellik aynı zamanda ağızdan gelen sesin kulaktan duyulmasını da engeller. Sesi işitmeye yarayan kohlea yarasalarda oldukça iyi gelişmiştir. Orta beyinin inferior colliculus olarak bilinen bölgesi doğrudan işitme ile ilgilidir. Bu bölge Microchiroptera'da beyin kokunun % 14-23'ü kadarken Megachiroptera'da % 8,5 kadardır. Bu şekilde bir sistemle ses ekosunu alabilen yarasalardan CF yarasalar kendilerine 8,5 metre mesafedeki objeleri algılayabilir. Birbirinden 1 cm aralıklı iki obje yarasa beyni tarafından algılanabilir.

7. YARASA - İNSAN İLİŞKİSİ

İnsanlık tarihinden beri yarasalarla insanlar karşılıklı etkileşim içinde
olmuşlar ve yarasalar insanlar tarafından değişik amaçlarla kullanılmışlardır.
Hekimliğin tam gelişmediği çağlarda tedavi amaçlı olarak yarasaların kanının, kalplerinin ve kanlarının kullanıldığı bilinmektedir. Bu çağlarda yarasalardan yapılan ilaçların insanları romatizmaya karşı .koruyacağına ve romatizmayı tedavi edebileceğine inanılmıştır. Günümüzde de yarasalar tıpta kullanılmaktadır. Ancak bu kullanım, tedavi edici ilaçlar şeklinde değil deney hayvanı olarak kullanım şeklindedir. Kanat zarlarındaki kan damarlarında kan akışının izlenmesi, hibernasyon mekanizmasının ortaya çıkarılması ve ekolokasyon özelliği yarasalar üzerinde yapılan deneysel çalışmaların basında gelmektedir. Bunlardan başka çok sayıda bireyin barındığı büyük yarasa mağaralarında yarasaların dışkıları ticari olarak ta değerlendirilmektedir. Amerikan iç savaşında yüksek nitrat içeren yarasa dışkılarından patlayıcı yapıldığı, II Dünya savaşında yarasaların kullanıldığı bilinmektedir.

9. YARASALARIN ZARARLARI

Yarasaların bitkilerin tozlaşması için faydalı olduğunun ve böceklerle
beslenen yarasaların böcek poplasyonu üzerine baskılayıcı etki yaptığının
bilinmesine rağmen özellikle tropik bölgelerde yaşayan meyve yarasalarının
ürünlere önemli zararlar verdikleri kaydedilmektedir. Bu zararları gidermek için
meyve bahçelerinin etrafına koruyucu setler çekmek, yarasaları zehirlemek,
tüfekle öldürmek şeklinde alınan tedbirlerin yarasaların verdiği zarardan daha
fazla maliyet getirdiği belirlenmiştir. Büyük kolonilerin barındıkları mağaralardan
gruplar halinde çıkarken uçaklar için tehdit oluşturdukları hakkında raporlar
bulunmaktadır. Bunlardan başka yarasalar hastalık taşıma ve yayma bakımından da insanlar için bazı riskler taşımaktadırlar. Çok sayıda patojen virüs, protozoa ve mantar enfeksiyonunun yarasalar tarafından insanlara bulaştırıldığı bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi ve iyi bilineni kuduzdur. Bit çok yarasa kuduz virüsünü taşımakta, virüsün kuluçka süresi yarasalarda çok uzun olduğu için yarasa kuduz virüsünden ölmeden yaşayabilmektedir, insanlarda ve diğer memelilerde tedavi edilmezse mutlak ölüme neden olan kuduz virüsü, bulaştığı sıcakkanlı hayvanda periferal sinirlerden beyine ulaşarak ölüme neden olur. Hasta birey aşırı salya çıkarma, ışıktan ve sudan korkma gibi bazı tipik belirtiler gösterir, bu belirtileri kasların kasılması ve ölüm izler. Arjantin'de yarasaların ısırdığı yüzlerce sığır kuduzdan ölmekte ve milyonlarca dolarlık zarar meydana gelmektedir. Yarasaların potansiyel olarak kuduz taşıyabilme özelliğinde olmalarına rağmen yalnızca vampir yarasalar bu şekilde bir tehdit oluşturmaktadırlar. Diğer yarasa türlerinden insanlara kuduz bulaşması çok nadir bir olay olup genelde tedbirsizce yarasaların yakalanması
veya ellenmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır. Ayrıca nadirde olsa gözün, ağzın ve burunun hassas mukoz tabakasına kuduz virüsünün teması ile bulaşacağı belirtilmektedir. Yarasalar kuduz virüsünü insana bulaştırmalarına karşın şu ana kadar yapılan çalışmalarda yarasaların kanından, idrarından ve dışkısından kuduz virüsü izole edilememiştir. Yarasalardan ilginç bir kuduz bulaşma şekli 1950'lerde ABD'nin Teksas eyaletinden kaydedilmiştir. Teksas eyaletinde yarasaların bulunduğu mağaralara girenlere kuduz virüsünün bulaştığı 2 vakaya dayanarak kaydedilmiştir. Ancak günümüzde bir çok insanın yarasaların kullandığı mağaralara girip çıkması bu iddiayı zayıflatmaktadır. Büyük bir olasılıkla Teksas'ta mağaraya girenlere yarasalar tarafından ısırılmış ve hassas ısırıklar bu insanlar tarafından fark edilememiştir. ABD'de yaşayan 45 yarasa türünden 5 tanesinin (Gümüşi kıllı yarasa= Lasionycteris noctivagans, Meksika serbest kuyruklu yarasası= Tadarida brasiliensis, Büyük kahverengi yarasa= Eptesicus fuscus, Küçük ayaklı yarasalar= Myotis ciliolabrum, Myotis leibii) kuduz virüsü bulaştırdığı kaydedilmiştir. Kuduz bulaştırmada genelde tek tek veya küçük koloniler halinde yarasaların daha riskli olduğu da araştırıcılar
tarafından belirtilmiştir. Kuduz bulaştırma koloni şeklinde yaşayan yarasa türlerinde daha azdır. Bununla birlikte bütün memeli hayvanlar kuduz virüsü île kontamine oldukları takdirde bulaştırabilirler.

Yarasalar tarafından yayılan diğer bir hastalık Histoplasmosis olup
Histoplasma capsulatum isimli bir mantarın sporlarının neden olduğu bir enfeksiyondur. Bu mantar normalde toprakta bulunur, özellikle tropik bölgede
yaşayan yarasaların dışkıları içerdikleri yüksek oranda nitrojenden dolayı bu
mantarlar için iyi bir besi yeri oluşturur. Bu şekilde bol miktarda üreyen mantarların sporları solunum yoluyla alındığı takdirde insanda ölümcül rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir.

10. YARASALARIN KORUNMASİ

İnsanlar günümüzde yarasaların azalmakta olduğunu genel olarak
yaşadıkları çevre içinde gözlemleyebiliyorlar. Bu gözlem 1970'de Amsterdam'da
yapılan konferansta "Bat Research Conference" bilim adamları tarafından da
desteklenmiştir. Bu konferansın sonuçlarına göre özellikle ılıman zonlarda yaşayan yarasa populasyonlarında bu azalma oldukça ileri seviyelerdedir ve bazı bölgelerde birçok tür yok olmuştur. Yarasaların populasyonlarını izlemek oldukça zordur. Ancak özellikle mağaralarda yuvalanan türlerin sayışı kış aylarında kolaylıkla belirlenebilir. Bazı ülkelerde yarasalar eğitimsiz insanlar tarafından hastalık yaydıkları, zararlı oldukları ve hatta gürültü yaptıkları gerekçesiyle yok edilebilmektedir. Bazen yok edilmeleri için yetkili makamlar izin bile verebilmektedir. Bu işlem için duman makineleri, zehirli gazlar kullanılmakta ve yarasa kolonisinin barındığı mağaraya veya çatı içlerine bu gazlar püskürtülmektedir. Ancak yarasaların aşın yoğun bulunması durumunda veya çatılara yerleşmesi istenmiyorsa en pratik ve koruyucu çözüm mağara ağızlarının veya çatı girişlerinin yarasalar dışarı çıktıktan sonra kapatılmasıdır. Bu durumda yarasalar başka yerlere yuvalanmak için gideceklerdir. Ancak bu işlem sırasında özellikle mağara ağzı kapatılacaksa bu işlem yaz sonunda
yapılmalıdır. Aksi takdirde içeride yavru ve genç bireyler kalabilir. Kapatma
işleminden başka sinek kovucu maddeler; creosote, naftalin ve
paradiclorbenzen yarasaların barınaklarım terk etmelerini sağlar. Kanada'da
yapılan bir çalışmada sürekli aydınlatılan çatılarda yaşayan yarasaların % 90
kadar azaldığı saptanmıştır.

Bu yöntemlerle yarasalardan kurtulmak olanaklı iken normalde yarasa
populasyonlarında azalmaların olması ve hatta bazı türlerin soyunun tükenmesi
bu durumun nedenleri ve alınması gereken önlemler üzerine bilim adamlarının
çalışma yapmasına neden olmuştur. Yarasa populasyonlarını tehdit eden en önemli etkenlerin basında yaşadıkları mağara, yaşlı ağaçlar ve benzeri barınakların tahrip edilmesi gelmektedir. Son yıllarda artan mağara turizmi sonucu sürekli mağaralara insanların girmesi ve mağara içlerinde ateş yakılması ülkemizde yarasa populasyonunu tehdit eden en önemli faktördür. Ayrıca ormancılık faaliyetlerinde kurumakta olan veya yaşlı ağaçların kesilmesine öncelik verilmektedir. Bu ağaçlar gerçekte birçok yarasa, kuş ve rodent türü için doğal barınak oluşturmakta bu doğal barınakların yok edilmesi populasyonu tehdit etmektedir. Ayrıca tarım zararlılarına karşı kullanılan kimyasal maddeler yarasaları da etkilemektedir. Bu etkilenme şekli ya doğrudan kimyasala maruz kalma veya vücudunda zararlı kimyasalların birikmiş olduğu böceklerin yenilmesi şeklinde olmaktadır. Yarasanın yağ dokusunda biriken pestisit kalıntıları yağ dokuda iken çok fazla zararlı olmayabilir. Ancak hibernasyon sırasında, yarasa vücudundaki yağı kullanmaya başladığı zaman bu pestisitler yani organaocloridler kana geçerek yarasanın ölümüne neden olmaktadır. Amerikan yarasası Eptesicus fuscus üzerine yapılan bir çalışmada bu yarasanın DDT'ye karşı diğer memelilerden çok daha hassas olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu yarasalarda DDT'nin LD50 dozu 25-40 mg/kg iken bu miktar sıçanlar için 100-8OO mg/kg olarak bulunmuştur. Birçok Avrupa ülkesinde yarasalar yasalarla koruma altına alınmıştır. Bazı ülkelerde koru amacıyla yarasalar için yapay barınaklar yapılarak yarasaların bunların içine yerleşmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Özellikle kuş yuva kutularına benzer kutulara yarasaların da yuvalanabildikleri görülmüştür. Ancak bu tip kutulara mağara türleri yuvalanmazlar. Bu nedenle yuva kutuları uygulamaları ancak çatılara yuvalanan türler için uygulanabilir. Bunun yanında yarasaların korunabilmesi için ülke çapında koruyucu kanunların çıkartılması gerekmektedir. Bu amaçla çıkartılan kanunların uygulanabilmesi için ise yarasaların bol bulunduğu yerlerin ve mağaraların tespiti öncelikle gereklidir. Bu alanların korumaya alınması pratikte daha kolaydır. Şu anda ülkemizde yarasaları korumaya yönelik herhangi bir politika bulunmamaktadır. Bu nedenle bir mağara türü ve aynı zamanda çok nadir bir tür olan Rousettus aegyptiacus veya yerel ismiyle Mısır meyve yarasası ülkemizde yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Son yıllarda ülkemizde yayılış yaptığı alanlar olan Akdeniz sahil şeridinde çok nadir görülmektedir.

ALTORDOLAR
Chiroptera ordosu Megachiroptera ve Microchiroptera olmak üzere iki alt
ordoya ayrılmıştır. Bu alt ordolar içindeki familyalar ve sahip oldukları tür sayıları
aşağıda verilmiştir;

1. Pteropodidae 166 tür
2. Rhinopomatidae 3 tür
3. Emballonuridae 47 tür
4. Craseonycteridae 1 tür
5. Nycteridae 12 tür
6. Megadermatidae 5 tür
7. Rhinolophidae 130 tür
8.Mormoopidae 8 tür
9. Noctilionidae 2 tür
10. Phyllostomidae 141 tür
11. Mystacinidae 2 tür
12. Natatidae 5 tür
13. Furipteridae 2 tür
14. Thyropteridae 2tür
15. Myzopodidae 1 tür
16. Vespertilionidae 319 tür
17. Molossidae 80 tür

Megachiroptera
Megachiroptera alt ordosunda yalnızca Pteropodidae familyası tanımlanmıştır. Bu familya içerisinde 42 cins ve 166 tür bulunmaktadır. Pteropodidae Koopman (1984) tarafından iki alt familyaya ayrılmıştır. Bunlar Pteropodinae (36 cins, 154 tür) ve Macroglossinae'dir (6 cins, 12 tür). Bu alt familyalardan Pteropodinae meyve yiyen yarasaları, Macroglossinae ise nektar içen yarasaları içine almaktadır.

Pteropodidae familyasının türleri ülkemizde de yayılış gösteren ve Mısır meyve yarasası olarak bilinen Rosettus cinsi hariç ekolokasyon yapmazlar. Meyve yarasaları ekolokasyon yapmaya yarayan burun yaprağı, tragus gibi yapıları kafalarında bulundurmazlar. Uçuş sırasında gözlerii kullanarak uçarlar. Bu nedenle meyve yarasalarının gözleri diğer yarasalara göre daha iridir. Bunların gözündeki retinayı kuşatan kronoid tabakada çok sayıda papilla vardır ve bu papillalar retina içine doğru uzanırlar ve orada katlanmalar yaparlar.

Gözlemde bulunan fotoreseptör tipi çubuk hücreleri tipinde olup siyah beyaz görmeye yarar. Pteropus giganteus gibi bazı türlerde renkli görmeye yarayan konik hücreler retinada bulunur.
Meyve yarasalarının ağırlıkları ve vücut büyüklükleri türlere göre değişmekle birlikte küçük türler 15-20 gr, büyük türler ise 1600 gr kadar ağırlığa sahip olabilir. Kanat açıklıkları 2 m'ye kadar çıkabilen meyve yarasası türleri bulunmaktadır. Meyve yarasaları içinde eşeysel dimorfizm oldukça zayıf olup genellikle erkek ve dişi birey arasında büyüklük farkı olarak ortaya çıkmaktadır. Genelde erkek bireyler dişilere göre biraz daha büyüktür. Çekiç başlı yarasa olan Aypsignathus monstrasus'ta erkek bireyler dişilerin iki katı ağırlıktadır. Apoletli meyve yarasaları olarak bilinen Epomophorus cinsinde erkek bireyler omuzlarında apolet benzeri açık renkli püsküller taşırlar. Megachiroptera'nın diş formülü de oldukça değişkendir ve meyve ile beslenmeye uyum sağlayacak şekilde bazı uyumsal özellikler gösterir. Cinslerin çoğunda ağızda 34 diş vardır ve nektarla beslenenlerde bu sayı daha azdır. Ağızda köpek dişlerinin daima bulunmasına karşın molar yüzeyleri oldukça düzgün bir yapı gösterir ve molarların üzerinde adacıklar veya boyuna uzanan oluklar bulunmaz. Damak son moların oldukça arkasına kadar uzanır ve üzerinde palatal ridge olarak bilinen yatay kabarıklıkları taşır.

Meyve yarasalarının genelde nokturnal olmalarına karşın bazı diurnal türlerin de varlığı bilinmektedir. Meyve yarasalarının büyük türleri beslenmek amacıyla 100 km kadar uzak mesafelere uçuş yapabilirler. Besinlerin bulunduğu yerleri genellikle gelişmiş koku duyuları yardımı ile bulurlar. Meyve yarasaları ılıman ve tropik iklime sahip bölgelerde yayılış göstermekte olup bu tip bölgelerde çiçeklerin tozlaşması ve tohumlarının geniş alanlara taşınması gibi önemli görevler yaparlar. Bu yarasalar çoğunlukla ağaçlara yuvalanmalarına karşın bazı türler mağara ve binalara yuvalanabilirler. Yuvalanma sırasında koloni oluştururlar ve bazı türleri göç yapma davranışı gösterirler. Koloni oluşturma ve göç davranışları üzerine değişik faktörler etki etmektedir. Bunların başlıcaları; predasyon, besin temini, yuvalanma alanı bulma, üreme ihtiyacı olarak verilebilir.

Meyve yarasalarında hamilelik süresi 100-125 gün arasında değişmektedir. Populasyon yoğunluğunun çok fazla olması durumda meyvelere zarar verebildiği araştırıcılar tarafından bildirilmektedir. Buna karşın birçok meyve yarasası türü yok olma tehlikesi altındadır.

Microchiroptera
Genelde böceklerle beslenen yarasaların yerleştirildiği bir alt ordodur. Bu altordo çoğunlukla böceklerle beslenme alışkanlığındaki türleri içine almasına karşın balık avlayan, küçük karasal omurgalıları, kuşları, diğer yarasaları yiyen ve kan emen yarasaları da içermektedir. Microchiroptera altordosu günümüzde 15 familya halinde incelenmektedir. Bu familyalar;

1. Rhinopomatidae
2. Emballonuridae
3. Craseonycteridae
4. Nycteridae
5. Megadermatidae
6. Rhinolophidae
7. Mormoopidae
8. Noctilionidae
9. Phyllostomidae
10. Mystacinidae
11. Natalidae
12. Furipteridae
13. Thyropteridae
14. Myzopodidae
15. Vespertilionidae
16. Molossidae

 

Rhinopomatidae: Bu familya türleri sahip oldukları aşın uzun kuyruklarından dolayı fare kuyruklu yarasalar olarak isimlendirilmişlerdir. Kuyruk uzunlukları yalnızca bu familya'da vücut uzunluğu kadar uzun olabilir. Ayrıca bütün yarasa türleri içinde yalnızca bu familya türlerinde kuyruk uzunluğu ön koldan daha uzundur. Ağırlıkları 6 - 14 gr arasında değişmektedir ve bir cins ve üç türle temsil edilmektedirler. Kuzey Afrika, Ortadoğu, Hindistan ve Sumatra'da yayılış göstermektedirler. Beslenmeleri böceklerledir, mağaralara, kaya yarıklarına ve evlere yuvalanırlar. Bu familya türlerinin hibernasyona girmemelerine karşın kış uyuşukluğu "torpor" ile kötü sezonu geçirdikleri bilinmektedir. Bu familya üyelerinin hamilelik süresi 123 gün kadardır.

Craseonycteridae: 1974'de tanımlanmış monotipik bir familyadır. Kitti'nin çengel burunlu yarasası olarak isimlendirilmiştir (Craseonycteris thonglongyani). Yayılışı Tayland'la sınırlıdır. Küçük bir tür olup dünyanın en küçük memelisidir. Ağırlığı 1,5 - 2 gr arasında olup boy uzunluğu yalnızca 30 mm kadardır. Kulakları ve tragusu oransal olarak uzun ve burun yaprağı ayırt edicidir. Dış bir kuyruk veya kalkara sahip değildir. Mağaralarda yuvalanır ve soliterdir. Ekolokasyonu karakteristik olup bir önceki familya ile ilişkili bir türdür. Bu familyanın kafatası şekilleri elde edilememiştir.
Emballonuridae: Torba veya kın kanatlı yarasalar olarak bilinen bu familya içinde 13 cins ve 47 tür bulunmaktadır. Meksika, Brezilya, Sahra çölü, Orta doğu, Hindistan, Güney doğu Asya, Avustralya, Pasifik adaları olmak üzere bu familya türleri çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu familya türlerinin vücut ağırlığı 5 - 500 gr, diş sayıları ise 30 - 34 arasında değişmektedir. Mağaralarda, evlerde ve çalılık alanlarda yuvalanırlar.

Nycteridae: Tek cinsle "Nycteris" temsil edilen bir familyadır. Yüz kısımlarında longitidunal uzanan bir yarığın bulunması nedeni ile yarık yüzlü yarasalar olarak bilinirler. Kulakları uzun, tragusları oldukça küçüktür. Bu familya içinde 12 tür tanımlanmış olup bu türlerden 10 tanesi Madagaskar'da yayılış gösterirken, 11. tür Sumatra, Malezya ve Borneo'da, 12. tür ise Doğu Java adalarında ve Bali'de yayılış göstermektedir. Yaşam alanı olarak yarı kurak bölgeler, savanlar ve tropik ormanlar tanımlanmıştır. Soliter türler olup mağaralara, ağaç oyuklarına ve evlere yuvalanırlar. Ağırlıkları 10-30 gr arasında değişmekte olup türlerin çoğunluğu böcekçildir. Ancak bazı türleri küçük karasal omurgalılarla hatta diğer yarasa türleriyle beslenmektedir.

Megadermatidae: Halk arasında yanlış bir şekilde vampir yarasalar olarak bilinen bir familyadır. Bu familya içerisinde 4 cins ve 5 tür bulunmaktadır. Habitatları savanlar ve tropik ormanlardır. Oldukça iri yarasalardır. Macroderma gigas türü yanlış bir tanımlamayla vampir yarasa olarak bilinir. Bu türün kanat açıklığı 60 cm ağırlığı ise 160 gr kadar olabilir. Tragusları bölünmüş, parçalı bir yapı gösterir ve dik bir burun yaprağına sahiptirler. Bütün türlerinde karakteristik olarak üst incisorler bulunmaz. Mağaralara, ağaçlara, çalılılara ve binalara yuvalanabilirler. Bu familyanın diğer bir türü olan Sarı Kanatlı Afrika Yarasası (Lavia frons) gece olduğu gibi gündüz de böcek avlayabilir. Kolonilerindeki birey sayışı 100'e çıkabilir. Hatalı olarak vampir yarasa olarak isimlendirilen diğer bir tür Cardioderma cor 80 bireylik koloniler oluşturur ve zemindeki akrep ve benzeri omurgasızları avlayabilir. Bu familyanın bazı Asya türlerinin küçük omurgasızlarla beslendiği bilinmektedir.

Rhinolophidae: Nal burunlu yarasalar olarak bilinen bu familya içerisinde 10 cins ve 130 tür bulunmaktadır. Nal burunlu yarasalar iki altfamilyaya ayrılmıştır. Bunlar Rhinolophinae ve Hipposiderinae'dir.

Bu familya türleri Avrupa, Afrika, Asya ve Kuzey Avustralya'da yayılış gösterir. Yaşam alanları tropik bölgelerden kurak çöllere kadar değişiklik gösterebilir. Nal burunlu yarasalara burun bölgelerinde bulunan nal şeklindeki yapıdan dolayı bu isim verilmiş olup at nalı şeklindeki burun ve burun yaprağı arasındaki dik çıkıntıya sella denir. Bu familya türleri böceklerle beslenirler, uçan veya bitkiler üzerindeki böcekleri avlayabilirler. Tek veya küçük gruplar halinde mağaralarda, ağaç kovuklarında ve evlerde yuvalanırlar. Çiftleşme sonrası gebeliği geciktirebilme özellikleri vardır.

Mormoopidae: Daha önceleri Phyllostomidae içine yerleştirilen bu familya türleri çıplak sırtlı yarasalar olarak bilinmektedir. Familya içerisine 2 cins ve 8 tür yerleştirilmiştir. Kuzey Amerika, Meksika, Karayipler'de yayılış göstermektedirler. Habitatları yarı kurak ve tropik ormanlardır. Orta büyüklükte yarasalar olup hepsinde eksternal kuyruk belirgindir, tragus iyi gelişmiştir. Phyllostomidae'den burun yapraklarının bulunmayışı ve gözlerinin küçük olmasıyla ayrılır. Sıcak ve nemli mağaralara yuvalanırlar, genelde su kenarlarında böceklerle beslenirler. Bazen büyük koloniler oluşturur ve göç davranışı gösterirler.

Noctilionidae: Buldog veya balıkçı yarasalar olarak bilinen bir familyadır.
Tek cinsle temsil edilirler ve 2 türü vardır. Yayılışı Meksika'nın, Arjantin'in kuzeyi ve Karayip adaları ile sınırlıdır. Bu familya türleri yüzlerindeki benzerlikten dolayı buldog yüzlü yarasalar ismini almışlardır. Gece avlanan böcekçil türler olup bazı durumlarda karasal omurgalıları da avladıkları saptanmıştır. Genelde su yakınlarındaki mağara, terk edilmiş binalarda ve ağaç yapraklarında yuvalanırlar.

Phyllostomidae: 49 cins ve 141 türden oluşmuş yaprak burunlu yarasaların dahil olduğu bir familyadır. Bu familya içerisinde 8 alt familya tanımlanmıştır ve bunların içinde gerçek vampir yarasalar (Desmodontinae) bulunmaktadır. Phyllostomidae türleri Amerika'nın Güneybatısından Orta Amerika'ya ve Güney Amerika'nın Güney kesimlerinde yayılış gösterir. Yayılış alanında bu familya türlerine deniz seviyesinden yüksek rakımlı alanlara kadar her yerde rastlanır. Tercih ettiği habitat çöl alanlar ve ormanlardır. Türlerin çoğunda burun yaprağı bulunmasına karşın özellikle vampir yarasalarda burun yaprağı bulunmaz. Serbest kuyruğun veya üropatagoniumun bulunması türe göre değişiklik gösterir. Tragus bütün türlerde bulunur. Vücut büyüklükleri ve beslenmeleri de türe bağlı olmak üzere büyük varyasyonlar gösterir. Bu familya türleri mağaralara,ağaçlara, binalara yuvalanırlar. Yuvalanma tek birey şeklinde olabildiği gibi büyük gruplar halinde de olabilir.

Mystacinidae: İki türü bulunan bu familya üyeleri kısa kuyruklu yarasalar olarak bilinir ve çok sayıda yapısal adaptasyon göstermesi bakımından oldukça ilginçtir. Bu yarasalar yerde diğer yarasalardan çok daha iyi hareket etme yeteneğine sahiptirler. Ayrıca ardayaklarında ve başparmaklarında çok keskin tırnaklar vardır. Bu familya türleri mağaralara, ağaçlara ve orman içlerine yuvalanabilirler. Diğer önemli bir özellikleri üst kesici dişleri ile yuva kazabilen yegane yarasa olmalarıdır. Diş yapılan insektivor yaşama uyum sağlayacak şekilde gelişmiştir. Ancak besinleri içinde böceklerden başka meyve, nektar ve arthropod'lar da bulunabilir. Yayılışı son derece sınırlı olan bu familyanın kafatası özelliklerine ait şekil elde edilemediği için verilmemiştir. Mystacinidae içinde bulunan iki türden Mystacinus robusta'nın soyunun tükendiği düşünülmektedir. Günümüzde bu familya Mystacinus tuberculata türü ile temsil edilmektedir.

Natalidae: Bu familyanın Natulus isimli tek cinsi ve 5 türü bulunmaktadır.
Natalidae familyası yarasaları huni kulaklı yarasalar olarak bilinirler ve Meksika'dan Güney Amerika'ya ve Karayip adlarına kadar yayılış gösterirler. Bunlar küçük yarasalardır 35 - 55 cm total boy ve 4 - 10 gr ağılığa sahip olabilirler. Sırt kürkleri sarımsı kızılımsı ve oldukça yumuşaktır. Tragus kısa ve iri kulakları huni şeklindedir. Yüzlerinde burun yaprağı bulunmaz. Erkeklerinde oldukça özelleşmiş bezli yapıda bir duyu hücreleri topluluğu bulunur ve buna Natalid organ denir. Natalid organ erkek yarasaların alın derisinin altına yerleşmiş durumdadır. Bu familya türleri tek tek veya küçük gruplar halinde mağara ve tünellere yuvalanabilirler.

Furipteridae: Duman renkli, koyu füme renkli yarasaların yerleştirildiği bir familyadır. Bu familya içinde iki cins ve birer tür bulunmaktadır. Bu türlerden Furipterus horrens Kostarika'dan Peru ve Brezilya'ya kadar, Amorphochilus schnablii Ekvator'dan Kuzeybatı Şili kıyılarıa kadar yayılış gösterir. Bunlar küçük yarasalardır. F. horrens 3 gr kadar ağırlıktadır. Tragus bu türlerde bulunur. Böcekçil yarasalar olup nemli alçak rakımlı ormanlık alanlardaki mağaralarda yuvalanırlar.


Thyropteridae:
Vantuz ayaklı veya disk kanatlı yarasalar olarak bilinirler. Bu familyada bulunan iki türden Thyroptera discifera Nikaragua'dan Güney Amerika'ya kadar, diğer tür Thyroptera tricolor Güney Meksika'dan Bolivya'ya ve Güney Brezilya'ya kadar yayılış gösterir. Bunlar da küçük yarasalardır. T. tricolor 4 gr ağırlıktadır. Şekil olarak önceki familya türlerine benzemelerine karşın ayaklarında bulunan disk şeklindeki vantuzlardan dolayı ismini alır ve bu vantuzlarla yuvalanma yerlerine tutunurlar. Bu familya türleri nemli ormanlarda genellikle su kenarlarında bulunur ve su kenarındaki böceklerle beslenir. Genelde ağaçlara yuvalanırlar.

Myzopodidae: Eski dünya vantuz ayaklı (Myzopoda aun'ta) yarasalarım içine alan monotipik bir familyadır. Madagaskar adaları için endemik bir türdür. Yapışı önceki familya türlerine benzemekle birlikte bu türde vantuz baş parmağa önceki türdeki gibi bir sapla bağlanmaz; doğrudan başparmağa yapışık durumdadır. Disk şeklindeki bu vantuzun bu familyada bağımsız olarak evrimleştiği yani önceki familya ile filogenik bir bağlantılarının olmadığı düşünülmektedir. Bu bakımdan bu özellik konvergent bir evrim olarak dikkate alınmaktadır. Bu türde ayrıca kulağın dip kısmında mantar şeklinde bir yapı da bulunur. Böceklerle beslenen bu türün yayılışı Madagaskar adalarındaki yağmur ormanları ile sınırlıdır. Çok nadir ve az bulunan bir tür olup biyolojileri iyi bilinmemekte ve yok olma tehlikesi altındadırlar.

Vespertilionidae: Düz burunlu yarasalar olarak bilinirler. Yarasa ordosunun diğer familyaları ile karşılaştırıldığında çok daha fazla sayıda cins ve türe sahip bir familya olduğu görülür. Ülkemizde de geniş yayılışa sahip bu familya içinde Kervikulinae, Miniopterinae, Murininae, ve Vespertilioninae olmak üzere 4 alt familya tanımlanmıştır. Tür zenginliğine bağlı olarak yayılış alanı da çok geniştir ve kutuplar, çok yüksek rakımlı alanlar ve bazı okyanus adaları hariç dünyanın her yerinde bulunurlar. Tercih ettikleri habitatlar genelde tropik, ılıman ve çöl karakterli alanlardır. Koopman (1993) isimli araştırıcı bu familya içine 35 cins ve 318 tür yerleştirmiştir.

Bu familya içinde tanımlanan 5 alt familya'ya dahil başlıca cinsleri Myotis, Pipistrellus, Nyctalus, Eptesicus, Plecotus, Barbastella, Miniopterus'dur. Tür fazlalığı ile doğru orantılı olarak morfolojilerinde, renklerinde ve vücut büyüklüklerinde önemli varyasyonlar görülmektedir. Total boy 3-10 cm, ağırlık 4 - 50 gr arasında olabilir Gözler küçüktür ve burun yaprağı bulunmaz. Kulak bazı türlerde (Plecotus) aşırı büyüktür. Dişlerinin sayışı 28 - 38 arasında değişir. Genelde böceklerle beslenirler yalnız birkaç türün farklı beslenme özellikleri vardır. Örneğin: Myotis vivesi balık avlar, Antrozous pallidus yerdeki akrep ve zeminde bulunan böcekleri yer. Genelde mağaralarda yuvalanırlar, türe bağlı olmakla birlikte bazı koloniler soliter olabilir. Ancak böcek bolluğuna bağlı olarak kötü sezonda ılıman bölgelere göç etme alışkanlıkları da vardır. Kış aylarında uçmalarına karşın beslenmedikleri saptanmıştır. Bir çok türünde geciktirilmiş hamilelik veya döllenme davranışı gözlenir. İstisnai durumların bulunmasına karşın genelde tek yavru yaparlar. Bu familya içinde Tanzanya yünlü yarasası Kerivoula africana'nın soyunun son zamanlarda tükendiği bilinmektedir.

Molossidae: Serbest kuyruklu yarasaların dahil olduğu bu familya içerisinde 12 cins 80 tür tanımlanmıştır Molossidae türleri Güney Afrika'dan Asya ve Avustralya'ya kadar yayılış gösterir Yeni dünya ülkelerinden Kanada, Amerika ve Karayip adalarında bulunur. Bu familya türleri yayılış alanları içinde ormandan çöllere kadar çok farklı habitatlarda bulunabilirler. Orta büyüklükte yarasalardır. Total uzunlukları 4 - 13 cm kadar olup türlerde tragus bulunur. Ancak burun yaprakları yoktur. Yüz yapılarından dolayı bu familya türleri köpek yüzlü yarasalar olarak ta bilinir. Kürkleri kısa ve incedir. Bazı türleri (Cheiromeles) çok seyrek kürke sahip oldukları için çıplak yarasalar olarak ta bilinirler. Diş sayışı 26 - 32 arasında olup böceklerle beslenirler. Hibernasyona girmezler. Bazı türleri göç eder ve torpor davranışı sergiler. Mağara, bina ve ağaçlara yuvalanabilirler. Soliter ve göçmen türleri vardır.

Ordo: Rodentia (Kemiriciler)

Bugün dünyada yayılan memeli hayvan türlerinin % 43'den fazlası kemiricilerdir. Antarktika, Yeni Zelanda ve birkaç okyanus adaşı dışında bütün dünyada yayılış gösterir, bu hayvanlar, kara, ağaç, toprak altı ve yarı sucul olarak çok farklı habitatlarda yaşarlar. Bütün biomlarda bulunurlar. Genelde kommensal (insanlarla yakın ilişki içinde) olarak bulunurlar. Bu hayvanlar, yüzerler, zıplarlar, kemiriler ve ayrıca çoğu 20-1000 gr vücut ağırlığına sahiptir. En büyükleri Capibara ağırlığı ise 50 kg kadardır. Kemiricilerin bu kadar fazla türe sahip olmaları ise adaptasyon ve uyumsal açılım özelliklerine bağlıdır. Bu kadar farklı habitatlarda yaşamalarına rağmen bunların çok genel bir morfolojik özelliğe
sahip olmaları oldukça enteresandır.

MORFOLOJİ:
Kemiricilerin en karakteristik özelliği alt ve üst çenede birer çift kesici dişin bulunmasıdır. Bu kesici dişler, köksüzdür, sürekli büyürler bunlar kemirmede kullanılır. Kemirme sırasında kesici dişlerin uç kısımları çok hızlı bir şekilde aşınır. Bu şekilde sürekli keskin bir vaziyette bulunur. Kemiricilerde ayırıcı bir diastema boşluğu bulunur
 

 

Şekil 1. Bir kemiricinin baş iskeleti

a. Açık kök, b. Sürekli büyüyen diş, c. Diastema

Diastema boluğu, üst kesici dişlerle 1. Molar diş arasındaki boşluktur. Bu boşluk
besinleri toplamak için bir kullanım alanı sağlar. Köpek dişleri yoktur.

 

 

 

 

 

 


[Anasayfaya Dönüş]