[ Previous
[ Home
"Roman hayal gücüyle yazılır" (by Cem Erciyes)

Haber Resmi
Yaşar Kemal hâlâ İnce Memed'i bulmaya çalışanlara şaşmıyor da romanlarında gerçekliği arayan yazarlara kızıyor. En son, Aksiyon dergisinin kendisini gerçekliği çarpıtmakla suçlamasına ise tepkisi sert: 'Bunlar roman nedir bilmiyor'

Nisan ayında Anadolu Ajansı bir haber geçmişti, İnce Memed'in mezarı bulundu diye. Bizi pek eğlendiren bu haberi okurlarımızla olduğu gibi Yaşar Kemal'le de paylaşmaktan geri durmadık. O da sağolsun, üşenmemiş konuyla ilgili bir yazı yazmıştı. "Romancılar şimdiye kadar yaşamdan faydalanarak roman yazarlar. Benim yarattığım İnce Memed yaşamı geçti. Yayınlanalı 43 yıl oldu, daha Türkiye'de dağdan dağa dolaşıyor. Ne diyeyim ki, ne mutlu bana mı, ne mutlu İnce Memed'e mi?" sözleriyle biten yazıyı 26 Nisan tarihli Radikal'de yayımlamıştık.
Aradan üç ay geçti, yaz ayları malumunuz biraz durgun geçer, bu arada İslami cenahın haber dergisi Aksiyon da birden İnce Memed olduğu iddia edilen müteveffa eşkıya Safiye Memed'in gerçek yaşamıyla, Yaşar Kemal'in romanı arasındaki farkı görmüş ve kapak konusu yapmaya karar vermiş. 'Romandaki ile gerçek hayattaki çok farklı-İnce Memed Yaşar Kemal'in Kanlısı' başlığıyla sunulan Haşim Söylemez imzalı yazıda, edebi değeri teslim edilmekle birlikte Yaşar Kemal'in Marksist ideoloji uğruna gerçekleri nasıl tahrif ettiği anlatılıyor.
Aksiyon'daki yazı Yaşar Kemal'in de gençliğini geçirdiği Adana'nın Kadirli ilçesindeki araştırmacı Cezmi Yurtsever'in iddialarına dayanıyor. Buna göre Yaşar Kemal İnce Memed romanında Safiye Memed adlı eşkıyayı anlatmaktadır. Safiye Memed 30'larda toprak kavgasına giren ağalardan birinin adamıdır. Yaşar Kemal'in de akrabası olan Kürt Rıza adlı eşkıyayı öldürünce, yine aile içinden Alo, Safiye Memed'in yerini jandarmalara ihbar eder. Çatışmada tüm adamları ölen, kendi yaralı kaçan Safiye Memed de parası için Çığşarlı köylüleri tarafından öldürülür. Yaşar Kemal'in ağaların çıkarı için çalışan bir eşkıyayı neden halk kahramanına dönüştürdüğünü sorgulayan Aksiyon sonunda bunun 'yazarların siyasi görüşleri doğrultusunda gerçekleri nasıl altüst edebildiklerine dair şaşırtıcı ve üzücü bir örnek' olduğuna karar veriyor.
Uzun süredir, 'Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana' ile başlayan 'Bir Ada Hikâyesi' üçlemesinin ikinci kitabı üzerinde çalıştığını bildiğimiz Yaşar Kemal'e gidip bu İnce Memed'in gerçek kimliğiyle onu yüzleştirmeye karar verdik. Hem belki yeni kitabı hakkında da bir şeyler öğrenir, edebiyat camiasını biraz kurtlandırırız dedik. İkinci emelimize pek ulaşamadıksa da ilk konuda ünlü romancının söyleyecek çok sözü vardı.
Florya'daki evin fıstık çamları ve güllerle dolu bahçeye bakan arka balkonuna oturur oturmaz, "Söylenenler hep yalan yanlış, zaten bunlar roman nedir onu da bilmiyorlar" diyerek konuya girdi.
Safiye Memed'i ihbar eden Alo sizin yakın akrabanızmış, bilmiyorduk.
Alo Toroslar'da çok ünlü bir eşkıya. Bu Toroslar'daki Göksüngürler ilçesinin Alevilerindendir. Akrabamız olması mümkün değil, tanışmıyoruz bile. Hiçbir biçimde bizim ailenin bu adamla
bir ilişkisi yok. Şimdi somut gerçek şu: Alo Alevi bir Kürt'tü. Babamsa camide öldürüldü, bunu yıllar önce yazdım herkes bilir. Aleviler camiye uğramaz, Şimdi Alo nasıl bizim akrabamız olabilir?
Nereden çıkarmışlar akrabanız olduğunu?
Ne bileyim ben, tarihçi Cezmi Bey bir yerden uydurmuş. Ama Cezmi Yurtsever Alo ile görüşmüş, o olayları doğruluyor.Mümkün değil. Dergide yazıyor, bu adam 1943 doğumlu. Alo
30'larda öldü. Onunla nasıl görüşecek, yaşı yetişmez bir kere.
Bir de Kürt Rıza var, bir başka eşkıya grubundan. O da mı akrabanız değildi?
O bizim çok uzak akrabalarımızdan biridir. Bir ay kadar bir kaçakçılık işi için dağa çıkmış, öldürmüşler. O zamanlar canı sıkılan dağa çıkıyordu. Bu da öyle dağa çıkan çok genç bir çocuktu.
Peki bu bahsi geçen Safiye Memed'i tanıyor musunuz? Kürt Rıza'yla aralarında bir husumet varmış.
Hayır tanımıyorum, ama duydum tabii. Hayatını çarpıtmışım diyorlar, oysa ben onun hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyorum. Şunu biliyorum ki Safiye Memed, Kürt Rıza'dan önce öldürüldü. Yanında dokuz eşkıya vardı. Burada on yazıyor, o da yanlıştır.
Ağabeyiniz Recep'le ölmeden önce görüşmüşler. Safiye Memed'le ilgili her şeyi size kendisinin anlattığını, olayları çarpıttığınızı söylemiş.
Bir kere Recep benim ağabeyim değil küçüğüm. İkincisi, okuryazarlığı yok. İnce Memed'i okumamıştır bile. Nereden bilsin de bu yorumu yapsın?
Peki öyleyse kim bu İnce Memed?
Öyle biri yok! O benim yarattığım bir adam, roman bu. Ben zamanında İnce Memed'in Hikâyesi diye Cumhuriyet gazetesinde bir hikâye yazmıştım. İnce Memed adı hoşuma gitti, koydum. Yazdıktan sonra da çok araştırdım İnce Memed diye birini hiç duymadım. Bir eşkıya var Bulgaristan'da adı İnce, bir de Afyon civarında yaşayan Memed var, o kadar. Safiye Memed şimdi nereden çıktı bilmiyorum tabii.

Yaratma gücü yaşadıkça artar

Biz ikna olduk, İnce Memed yokmuş. Hoş, zaten olmasını da beklemiyorduk. Roman kahramanlarının yaşamış olması gerekmiyor, hatta çoğu kez yazarın hayal gücünden ibarettir her şey. İyi de İnce Memed'i böyle ete kemiğe büründüren güç nereden geliyor? Efsanelerden beslenen bir yazar nasıl oluyor da efsaneleri beslemeye başlıyor? Sonunda söz edebiyata gelmeye başladı.
İnce Memed yazılalı neredeyse yarım yüzyıl olacak. Hâlâ süren bu gerçek İnce Memed'i bulma çabası gibi faaliyetlerin bir açıklaması olmalı.
Bu acayip bir şey. Bütün Toroslar'da İnce Memed diye bir eşkıya var. Torunu bile ortaya çıktı. Celaleddin Çetin bir dizi röportaj yayımlamıştı. Sonra Osman Şahin eline teybi aldı köy köy dolaştı, Toroslar'da İnce Memed'i aradı. Bir kadın diyor ki "Kim tanımaz İnce Memed'i, dağ gibi bir adamdı, geldi evimize yemeğimizi yedi..." Belki dünyada romandan yaşama geçen tek yapıt. Bir roman kendi gerçeğini kendi tayin eder. Benim için bir roman hayattan daha gerçektir. Çünkü romancı, yaşamın özünü alır; eğer iyi bir romancıysa. Bir romancı yaşamı ve kültürü ne kadar çok yaşarsa imge gücü, yaratma gücü de o kadar artar.
Aksiyon dergisinde daha çok ideolojik bir saldırı var. Siz Marksizm uğruna gerçekleri saptırmışsınız.
Bu sağ çevreler bana 50'lerden beri saldırır. Aleyhimde çıkan yazılar koca bir dosya oldu. Şunu söyleyeyim ki Marksist felsefe ile gerçekler tahrif edilmez. Romandaki gerçekler yaşamdaki gerçeklerden daha güçlü olabilir. Ben hangi gerçeği çarpıtıyorum, Çukurova'nın topraksızlığını mı, ağaların zulmünü mü?
Ama söz ettiğiniz gerçekleri biyografik gerçeklerden ayırmak gerek.
Elbette. Biyografi de yazdım, Çakırcalı Efe'yi yazdım, ama köy köy dolaşarak. Bu, yaşamı çarpıttı filan diyenler roman nedir bilmiyor. Ben Çukurovalıyım, orası benim yaşadığım, büyüdüğüm toprak. Romanlarımda insanları nasıl yaratmışsam Çukurova toprağını da öyle yaratırım ben, toprak da yaratılır. Bunu insan gerçeğine varmak için yaparım. Roman bir yaratıdır, insanları da doğayı da yeniden yaratmazsan insanın gerçeğine varamazsın. Bakın kimileri roman denilen nesneyi bilmiyor bile, şaşırıyorum bu kültürle nasıl gazete, dergi çıkarıyorlar?
İnce Memed, tarihi bir şahsiyet gibi gösteriliyor. İster istemez aklımıza son yıllarda hayli popüler olan tarih romanları geliyor.
Bu tarih marih romanları beni hiç ilgilendirmiyor. Ben 76 yaşına giriyorum. İnsan doğayla ve insanla zenginleşmedikçe yaratma ve düşlem zenginliği, imge zenginliği olamaz. Doğayı ve insanları ne kadar çok yaşarsanız imgelem ve yaratma gücünüz o kadar artar.

Yeni kitap yolda

Bir Ada Hikâyesi'nin ikinci kitabını kolaylamış Yaşar Kemal. Dosya kâğıtlarına kurşun kalemle yazıyor. Eskiden sabahları otururmuş romanın başına, şimdi öğleden sonraları çalışıyor ve günde beş sayfadan fazla yazmıyor; iş bırakma saati ise gece dokuz. Biz gittiğimizde elyazmalarının 999. sayfasına gelmişti. Yaklaşık 500 sayfa daha yazacakmış. "Bu kitap biraz kalın olacak. 'Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana' girişti" diyor. Kitap basında pek az yer almıştı. Hatta yer almadığı bile yer almıştı da bol bol eleştiri, tanıtım yazısı okumak nasip olmamıştı. Okura ve Yaşar Kemal'e karşı mahcup, mevzuya giriyoruz.
Siz Çukurova ve Toroslar'da büyüdünüz, dolaştınız; oraları yazdınız çoğu kez. Şimdi Batı Anadolu'da bir adaya, balıkçılara dair bir üçleme yazıyorsunuz.
1922'de Lozan Konferansı'nda inanılmaz, korkunç bir hata var. Bizim köyün yakınlarına 1920'lerin başında göçmenler geldi. Yunanistan'ın dağlarından gelen bu insanlar Çukurova'da sıtmadan kırılıyor. İnanılmaz sayılarda bir ölüm. Bu insanları gömecek adam bulamıyorlar. Bunları yaşayan topraklarda büyüdüm ben. Üretim araçları değiştikçe insan yaşamı da değişir. Çukurova'da bu yaşandı. Çukurova eskiden ormanlık bir alandı. 1950'lerde traktörlerin gelmesiyle bütün bunlar yok edildi, söküldü atıldı, tarım alanı açıldı. Üretim araçlarının değişimiyle birlikte doğa da değişti. 17 tane bataklık vardı, hepsi kurutuldu. Binlerce yıldır kuşlarıyla, ağaçlarıyla sivri sineğiyle gelen bataklıkların hiçbiri yok. Çukurova şimdi bir tarım çölü. İşte Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana hem bir mübadele romanı hem bir doğa.
Ya ikinci kitap?
İkinci kitap adını çok durgun deniz için kullanılan bir Karadeniz deyişinden alıyor: 'Karıncanın Su İçtiği'. Adanın dolmasını, ilk kitapta orayı reddeden insanların mecbur kalıp yerleşmeleri var. Üçüncü romanda ikincinin bittiği yerden başlayıp adanın bozuluşunu anlatıyor. Adı 'Çıplak Deniz Çıplak Ada'. İlk kitaptan biliyorsunuz, bu ada çiçekleri, arıları, geniş şeftali bahçeleri, bol balığıyla çok güzel bir yer. Ama zamanla adada hiçbir şey kalmıyor.
Sormadan edemeyeceğim, balıkçıların dünyasını, denizi nereden tanıyorsunuz?
Ben 36 senedir burada, Florya Basınköy'de oturuyorum. Şurada Menekşe koyu var ve ben yedi tane kayık eskittim. Denizi, balıkçılığı da oradan biliyorum işte. Benim romanımın temeli insandır sonuçta. İnsan her an değişir. Benim meselem bu. Yunus Emre'nin dediği gibi 'her gün yeniden doğarız/bizden kim usanası'. Ben de bu meseleyi kendim buldum sanıyor seviniyordum. Adam 13. Yüzyılda söylemiş...

taken from Radikal , 07.08.1999

prepared by Serdar Canpolat : bbm523@hacettepe.edu.tr