Bilimsel Yayınlar (Scientific Publications)
Popüler Bilim (Popular Science)
Tez Yönetimi Ve
Danışmanlık
(Thesis Directed)
Verdiği Dersler (Courses Instructed)
|
DEVLET ÜNİVERSİTELERİ İÇİN YENİ KONTENJAN VE EK KAYNAK YARATILMASI OLANAĞI
(Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi 28 nisan 2001 de 736/15 de yayınlandı)
Mehmet Doğan
Bugün ülkemizde üniversite sayısı özel vakıf üniversiteleri ile birlikte 74'e ulaşmıştır. 1992 yılından sonra sadece özel üniversite açılmasına onay verilmiş ve vakıf üniversiteleri sayısı 21'e ulaşmıştır. Hazırlıklarını sürdürenlerle bu sayının önümüzdeki 5 yıl içinde 30'a ulaşacağı sanılmaktadır. Yükseköğretim Kurulu verilerine göre Kasım 1998 de tüm yükseköğretim kurumlarının öğrenci sayısı 1.34 milyon kadar olup, bunların 825 bini örgün öğretimde, 497 bini açık öğretimde, sadece 20 bin kadarı vakıf üniversitelerinde öğretim görüyordu. Örgün öğretimdeki öğrencilerin %23.3 ü, yani 200 bin kadarı iki yıllık meslek yüksek okullarında, 140 bini paralı 2. Öğretimde okumaktaydı ve tüm öğrencilerin ancak 16.660 ı yabancı uyruklu ( Çoğu Türk ve akraba topluluklardan) idi. Son 3 yılda bu sayılar değişmiştir. Ancak güvenilir veri olması bakımından bu yazıda aynı yıl verileri kullanılmıştır.
Üniversite sayılarındaki hızlı artışa rağmen DİE verilerine göre 18-21 yaş arası çağ nüfusu olan 5.1 milyon civarındaki nüfusun okullaşma oranı açık öğretim dahil % 26, açık öğretim hariç % 15.7'dir. (2000 yılında toplam okullaşma oranı % 29 verilmiştir.) Bu oran gelişmiş ülkelerde % 35'in, hatta ABD ve Japonya'da % 50'nin üzerindedir. Ülkemizde bu oran 20 yıl önce % 5-6 düzeyinde idi. Bu büyük oransal artışa rağmen, her yıl lise ve meslek lisesinden mezun olan 650 bin civarı öğrencinin ancak yarısı yüksek öğretim imkanı bulabilmektedir. 1998 yılında öğrenci seçme sınavına ( ÖSS) 1.4 milyon öğrenci katılmış, bunların 100 bini MYO 'na 166 bini açık öğretim fakültesine ( AÖF) olmak üzere toplam 421 bini bir yükseköğretim kurumuna yerleştirilmiştir. Tüm ÖSS 'na katılanların % 21' i halen bir yükseköğretim kurumunda okuyanlardır. Yerleştirilenlerin de % 25 i halen öğrenci olanlar olup, bunların giriş oranı ise % 38 dir. Halbuki o yıl lise bitirenlerin giriş oranı % 20 dir. Aynı yıl tüm yurtdışı üniversitelere öğrenci yerleştirme merkezi (ÖYM) tarafından yerleştirilenler 5500, vakıf üniversitelerine yerleştirilenler 17 bin kadar olmuştur.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen 77 yıllık süre içinde yükseköğretimdeki öğrenci sayısı 455 kat, mezun sayısı 520 kat, öğretim elemanı sayısı ise 185 kat artmıştır. Yükseköğretim kurumları ülke genelinde yaygınlaşmış, hatta birçok köy gibi ilçe merkezlerinde bile meslek yüksekokulu (MYO) veya fakülte açılmıştır. Yine 1998 verilerine göre fakülte sayısı 536, MYO sayısı 502 ve enstitü sayısı 254'ü bulmuştur. Bu büyük ve hızlı gelişmeye rağmen üniversitelerimiz halen nitelik ve nicelik açısından yüksek öğretime olan talebi karşılayamamaktadır. Her yıl artan sayıda öğrenci üniversite kapısında beklemektedir. Üniversite kapısında bekleyenlerin büyük bir bölümü çok zayıf ve ÖSS başarıları 120 puanın altındadır. Ancak bu orta öğretimin ya da daha genel ifade ile eğitim sistemimizin kalitesizliği sonucu olup, ayrı tartışma konusudur.
Ülkemizin ihtiyaç duyduğu her alanda eğitilmiş ara eleman gücünü yetiştirmeyi amaçlayan iki yıllık MYO beklenen ilgiyi bulamamıştır. Aynı şekilde örgün öğretime devam ya da girme imkanı bulamayanlara yüksek öğretim imkanı vermeyi amaçlayan açık öğretim fakültesine (AÖF) de ilgi ve istek az olmaktadır. 1998 yılında MYO 'na yerleştirilen 101600 öğrencinin 21086'sı, 1987 yılında AÖF'ne yerleştirilen 580220 öğrencinin 389 bini kayıt bile yaptırmamıştır. 1994 yılında ise AÖF' nin 992 bin kontenjanının 827 bini boş kalmıştır. Kayıt yaptıranların da önemli bir kısmı öğrenimlerini sürdürmemektedir. İlk yıllar özellikle devlet memurları derece ve kademe ilerlemek için daha çok ilgi gösterirken, zamanla bu ilgi azalmıştır. Diğer bir ifade ile asıl birikimi önleyeceği umulan bu iki yükseköğretim kurumu halen çözüm olamamıştır. Yüksek öğretime asıl yüksek talep dört yıl süreli fakülte ve yüksekokullara olmaktadır. Özellikle hukuk, işletme, iktisat, maliye, ingilizce, mütercim ve tercüme, uluslar arası ilişkiler gibi sosyal, elektronik, bilgisayar, endüstri mühendisliği, mimarlık ve inşaat gibi mühendislik bölümlerine olmaktadır. Diğer bölümler de mezunlarının istihdam sorununa rağmen yine de ilgi görmektedir. Devlet üniversitelerini ve vakıf üniversitelerinin burslu bölümlerini kazanamayan öğrenciler ya vakıf üniversitelerinde ya da yurtdışında yüksek öğretim imkanı aramaktadır. 21 Vakıf üniversitesinin toplam öğrenci sayısı bir büyük üniversitemizin öğrenci sayısından daha az olup, toplam öğrencinin ancak % 3'ü vakıf üniversitelerinde okumaktadır. Çoğu öğrenci maddi zorluklar ve maceralara katlanarak yurt dışında kalitesi üniversitelerimizden yüksek olmayan üniversitelerde öğrenim imkanı peşinde koşmaktadır. Mali durumu iyi olanlar ise her zaman olduğu gibi batıdaki tanınmış üniversiteleri tercih etmektedir. Öte yandan çoğu ülkede görülmeyen bir sektör, özel dershaneler ve ders-kurs sektörü ülkemizde çok büyümüş, ciroları üniversite bütçelerine ulaşmıştır. Veliler çocuklarının bir üniversiteye girişine katkısı olsun diye bu sektöre ve özel okullara büyük meblağlarda ödeme yapılabilmektedir.
1993-94 öğretim yılında ilk kez başlatılan üniversitelerimizdeki ikinci öğretim de büyük ilgi görmüş, bu öğrencilerin sayısı 1997 yılında 140 bine ulaşmıştır. Bu yıl 180 bin kadar öğrenci normal üniversitelerimizde ikinci eğitim-öğretim programlarında para ödeyerek öğrenimlerini sürdürmektedirler ve aynı üniversitedeki parasız eğitim ile aralarındaki giriş puan farkı çok azalmıştır. Ancak en iyi öğrencilerin tercih ettiği Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ ve Hacettepe, İ.Ü, E.Ü. ve A.Ü. gibi köklü, öğretim üyesi sayısı en yüksek, altyapısı daha yeterli, gelişmiş, büyük üniversitelerimiz ikinci öğretime ya hiç ilgi göstermemiş, ya da sadece çok az bölümlerinde geçmişlerdir. Eğitimde kalitenin düşeceği, üniversitelerin asli görevi olan bilimsel araştırmayı önleyeceği ve düşük puanlı öğrencinin isteyeceği gibi gerekçelerle 2. öğretime soğuk bakmışlar ve hatta bir çözüm olarak görmeyerek eleştirmişlerdir. Savunma olarak da lisans üstü eğitime ağırlık vereceklerini, esasen normal örgün öğretimi kazanamayan düşük bilgi düzeyindeki bu öğrencilerin eğitilmesinin ülke için bir kazanç olmayacağını bildirmişlerdir.
İkinci öğretim sanıldığı gibi kaliteden bir taviz vermeyi gerektirmez. Normal öğretim ile aynı düzeyde, aynı koşullarda, aynı öğretim üyeleri tarafından, aynı ders araçları kullanılarak öğretim yapılacağından taviz söz konusu değildir. Değinildiği gibi 2. öğretimin ilk yıllarında görülen aşırı giriş puanı farkı da kalmamıştır. Her yıl, her sınıfta en başarılı % 10'un parasız okuması gibi teşvik ve ödemeden bir an önce kurtulma isteği gibi kişisel çaba ve daha çok çalışma ile bu düzey farkı kalayca kapanabilmektedir. İkinci öğretimin bilimsel araştırmayı engellediği savı da doğru değildir. Aksine bu yolla sağlanan kaynağın % 5'i araştırma fonuna aktarıldığı ve % 20-25 kısmının ders araç-gereç alımında kullanılmasına imkan verdiği için araştırma imkanını artırıcı ve destekleyici etkisi vardır. Ayrıca üniversiteyi gece gündüz yaşanır ortam olarak tutmakta ve isteyen araştırmasına daha çok zaman ve kaynak bulabilmektedir. Yasada yapılacak küçük değişikliklerle sağlanan bu kaynak çok daha yararlı kullanılabilir. Bu sayede döner sermaye gelirinden yararlanamayan, özel iş ve görevlendirme peşinde koşmayan ya da şirketi olmayan öğretim üyelerinin çok geri sıralarda kalan aylık gelirleri de asli görevlerine biraz daha fazla zaman ayırarak önemli ölçüde artırabilirler. Başka gelir kaynağı olan ve istemeyen öğretim üyesi 2. öğretimde görev almayabilir. Üniversitelerin eğitim, araştırma ve sosyal alt yapısı da geliştirilebilir. Böylece vakıf üniversitelerinin devlet üniversitelerine karşı haksız rekabeti bir dereceye kadar dengelenmiş olur.
Yukarıda değindiğimiz gibi yükseköğretime olan yüksek talep ülkemizde de halen artarak devam etmektedir. Hedefimiz yükseköğretimde okullaşma oranını % 50' nin üzerine çıkaramasak da % 35- 40'a ulaşmak olmalıdır. Genel kanı da önümüzdeki on yıl içinde bu hedefin karşılanabileceği ve üniversite öğrenci sayısının 2 milyonun civarında dengeleneceği yönündedir. Halen bu talep vakıf üniversiteleriyle değil, 2. öğretimle karşılanmaktadır. İkinci öğretimi ise yukarıda sayılan gelişmiş üniversitelerimiz yerine öğretim üyesi de yeterli olmayan yeni ve büyük merkezler dışındaki üniversitelerimiz yapmaktadır. İşaret edilen korkular ve kaliteden taviz halen gerçekleşmektedir.
1980 öncesi de üniversitelerimiz kapasite artırımına benzer nedenlerle karşı çıkmış, hükümetler yeni akademi ve yüksek okullar açarak talebi karşılamağa çalışmış, yüksek öğretim çok başlı ve karmaşık yapıya sürüklenmişti. Sonuçta eski yasalar bir kenara atıldı. Mevcut yasa çıkarıldı. 20 yıl önce en yüksek devlet memuru sayılan profesörler bu gün çoğu işçi düzeyinde maaşa gerilemişlerdir. Şimdi de alt yapısı yeterli olan, mevcut öğretim üyesine verecek ders, çalıştıracak yüksek lisans öğrencisi, araştırmasına kaynak, hatta kadro bulmakta güçlük çeken büyük üniversitelerimizin yapmağa yanaşmadığı ikinci eğitimi diğer üniversitelerimiz yapmaktadır. O zaman bu öğretim üyelerimiz de ya rotasyonla yeni üniversitelere gidecek, ya da 500 dolar civarındaki maaşa ve atalete razılar demektir. Üniversite- sanayi işbirliği dış ülkelerde olduğu gibi istenen başarıya ulaşamamış, çok az sayıda bölüm dışında toplumun refah düzeyini yükseltici katkı, bilime de büyük evrensel katkı sağlayamamıştır. Hiç olmazsa yine kamu hizmeti yaparak asli görevlerimizden olan eğitim öğretimi bedava eğitim yanında ona ek olarak paralı eğitim de yapabiliriz. Bu sayede gençlerimiz değişik yollardan yurt dışı üniversitelere, ve eğitim düzeyi düşük vakıf üniversitesine milyarlar ödeme yerine tanınmış iyi bir üniversitede daha az ödeyerek okuma imkanı bulurlar. Bunun yasal dayanağı halen 2. öğretim adı altında mevcuttur. 7 yılık uygulama ışığında eksiklikleri giderilebilir. Hatta yabancı dilde eğitim yapan üniversitelerin de programlarının en az biri Türkçe yapılarak aynı üniversite ve aynı koşullarda Türkçe ve İngilizce eğitimlerin kalitesi karşılaştırılabilir.
( Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi sayı 736 say 15, 28 Nisan 2001'de yayınlandı)
|