Bilimsel Yayınlar (Scientific Publications)
Popüler Bilim (Popular Science)
Tez Yönetimi Ve
Danışmanlık
(Thesis Directed)
Verdiği Dersler (Courses Instructed)
|
TÜRKİYE'NİN TEMEL SORUNLARI VE UZUN VADELİ ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
( KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Dergisi Güz 2000 sayısı s.9-34 de, yani iki krizden önce yayınlandı)
Özet
Demokratik, laik bir hukuk devleti olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti zamanla hantal bir yapıya sahip olmuştur. Bu yapı sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda ülkenin gelişmesini engellemektedir. Türkiye bütün alanlarda köklü reformlar gerçekleştirerek çağı yakalamak zorundadır. Ülkemiz özellikle son 30 yılda eğitim ve bilim alanında büyük gelişme göstermiştir. Bilgi çağını yakalayacak eğitilmiş insan potansiyeline sahiptir. Kaynaklarını ve imkanlarını israf etmeden en verimli şekilde kullanmak zorundadır. Aksi halde çağın gerisinde kalmağa mahkumdur.
Abstract
Turkish Republic has been foundet as a demacratic, secular and juridical state possesing a uniform character basicaly. However, it unfortunately owns a caorse bueraucratic structure which prevents the progress of the country in social, cultural and economic fields. Turkey is obliged to reach the present century by achieving the fundamental improvements in all areas. Especialy, during the last 30 years, our country has displayed a significant progress in in both education and science and it possesses the educated individual potential required to reach the age of knowledge. It is supposed to use its sources and possessions most faverably without wasting them. Otherwise,it will be unavoidably left behind the century, we are living in.
Key words: main problems of Turkey, science, development, wasting and bueraucraty in Turkey.
Giriş: Dünyanın jeolojik ve siyasi en çalkantılı bölgesinde yer alan, 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasında ve birçok uygarlığı barındıran son kalan toprak parçasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti herkesçe bilinen ve çoğu bu üç doğal mirası sonucu halen çözmediği önemli sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunların köklü çözümü için her vatandaş, her aydın, her yönetici ve politikacı (fikir jimnastiği, kafa yorma) çaba göstermek zorundadır. Zamanında köklü çözüm önlemleri alınmayan sorunlar çığ gibi büyüyerek daha karmaşık, çözümü daha güç diğer sorunlara da neden olabilecektir. Hatta ülke ve toplumu kaos ortamına sürükleyebilecektir. Temel sorunlar çözülmediği için Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tüm çabalarımıza rağmen refah toplumu, kalkınmış ülke olamadık. Diğer bir ifadeyle 1. Lige çıkamıyoruz. Aslında sorunlarımızı hepimiz biliyoruz ve bir kısmımız kendi çapında çözüm için çaba sarf ederken, bir kısmımız da bu sorunlardan büyük çıkar sağlayarak refah toplumlarından daha yüksek yaşam standardına ulaşmaya çalışıyoruz. Hiçbir kişisel çıkar, politik düşünce ve suçlamaya gitmeden büyük çoğunluğun paylaşacağı ve bildiği başlıca sorunları ve düşünülebilecek çözüm önerilerini sıralamak istiyorum. Bu öneriler hayal ürünü, gerçekleştirilmesi güç görülebilir. Daha gerçekçi ve pratik çözümleri de okuyucularımızın düşünmesini ve duyurmasını istiyorum.
Doğal Sorunlarımız, Güçlüklerimiz, Kalkınmamızı Güçleştiren Unsurlar:
1.İçinde yaşadığımız coğrafya hiç de "cennet vatan" "dünyanın en güzel parçası" "en zengin doğal kaynakları sahip" bir ülke değildir. Tarihsel ve kültürel birikim zenginliği 7 ayrı iklim bölgesi, geniş sayılabilecek tarım alanları, zengin sayılabilecek su kaynakları gibi olumluluklar yanında, birçok olumsuzluklara da sahiptir. Bunlar:
a) Petrol, doğal gaz, altın, elmas, kömür, uranyum gibi doğal yer altı kaynakları itibariyle en fakir yeryüzü parçasıdır. Diğer stratejik madenler bakımından da bulunduğu ülkeyi zengin yapacak yer altı kaynaklarından yoksundur.
b) Ülke sathında % 35-40'lık kesimi çıplak ve sarp dağlarla kaplı olup, Anadolu yarımadası ortalama 900-1000m yüksekliği nedeniyle karayolu, demiryolu ve su ulaşımını tüm ülke sathına yaymak çok pahalı olmaktadır. Bu coğrafya eğitim, enerji ve sanayinin dengeli yayılmasını ve iletimini de engellemektedir.
c) Ülkenin büyük bir kısmı 1. ve 2. derece deprem bölgesinde yer almakta ve sık aralıklarla olan depremler büyük can ve mal kaybına neden olmakta, yatırım gücünü azaltmakta, kalkınmamızı frenlemektedir.
d) Toprak örtüsü yetersiz, ormanlık alan yüzdesi ve orman kalitesi düşüktür. Büyük bir kesim kuvvetli erozyon tehdidi altındadır.
e) İklim, çoğu bölgemizde sert karasal iklim olup, verimli çalışma ve üretime müsait değildir. Ortalama yağış dengesiz olup, çoğu bölge ancak sulu tarıma uygundur.
2) Komşu ülke sayımız bizden çok daha geniş topraklara sahip ülkelerden daha fazladır. Sekiz ülke ile karadan altı ülke ile denizden komşuyuz. Komşularımızın çoğu da eski Osmanlı toprakları üzerine kurulduğu için, bir çoğu ile tarihten gelen sorunlarımız halen çözümlenememiş olup, tüm komşularımızla sürekli barış içinde yaşamamız güç olmaktadır. Bu nedenle dünyada gelirine göre en çok savunma harcaması ve silah alımı yapan ülkeler arasında yer alıyoruz. Bu ise ülke kalkınmasına daha az kaynak ayırmamıza neden olmaktadır. Türkiye'nin kalkınması ve yatırımlarına yeterli kaynak bulabilmesi için askeri harcamalarını kısmak zorundadır.
3) Yaşadığımız bölge Osmanlı Dönemi dışında dünyanın en çalkantılı, jeopolitik en kritik bölgelerinin başında yer alır. Kıtaların ve dinlerin karşı karşıya geldiği bölgedir. Ülke içi huzur bu jeopolitiğin etkisiyle, iç barışı, demokrasiyi tam yerleştiremediğimiz için dış kaynak ve desteklerin de etkisi ile sık sık bozulmakta, terör için uygun ortam olmaktadır. Bu da demokrasinin gelişimini ve kalkınmamızı güçleştirmektedir. Enerji ve imkanların büyük bir kısmı iç düzeni sağlamada kullanılmaktadır. Bizdeki kadar koruma polisi olan demokratik başka bir ülke yoktur.
4) Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkler asker, yönetici ve köylü-çiftçi olarak kalmış, zamanında yaygın eğitim seferberliği, ve sanayi yatırımları yapılamamıştır. Bunun sonucu iç ve dış ticaret de gelişememiştir. Her alanda uzmanlaşmış, meslek sahibi, üretken insan gücü yetiştirilmesi gerçekleştirilememiştir.
5) Sosyal devlet, sosyal güvenlik anlayışı ve sistemi çok geç geliştirilmiş, ne sosyal güvenlik ne de sağlık hizmeti rasyonel şekilde zamanında yaygınlaştırılabilmiştir.
6) Çağdaş kentleşme geleneği olmaması sonucu özellikle 1950-2000 arası hızlı köyden-şehre göç, kentlerin sağlıksız, plansız büyümesine ve bunun sonucu yeni birçok sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
7) Hızlı nüfus artışı kalkınmamızı frenlemekte, gelir artışımızın büyük bir kısmı artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıldığından kişi başı gelir artışı çoğu kez sağlanamamaktadır. Nüfus ise bölgelere ve sosyo-ekonomik düzeye göre olumsuz bir artış izlemektedir. Kültür ve ekonomik düzeyi yüksek kesimdeki nüfus yerinde sayarken cahil ve fakir kesimle problemli bölgede nüfus hızla artmaktadır.
8) Eğitim ve bilimsel altyapı gelişmeden sanayileşmeye çalışılması, tarım toplumundan sanayi toplumuna sağlıklı geçişi engellemiştir. Devlet öncülüğünde geliştirilmeye çalışılan sanayileşme, KİT'lerin politik iş bulma alanı olarak kullanılması, zamanında özelleştirilmesi sonucu kaynak yaratma yerine büyük kaynak tüketici olmalarına neden olmuştur.
9) Bilim ve teknoloji üretmeden sanayileşme çabası "know-how" ve teknoloji transferi şeklinde reçete ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.
10)15. Asırdan itibaren Batı Avrupa ülkeleri yeni kıtalar ve ticari alanlar keşfederek bir yandan ekonomilerini geliştirirken, öte yandan kilisenin baskısından ve derebeylik düzeninden kurtulma yolunda önemli atılımlara geçmiştir. Bunu sanat ve bilime destek, köklü üniversitelerin açılması izlenmiştir. Özellikle 19. yüzyılda bilimsel araştırmaların sonucu alınmaya, bunun doğal sonucu olarak teknoloji gelişmeye başlamıştır. Yüzlerce keşif ve buluş toplumun yaşam düzeyini yükseltme yanında savaş ve teknolojisini de yükseltmiş, ülkemiz ise tüm bu gelişmelerin dışında kalmıştır. Geç kalan batılılaşma çabaları da toprak kaybına engel olamayınca Osmanlı İmparatorluğu çökmüştür. Uzun süre ilimi (bilimi) din ilmi olarak algıladıktan sonra 75 yıldır da din ve laikliği yerine oturtmadığımız için din ve laiklik tartışarak zamanımızı israf etmiş durumdayız.
Genç Türkiye Cumhuriyeti kendisine önderinin ifadesiyle "muasır medeniyet" seviyesine ulaşma hedefini seçtiği halde bu uygarlık düzeyine hızlı ulaştırılacak altyapıdan ve gelenekten yoksundu. Bilimsel bir gelenek oluşturmadığı için 77 yılda hedefe ulaşılamamıştır. Eğitim alanında yapılan büyük yatırım, yerleşim yerlerinin dağınıklığı nedeniyle verimli olamamıştır. Aynı nedenle uygar yaşam için zorunlu olan köye elektrik, su, yol, telefon yatırımları da köylerin boşalmasıyla heba olmuştur.
11) Halen sağlık hizmeti ve koruyucu hekimlik yaygınlaştırılamamıştır. Henüz tüm vatandaşlara sosyal güvenlik şemsiyesi altında sağlık hizmeti sunmayı başaramadık. Bugün 800 nüfusa bir doktor düştüğü halde çağdaş sağlık hizmeti sunumu gerçekleşmediğine göre yönetim sorunu var demektir.
12) Ülkemizde 22 yıldır enflasyon %50'nin üzerinde kalmış, bu ise enflasyondan çıkar sağlayan kesimi daha zengin yaparken orta ve dar gelir gurubunu daha da fakirleştirmiştir. Ülkemizde gelir dağılım dengesi gittikçe daha bozulmakta, zengin daha zengin olurken, dar gelirliler daha fakirleşmektedir. Bu açıdan dünyada en kötü ülkeler sınıfındayız. Nüfusun %20'si toplam gelirin %54'ünü alırken %80'i %40 ile yetinmektedir. En alt gelir gurubundaki %20'nin payı gelirin %5'inden azdır. Bu bozuk gelir dağılımı böyle devam ederse yakın gelecekte iç barışı sürdürmek güçleşir
13) Sosyal güvenlik kurumlarının geçmişi çok eski olmamakla beraber kısa süre içinde iflasın eşiğine gelmişler, devlet bütçesine katkı yerine yük olmaya başlamışlardır. Güya işsizliği azaltmak ve sosyal güvenlik sistemini yaygınlaştırmak için çok değişik şekillerde (kısa sürede 38-40 yaşta emeklilik, itibari hizmet, okul ve askerlik dönemini sayma, borçlanma, fiilen hiç çalışmadan emeklilik, erken emeklilik vb.) plansız şekilde genç yaşta emekliler yaratılmış, bunların çoğu yine çalışmaya devam ettiği halde emeklilik maaşlarını da almaktadır. Asıl sosyal amaç aşılmıştır.
Özellikle memur emeklisi emekli sandığından yüksek emekli ikramiyesi de alarak meslek icrasına değişik şekilde devam edebilmektedir. Bu şekildeki yağma sistemine hiçbir güvenlik kurumu dayanamaz. Sistem öyle hale getirilmelidir ki çoğu kalkınmış refah toplumu batı ülkelerindeki gibi uygulanmalıdır. Yani emekli maaşını başka hiçbir işte çalışmayan, hiçbir gelir sağlamayan ve sadece bu maaşla geçinmek zoruna olanlar alabilmelidir. Eğer kişi bir kurumdan emekli oluyor ve hiçbir meslek icra etmiyorsa, alabilmeli ve bununla da rahat geçimini devam ettirebilmelidir. Bu sisteme geçmek kaçınılmaz olacaktır. Başlangıcı parlamenterler yapmalıdır. Çoğu parlamenterimiz SSK veya emekli sandığından emekli maaşını almağa devam etmektedir. Aynı şekilde çoğu meslek elemanı erken emekli olarak özel veya tüzel çalışmakta, daha yüksek gelir sağladığı halde emekli maaşlarını da almaktadırlar. Doktorlar, hukukçular, iktisatçılar, mühendisler, askerler (pilot ve kaptanlar gibi), bankacılar, öğretmenler, neredeyse istisnasız tüm çalışanlar emekliliklerini hak ettikten sonra emekli olarak çalışmaya devam etmektedir.
Bir kişi memuriyeti erken bırakabilir veya hak edince emekli olabilir. Ancak emeklilikte sağladığı gelir emekli maaşından düşülür. Ülkemizde bu uygulama sadece yaş haddinden emekli olup, sözleşmeli çalışan öğretim üyeleri için vardır. F. Almanya'da emlak kira geliri ve rant geliri bile emekli maaşından düşülür.
Gelir Dağılımı Bozukluğu
Ülkemizde gelir dağılımını en çok bozan unsur, sistemden ve eksikliklerimizden kaynaklanan gelir yollarının çok olmasıdır. Başlıca unsurlar arsa rantı, para ve faiz rantı, kayıt dışı ekonomik etkinlikler ve vergilendirme sistemi bozukluğudur. Serbest Pazar ya da piyasa ekonomisi başıboşluk, "bırakın yapsın, bırakın batsın" değildir. Ancak devletin ödemeleri de bu dengesizliği artırıcı yönde gelişim göstermektedir. Devlet veya özel-tüzel kuruluşlar da bir ücretlendirme politikası izlemek zorundadır. Buna göre de vergilendirme sistemi geliştirilir. Örnek olarak devletten en az alan memur 1 alıyorsa en yüksek sınır da 5 veya 10 ile sınırlandırılabilir. Görevi ne kadar kritik olursa olsun devlet en küçük memuruna 1 öderken diğerini de ( ne ad altında olursa olsun lojman, makam arabası, görev yolluğu, özel hizmet tazminatı, teşvik primi dahil) 100 ödeyemez. Kamu bu tür politikasını belirleyince özel sektör de buna ayak uyduracaktır. Özel kesim yüksek kazanç sağladığı zaman yatırım dışı harcamaları da yüksek vergi ile caydırılabilir. Bunun için hiç de "Amerika'yı yeniden keşfe" gerek yoktur. Kalkınmış batı ülkelerinin birinin sistemini almak yeterli olacaktır.
Arsa Rantiyesi
Arsa rantiyesi geliri bizim ülkemiz kadar yüksek başka bir ülke göstermek imkansız gibidir. Almanya'nın tüm arazisinin %11'i yerleşim alanlarına tahsis edildiği halde ülkemizde bu oran %1-2 arasıdır. Yerleşim yerleri adeta üst üstedir. Geniş sosyal alanlar, oyun-spor alanları, yeşil alanlar park yerleri için yeterli yer ayrılmadan şehirler çığ gibi büyümektedir.
Belediye hizmetleri götürülen yerler belediye tarafından istimlak edilerek planlı şekilde konut ve işyeri yapımı için, cüzi ücretle yatırım yapacak kişilere verilmelidir. Hiçbir çaba harcamadan, sadece arsa ve arazi karşılığı yüksek gelir sağlanması mülkiyet hakkına saygı değil beceriksizliktir.Ne kadar iyi yerde olursa olsun, arsa karşılığı yüksek kazanç sağlanması kesin önlenmelidir. Arsadan bir kazanç söz konusu olacaksa, bu kazanç ya belediyeye, ya da Devlete dönmelidir. Böylece devlet ve belediyeler hizmet için daha çok kaynak bulacak, sosyal ve yeşil alanlar daha geniş olacak,vatandaş konut ve işyeri alırken daha az ödeyecektir. Bir arazi arsa özelliğini kazanmadan ne değerde ise (tarımsal verim gibi) bu fiyattan istimlak edilmeli, zira hizmet ulaştığı için bölge değer kazanmıştır.
Şehir Planlaması, Yerleşim Yeri ve Bölgesel Planlama Bilinci
Ülkemizin deprem kuşağında yer aldığını, sık aralıklarla deprem felaketine maruz kaldığını ve depremle yaşamak zorunda olduğumuzu hepimiz biliyoruz. Ancak yerleşim yerlerinin seçiminde, yapılaşmada bunun gereğini yerine getirme yolunu sadece deprem olduktan sonra tartışıyoruz. Konunun uzmanlarının çalışmaları ile tüm önlemler alınarak yeni yerleşim yerleri, şehirlerin büyüme eksenleri tarihsel ve doğal doku, deprem riski turistik önemi dikkate alınarak bilimin ışığında belirlenmeli ve tüm belediyeler bu plana uymak zorunda olmalıdır. Şehirlerde mevcut tarihi ve bölgesel özellikli binalar, şehirlere kişiliğini kazandıran özellikler kesin korunmalıdır. Bu planlama arsa rantiyeciliğini önlemeye yardımcı olacağı gibi en gereksiz olan yıkıp yapma ve kat yükseltilmesine de imkan vermeyeceğinden büyük kaynak kaybını önleyecektir. İyi planlama ile yerleşim yerleri, eğitim kurumları, sanayi ve ticaret bölgeleri iç içe olmaktan da kurtulacaktır.
Bizde halen yeni, lüks binalar yapmak, eskilerini yıkıp ortadan kaldırmak gelişmişliğin ve kalkınmanın göstergesi kabul edilir. Bu anlayışla tüm şehirlerimiz birbirine benzemiş ve kişilikleri kaybolmuştur. Yeni bina yapımı özellikle resmi binalarda yeni görevli, iç donatım savurganlığını birlikte getirir. Tarih, bina yaparak kalkınan ülkeye henüz tanık olmamıştır.
Makam Aracı-Lojman Tahsisi savurganlığı
Sık sık basında yer aldığı gibi dünyada en çok makam aracı ve resmi araç ülkemizde bulunmaktadır. Bu araçların bakım-onarım ve yakıt parası, soför ve görevlileri düşünüldüğünde bütçede ne kadar büyük kaynağın heba edildiği görülür. Bazı kaynaklara göre ikiyüz binin üzerindeki araç ve bunların kullanım masrafları ülke kalkınmasında birkaç ana sorunun çözümü için ihtiyaç duyulan kaynağı rahatlıkla karşılar ve makam aracı olmadığı için Devletin hiçbir işi de aksamaz. Herkesin hemfikir olduğu bu en anlamsız savurganlığa kesinlikle son verilmelidir. Nice küçük, cüce kişiler makam arabası içinde büyüklük kompleksine kapılmaktadır. Bir ülkede profesör, emekli olan vali, büyükelçi, general, makam arabası kullanmazken çalışan gençler de bu araca heveslenmemelidir. Aynı şekilde lojman ve dinlenme tesisleri çokluğu, bir yandan geriliğimizi kabullenme, diğer yandan kaynak kaybı ve devlete yükten başka bir amacı olamaz. Lojman ve makam arabası en elzem görevlerle sınırlandırılmalıdır. Dört özel evi olan bile lojmanda oturabilmektedir. Lojman ancak geri kalmış yörelerde, kritik görev yapanlara tahsis edilebilmelidir. Devlet bu üç israftan biran önce kurtarılmalıdır. Lojmanlar çok az kritik makam ve görevler dışında tamamen satılıncaya kadar yararlananlardan kira karşılığı en az maaşlarının dörtte biri kesilmelidir. Makam araçlarının yakıt parasını da yararlanan ödemeli, ve değirmenin suyunun nereden geldiğini anlamalıdır. Ülkenin içinde bulunduğu koşulları, güçlükleri aşma için fedakarlık isteniyorsa işte fedakarlık imkanı! Hem de devletin lojmanında oturan, arabasına binen, kendini devlet görenlere bir imkan! Yine de karlı olacaklardır. Zira çoğu memur maaşının yarısını kiraya ayırmak veya gecekonduda oturmak arasında seçim yapacaktır.
Banka ve Şirket İflası Yükü
Banka ve şirket iflası, hileli iflas ve ortaklarının ve yakınlarının lüks yaşama devamları Türkiye dışında dünyada herhalde hiçbir ülkede bu kadar sık görülmez. Hiçbir ülkede banka ve şirket iflas ettirerek itibar kazanan kişiler yoktur. Ülkemizde özellikle böyle kişiler yüksek ücretle işe alınmada tercih edilmektedir. Ağustos ayında yayınlanan bir makalede ismi geçen bir genel müdür üç banka batırdığı halde sonunda çalıştığı bankaya hisselerini 18 milyon dolara satabilmiş, ve yeni bankanın da içi boşaltılarak el konulmasında Genelmüdür olarak kalabilmiştir. Hiçbir kuvvet bir memurun nasıl 18 milyon dolarlık servete sahip olduğunu sorgulayamamaktadır. Böylesi çarpık düzende, vurgun saygınlık kazandırmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun bir banka, bir kuruluş ve kişi batan banka ve şirketten mağdurların zararını karşılamadan bir başka şirket veya bankaya değil genel müdür, ortak bile yapılmamalıdır. Sermaye birikimi ve yatırımı teşvik için de olsa bu tür iflas ve hileli iflas edenler hiçbir kişi ve kuruluş tarafından desteklenmemelidir. Nice müflisler lüks otellerde seçkin davetliler eşliğinde trilyonlar harcayarak düğünler yaptıkça, bu kişiler politikacı ve seçkinlerden itibar gördükçe hepimiz suçluyuz demektir.
Bankalar toplumun birikimlerini emanet edecekleri, yatırım yapanlara verdikleri destekle ülke kalkınmasına hizmet eden, en güvenilir kurumlardır. Her önüne gelen banka açamaz. Banka zenginlik, prestij göstergesi, kendi şirketlerine ucuz kredi bulma kapısı, ya da devleti soyma aracı, incelemeden torpille kredi dağıtma, talan aracı değildir. Serbest Pazar ekonomisinin en güvenli kurumlarıdır. Devlet bankacılık yapmayabilir, ama kendi kalkınma programları ve vatandaşları adına bankalarııdenetim altında tutmalıdır.
Koruma Polisi ve Sekreter Savurganlığı
Ülkemizde son 20 yılda yaygın terör ve anarşi sonucu gelişen, gittikçe artan bir savurganlık da "Koruma Polisi" sayısındaki artıştır. Buna rağmen yine de siyasi cinayetler durdurulamamıştır. Eski Başbakan, bakan, emekli general, gazeteci, aydın, politikacı gibi korunan kimseler bile suikast ve organize cinayetlere kurban verilmiştir. Bir politikacımızın acı feryadı ile açıkladığı gibi Başbakanlıkta binlerce korumacı boş durmakta sigaraları ile tekeli desteklemektedirler. Son 5-6 yılda koruma memuru alma kervanına üniversitelerimiz de katıldı. Çoğu rektörümüz özellikle rektörlük binaları başta olmak üzere üniversite birimlerine "üniversite polisi" "koruma memuru" adı altında 50- 200 arasında özel kadrolar alarak atama yaptılar. Diğer kadroları vermekte cimri davranan maliye, koruma-polis kadro taleplerini cömertçe karşıladı. Bu korumalar şimdi genel kontrol, park memuru gibi işleri üslenmekte ve rektörlere saygılarını sunmaktadırlar. Üniversiteyi ziyaret eden yabancılar sormasa, ciddi bir iş yapmadan ortalarda dolaşan, üniformalı memurlar bize doğal görünmeğe başladı. Meclisteki memur savurganlığı da ayrı bir acı. Çoğu makamlardaki aile boyu "özel kalem, sekreter, danışılmayan danışmanlar, çalışmadan, hatta aşırı tüketerek maaş alan binlerce memur herhalde yalnız ülkemizde vardır.
Sağlık Politikası
Çağdaş ve sosyal devlet olmanın en önemli şartı, vatandaşlarını eğitmek, sağlıklı ve sosyal güvenlik içinde huzurlu, adil ortamda yaşamasını sağlamaktır. Bu görevi doğrudan yapabileceği gibi, kurallarını belirleyerek denetim altında vatandaşlarına yaptırabilir de. Tek vazgeçemeyeceği savunma ve adaleti hakim kılmayı, yani savunma ve yargıyı kendi üstlenmek zorundadır. Kaldı ki günümüzde ülkeler NATO gibi paktlar, ikili anlaşmalarla ortak savunma ve gönüllü birtakım uluslararası anlaşma ve sözleşmelerle uluslararası hukuk norm ve denetimlerini de kabul etmişlerdir. Ülkemizde bugün çağdaş anlamda sağlık ve sosyal güvenlik tam yaygınlaştıramamıştır. Tüm vatandaşlar sağlık ve sosyal güvenliğe kavuşturulmalıdır. Bugüne kadar birçok Hükümetler ve sağlık bakanları "sosyalizasyon" "yeşil kart " "Bağkur " uygulamaları ile sağlık sorununu çözeceklerini sanmışlardır. Bu çabalara rağmen halen batı ülkelerinde yıllardır başarı ile uygulanan sistem benzeri kalıcı ve etkin bir sağlık sistemi yerleştirilememiştir. Tüm nüfusu kapsayan sağlık sigorta sistemi,koruyucu hekimlik,aile hekimliği, ilk müracaat hekimi ve hiyerarşik sevk sistemi yerleştirilememiştir. Son rakamlara göre 800 nüfusa bir doktor düştüğü halde, sağlık kurumları kuyruktan kurtulamamış, sağlık hizmetini alan da hizmeti sunan da memnun ve mutlu değildir. Hele hasta doktor arası para ilişkisi ayrı bir yaradır. . Herkesin sağlık sigortası, sosyal güvenliği olduğu sistemde para alış verişi de asgari olacak ve sigorta kuruluşu faturayı ödeyecek, vatandaş daha uygar sağlık hizmeti alacaktır. Yılda 5500 hekim mezun ediyoruz, en seçme öğrenciler yıllarca tıp tercih ediyor, 6-7 yıl öğrenim gören tüm genç doktorları uzman olmaya zorluyoruz. Asıl ihtiyaç duyulan alanda bunlardan pratisyen hekim olarak yararlanamıyoruz. 1500 uzmanlık kadrosu için bu kadar uzun öğrenim gören 35000 kişiyi yarıştırıyor ve bunca iyi yetişmiş gençleri bunalıma sevk ediyoruz. Daha öğrenciyken "intern doktor" adı altında asıl ilk müracaat hekimi olarak yararlandığımız bu gençlerden hekim olarak yararlanamıyoruz. Sistem adeta tüm hekimlerin uzman olmasını gerektiriyor
Yeni İl ve İlçe Teşkilatlarının Kurulması
Ülkemizde merkezi yönetim ve Fransızların provinzial teşkilat sistemi benimsenmiştir. Tüm yetkiler, en küçük ilçe hatta nahiye için atamalar, çoğu harcamalar merkezi yönetim kontrolünde ve izni ile yapılır. Merkezi hükümet elinde topladığı tüm yetkileri yerel yönetime devretmede istekli görünmezken bazen politik basit hesaplarla, adeta bölge ve vatandaşları yarıştırarak onlara hizmet götürüyormuş gibi yeni il ve ilçe merkezleri kurmaktadır. Güvenlik nedeni ile kurulan birkaç il dışında çoğunun gerekliliği tartışılır. İki kıtaya yayılmış, Metropol İstanbul bir merkezden yönetilirken, Bayburt, Gümüşhane ile, Bartın ve Karabük Zonguldak ile yönetilirken ne gibi aksamalar olmuştur? Son yıllarda kurulan diğer il teşkilatları için de durum aynıdır. Ülke kalkınmasına hiçbir yararı olmayan, sadece makam, amir, memur, görevli sayısına artıran, çok sayıda yeni yönetim binası yapımı ile çok yüksek olan tüketimi artırmadan başka katkısı olmayan, bu il ve ilçe merkezi artırma sistemi en anlamsız kandırmacadır. Çoğu küçük köye ilçe deseniz ne fark eder? Bu kez bu merkezlere memur ve görevli göndermede zorlanırsınız ve onları orada tutmak için yeni lojmanlar yapma yoluna gitmek zorunda kalırsınız. Önemli olan merkezi yönetimin yükünü azaltmak olmalıdır, yeni masraf kapısı açmak değil.
Aşırı Yurt Dışı Temsilcilik Merakı
Son yıllarda ülkemiz insanına ülkemiz dar gelmekte ve vatandaşlarımız çalışma, iş kurma, daha çok kazanma, daha refah içinde yaşama, ticaret ve diğer amaçlarla başta Avrupa olmak üzere tüm dünyaya açılmıştır. Merkezi yönetim ise başlangıçta iyi niyetle, yurt dışındaki vatandaşlarımız yardımcı olmak üzere Büyükelçiliklere ek olarak hızla artan sayıda yurt dışı temsilcilikler açmıştır. Bu gün politik ve akrabalık ilişkileri ile çoğu dış temsilciliklerimiz yabancı dil bilmeyen, oralarda yaşayan vatandaşlarımıza yardımcı olamayan aşırı tüketim ve masrafları ile devlete ek yük getiren tüketim merkezleri olmuştur. Bu temsilciliklere zamanla adeta bütün bakanlıklar temsilci atamaya başlamıştır. Ulaşım ve iletişimin bu kadar geliştiği çağda çoğu yurtdışı kadrolar anlamını yitirmiştir. Bu büyük tüketim kapısı yeniden gözden geçirilmelidir. Bu kadar yük getiren dış temsilciliklerin ülkemizin yurtdışı tanıtımına da olumlu bir katkısı olamamıştır.
NEXT--->
|