Bilimsel Yayınlar
(Scientific Publications)
Popüler Bilim
(Popular Science)

Tez Yönetimi Ve Danışmanlık
(Thesis Directed)
Verdiği Dersler
(Courses Instructed)
UZAKTAKİ YAKIN KOMŞU YUNANİSTAN
İspanya'dan Ukrayna'ya kadar tüm Avrupa ülkeleri kongre, özel davet ve turistik olmak üzere değişik amaçlı görüldüğü halde 2002 yılına kadar yakın komşuyu görmek nasip olmamıştı. Gerçi İstanbul'u Avrupa'ya bağlayan demiryolu yıllarca önce Yunan sınırından geçerek Dedeağaç üzerinden tekrar Edirne yakında Türk sınırına girdikten sonra Bulgaristan sınırına bağlandığından trenle her Avrupa'ya gidişte Yunanistan görülebiliyordu. Ancak bu geçiş süresinde trenden bile inilmediğinden bu tür bir geçiş Yunanistan'ı görme sayılmazdı.
1998 Yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Emür Henden ve Kimya Bölümü Başkanı Gürel Nişli ülkemizde ilk kez "Ege Analitik Kimya Günleri" adlı ve uluslararası katılımlı İzmir'de düzenlediler. Bu kongreye bir çok yabancı yanında yıllar önce İngiltere'de Emür Henden ile aynı profesör yanında doktorasını yapan ve halen Atina Üniversitesi'nde görev yapan Antony Calakerinos da Yunanistan'dan katılmıştı. Antony Türkiye'de yapılan kimya toplantılarına katılan belki de ilk Yunan idi. İki yıl sonra aynı kongrenin Yunanistan'da yapılması teklifi o tarihte fazla ilgi görmedi ve Şeref Güçer desteğinde Balıkesir Üniversitesi tarafından Ayvalık'ta yapıldı. Özel çaba ile bu kongredeki Yunanistanlı katılımcı sayısı da beşe yükselmişti. İkinci kez aynı kongreye katılan Calakerinos ilk gelişinde kendisine gösterilen yakın ilgi ve Türk misafirperverliğinin etkisi ile olsa gerek, artık samimi ve eski ürkekliğinden eser kalmamıştı.
Profesör Calakerinos 3. Kongreyi Karayannis ve Costa ile birlikte ve Yunanistan'da düzenlemeyi üstlendi. Yer olarak Selanik yada Türkiye'ye yakın bir ada düşünülecek, kesin kararı daha sonra bildireceklerdi. Nihayet 2002 yılı başında Midilli adasının seçildiği ve genç katılımcılar da düşünülerek turizm sezonu dışı, 28 eylül ve 3 ekim tarihleri arası mektup ve İnternet aracılığı ile bildirildi. Düzenleme kurulu 5 Türk'e de değişik komisyonlarda görev vermiş, ve biz Türklerin desteğini özel olarak rica etmişlerdi. Kongre katılım ücreti normal 100 Euro, öğrenciler için 50 Euro olarak belirlenmişti. Katılım ve konaklama ücretlerinin düşük olmasına ek olarak Kimya Derneği Ankara şubesi başkanı Yavuz Ataman'ın sık aralıklarla internet aracılığı ile hatırlatma ve duyurularının etkisi ile daha Temmuz başında Türkiye'den başvuru sayısı diğer tüm başvuru sayısının iki katını bulmuş ve 100'e ulaşmıştı.
Calakerinos'un gönderdiği tanıtım posterlerinin tüm üniversiteleri dağıtılması ve Ayvalık ile Midilli arasındaki hergün düzenli ve ucuz feribot seferinin de duyurulması ile kongre tam bir Türk çıkarmasına dönüştü. Kongreye sadece Türkiye'den 150 kişi katıldı. G.Afrika da vize istemezken Yunanistan yeşil pasaporta bile vize isteyen ender ülkelerden biri. Hem de vize başvurusunda tapu, banka hesap cüzdanı, işyerinden özel görev yazısı gibi belgeler de isteniyor. Hem de 28 milyon TL vize ücreti alıyorlar. 28 Eylülde "Jale" isimli bir feribotla akşam 18.00 de Ayvalık'tan hareket edildiğinde botun kongre katılımcıları ile dolduğu gözden kaçmadı. Feribot ile gidiş- dönüş ücreti 25 Euro, tek gidiş ise 20 Euro olduğundan herkes gidiş dönüş bileti almıştı. Yaz olmasına rağmen hava serin ve yağışlı idi. Ayvalık- Midilli adası arası yalnız 14 mil olduğu halde feribot ancak 80 dakikada Midilli limanına yanaşabildi. Adaya ulaşıldığında yağmur daha da şiddetlendi. Bu kadar kalabalık yolcuya alışmamış olan gümrük ve sınır görevlilerinin yavaş çalışmalarının ve şiddeti artmış olan yağmurun da etkisi ile gümrük ve pasaport kontrolü iki saatten daha uzun süre aldı. Yağmur altında sıra bekleme ve yavaş işlemlerin gerdiği sinirleri kongre başkanı Calakerinos'un yüleryüzlü karşılaması ve otubüslerin tüm yolcuları otellere götürmek üzere beklediğini söylemesi yumuşatmağa yetti. Yağan ve gittikçe şiddetini artıran yağmurun etkisi ile otobüslere koşmaktan limanın çevresini de şehri de görmek mümkün olamadı. Esasen şehir aydınlatması da bozuktu. Otobüslerle kongrenin yapılacağı Polihnitos şehri yakınındaki sahildeki otellerimize hareket ettik. Her taraf karanlık olduğundan hep ormanda gittiğimizi sandık. Yol boyunca ne bir benzinlik, ne de bir mola yeri vardı. Bu arada bizim Midilli olarak bildiğimiz adanın adının Lesvos, yada Lesbos, başşehrinin ise Midilli (Mitilini ) olduğunu öğrendik. Otellere ancak 2 saat yolculuktan sonra ulaşabildik. Bir adanın bu kadar büyük olacağını hiç düşünememiştik. Gerçi yol bozuk ve hava yağmurlu olması nedeniyle 2 saatte aldığımız yol çok da uzun değildi, ama gümrükteki gergin bekleyişe yorgunluk, açlık ve susuzluk da eklenince çok uzakmış gibi geldi. Etrafı görmesek de tekrar deniz kenarına gelmiştik. Vatera denen koy boyunca 3 km sahil şeridinde beş otel ve çok sayıda pansiyon vardı. Tüm sahil boyunca sıralanan otellerin en büyüğü olan koyun doğu ucundaki İrini Otelde otobüslerden inildi. Herkes tuvalet ve bara koştu. Odalarımıza geçelim diye sabırsızlanan yolcuları ev sahibimiz Calakerinos "relax, bir şeyler için, oturun dinlenin, sakinleşin. Nasıl olsa geldiniz ve sabaha kadar çok vakit var" diye dinlenmeğe davet etti. Bir yandan herkesin kalacağı oteller belirlenirken bir yandan da ertesi günü yapılacak ada turuna katılım paraları ve yatırmamış olanlardan kongre katılım ücretleri, limandan otellere transfer ücretleri toplanıyor ve kongre çantaları dağıtılıyordu. Bütün bu işleri üç acemi asistan ve sekreter yapmağa çalışınca kayıtlar gece yarısını, herkesin kalacağı otellere yerleşebilmesi saat 1.30'u buldu. Tekrar otobüslerle gruplar halinde diğer otellede kalanlar taşındı. Neyse ki büyük çoğunluk İrini otelde kaldığından diğer otellere transfer kolay oldu. Hotel Sotho Irini Otele 3 km uzakta, yani koyun batı ucunda idi.
29 Eylül Cumartesi sabah 9.00 da otellerden toplanan yolcular ada turu yapmak üzere yola koyuldu. Otellerin bulunduğu koyun tam orta yerinden kuzeye doğru tırmanıldı. Küçük bir yerleşim yerini geçtikten sonra kongrenin yapılacağı Polihnitos şehrine geldik. Gerçi gece de bu yerleşim yerinden oteller gitmişiz, ama yağmur ve karanlıktan farkında bile olamadık. Adanın büyükce sayılacak 5 yerleşim yerlerinden birisi olan bu şehir, en çok 5 bin kişinin yaşadığı bir kasaba. Bir ucundan diğer ucuna, yani doğu-batı arası 110 km, güney -kuzey sahili arası 80 km olan bu koskoca adada ancak 130 bin kişi 70 yerleşim yerinde yaşıyormuş ve bunların yarısına yakını ise başşehir Midili'de oturuyormuş. Adanın çoğu yeri dağ ve tepe olsa da bu nüfus koskoca ada için çok az. Yine gezi boyunca öğrendiğimize göre artık Yunanlılar bile adalarda yaşamak istemiyorlarmış ve çok sayıda turist akınına rağmen adalar artık boşalma tehlikesi ile karşı karşıya kalıyormuş. Egedeki 1000 kadar irili ufaklı adaların hepsine düzenli gemi seferi, büyükçe olanlarına her gün uçak seferi olmasına rağmen, turizm sezonu dışında adalara ilgi oldukça azalmış. Türkler zaten baştan beri adalarda yaşamayı sevmezdi. Adaların çoğu, özellikle de büyükleri Türkiyenin doğal uzantısı üzerinde ve batı sahillerinin hemen yanıbaşında bulmasına rağmen Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada dışındaki tüm adaların bugün Yunanistan'a ait olmasının belki de en önemli nedeni bu adalarda tarih boyunca çok az Türkün yerleşmesidir. Bu iki adada tüm teşviklere rağmen bugün bile Türkler çok oturmak istememektedir. Nitekim 1924 nüfus mübadelesi öncesi bile Ayvalık ve Kapıdağ yarımadasının hemen yanı başındaki Midili adasında çok az sayıda Türk oturuyormuş ve bunlar da henüz bu adalar Yunanistana verilmeden adayı terk ederek Anadolu'ya geçmişler. Rumların büyük kısmı ise Anadolu sahillerinden gelerek Midilli'ye yerleşmişler. Polihinitos sahilden oldukça yüksekte olup, buradan bakınca güneydeki Karaburun yarımadası ve Sakız adası çok yakın ve net olarak görünüyor. Kuzey batı yönüne ilerledikçe yol tekrar deniz seviyesine iniyor ve büyük bir göl görünümündeki iç denizin etrafını dolaşıyor. Bu iç deniz dar bir boğazla Ege denizindene bağlanıyor ve çok sığ, durgun bir göl gibi. İçdenizin kuzeyini dolaşıp, tekrar kuzeye doğru tırmanınca Keramo ve Kalo kasabalarından geçerek zirveye doğru tırmanıyoruz. Adanın en kuzeyine doğru bakıldığında adanın en yüksek tepesi olan sönmüş volkanik bir dağı sağımıza aldıktan sonra adanın kuzey sahili ve hemen karşısında Kazdağları ve Edremit koyu görünüyor. Yol boyunca bir kaç küçük köyden geçerek tam batıya yöneliyoruz. Anayoldan saparak bir köydeki zeytinyağı imalathanesi, ve başka bir köydeki modern bir şarap imalathanesini gezdikten sonra tekrar batı yönünde ilerliyoruz. Tepelerde rüzgar santralleri dikkati çekiyor. Sahile inildiğinde ise limandan taşınan ve Alman imalatı olan çok sayıda rüzgar santrali direklerinin yeni santraller kurulmak üzere depolandığı görülüyor. Adanın en batı ucunda küçük ve şirin bir şehire girişte doğa tarihi müzesini ziyaret etmek üzere otobüslerden inerek yorgunluk çıkarılıyor. Müze çok ilginç fosillerin sergilendiği küçük, ama dünyaca meşhur bir doğa tarihi müzesi. Ege Denizi ve Ege adalarının oluşumu da elektrikli olarak çok güzel demonstre edilmiş. Dünyadaki en eski ağaç fosilleri çok yakın yerleşim yerleri çevresinde, yani Midilli adasının batı sahillerinde bulunarak yanıbaşında yapılan bu müzede sergilenmiş. Benzeri fosiller ABD Arizona'dan da getirilerek karşılaştırmalı sergilenmiş. Diğer buluntularla da takviye edilmiş. Taşlaşmış ağaç fosilleri herşeyi ile adeta işlenmeğe hazır ağaç gibi, ağacın tüm yaş halkaları, hatta kabuk yapısı aynen yeni kesilmiş ağaç gibi saydam şekilde fosilleşmiş. Bahçesi de güzel olan bu müzede epeyce vakit geçirince açlığımız da artık dayanılmaz hale geldi. Daha güneydeki başka bir sahil şehrine geçerek bir lokantaya kendimizi zor attık. Daha önce haberli ve hazır olan lokanta çok zengin menüsünü kısa sürede servis yaparak midelerimizi kazınmaktan kurtardı. Yemek fiyatı 11 Euro! Saat 16.00 olduğundan tekrar yola koyulan kafile ancak akşamın geç vaktinde otellere dönebildi.
Midilli adası Girit ve Rodostan sonra Yunanistana ait en büyük 3. ada ve tüm Akdeniz ve Ege'nin 7. büyük adası. Çok az bir kesimi hariç, her yanı yeşil ve çoğunlukla da zeytinle kaplı. Zeytin ağaçları başka hiçbir yerde görülmediği kadar verimli ve meyvelerin bolluğundan dallar eğilmiş. Zeytin ve zeytin yağı üretimi adanın ekonomisinin temeli. Söylendiğine göre Midilli adasında Türkiye'nin toplamı kadar zeytin ve zeytin yağı üretiliyormüş. Şarapları da meşhurmuş. Ayrıca uzo imalathaneleri de mevcut. Hayvancılığa müsait olan adada bağ, bahçe dışında tarım alanı ve tahıl üretimi çok az. Turizm de diğer adalar kadar gelişmemiş. Ada halkı zeytinlikler ve doğal güzelliği zarar görür korkusu ile turizme sıcak bakmıyor. Her köyde Türkiye gibi kahveler var ve benzer oyunlar oynanıyor. Pazartesi Kongre Polihnitos eski belediye meclis binasında Ege Bakanı ve Midilli valisi temsilcileri ve şehir Belediye başkanının konuşmaları ile açıldı. Kongre yeri olarak hiç de uygun değil ve çok da büyük olmayan tek bir salon. Diğer sosyal etkinlikler ve yemek verecek bir yer de yok. Dahası posterleri sergilemek, sergilenleri izlemek de çok zor. Katıldığım tüm yurtiçi ve yurt dışı kongrelerin yapıldığı salonlar içersinde en kötüsü ve en darı bu salon. Organizasyon komitesi de yer seçiminin kötülüğünü ve salonun küçüklüğünü kabul ediyor. En fazla 150 katılımcı olacağını hesaplarken, 300'ün üzerinde katılım olunca şaşırmışlar, ama yer değişikliğini de göze alamamışlar.
Hem çağrılı, hem de sözel tebliğlerde Türklerin çoğunlukta olduğu açıktı. Toplam 300 delegenin 150'sinin Türk, gerisinin 10 ülkeden olması, gerçekten de "Türk çıkartması" olarak algılandı. Kongre süresince eşlerin yaptığı geziler dışında etkinlik olmadığı ve kentte vakit geçirecek bir yer de bulunmadığından kötü bile olsa tebliğler ilgi ile izlendi. Serin suda yüzmeden korkmayanlar plajlara da kaçabildi. Bir akşam Türklerden isteyenler otellerin bulunduğu koyun tam ortasında yer alan Vatera otelde tam Türk usulü eğlenceli yemekte biraraya geldi. Kongre kapanış yemeği de son akşam İrini otelde yenildi. Sabah kahvaltıları otellerde yapıldıktan sonra koşar adım otobüslerle her gün kongre merkezine taşınıldı. Öğle yemeği yenecek bir lokanta olmadığından dağıtılan hazır tabildot yemekleri merkezin önündeki lokal, kahve ve bahçede ayak üzeri atıştırarak yendi. Türklerin bu kadar çok sayıda katılımına rağmen, açık havada hem de Cuma günü verdikleri hazır tabüldotta uyarılmadan domuz etli menü dağıtılması büyük bir saygısızlıktı. Bu ayıbı yüzlerine vurmakda sakınca görmedik. Prof. Calakerinos düzenleme komitesinin yemeklerden sorumlu üyelerinden bu hatanın hesabını soracağını söylese de maalesef çok kişi domuz eti yediğini sonradan öğrenmiş oldu.
Türklerden sonra 16 kişi ile en büyük grubu, Makedonya'lılar oluşturuyordu. Makedonlar gelecek kongreyi Makedonya'da yapmak isteklerini bize bildirdiklerinde biz memnun olacağımızı ve destek vereceğimizi dostumuz Profesör Stafilov'a söyledik. Stafilov 1989 yılında Ohri'de yapılan 7. CANAS ve 8. YUG-SPEK kongresini başarı ile düzenlemiş ve Türk kızı Havza Recep'i tanıştırmıştı. Ancak Yunanlılar kesinlikle olmayacağını söylediler ve hiç tartışmaya girmeden Türkiye'de yapılacağını duyurdular. Kongre boyunca Makedonya sözünü bile etmediler. Makedonlar ülkelerinin adını yazdıkları halde kongre kitaplarında ve yazışmalarda Yunanlılar hep"FYROM" adını Makedonya yerine kullanmayı tercih ettiler. Zavallı Makedonlar hiç bir karşılık bile veremediler. Başkan Calakerinos ise özel sohbette, böyle davranmak zorunda olduğunu itiraf ederek, kendisinin bilim adamı olarak katılanlardan memnun olduğunu, birçoğunu yakın tanıdığını, ancak "Makedonya" kelimesini kullanmaktan çekindiğini söyledi.
Bir akşam da davetli konuşmacılar ve tertip komitesi üyelerini Profesör Calakerinos kayınpederinin adanın iç deniz kenarındaki evine akşam yemeğine davet etti. Davette tamamı Türk yemeklerinin tıpa, tıp aynısı olan ve aynı usülle, çoğu da zeytin yağı ile hazırlanan 20 çeşit sıcak ve soğuk, yemek ikram edildi. Börekler, patlıcan yemekleri, plaki, kuzu eti, iç pilav, şiş köfte, dolmalar, hatta çoğu Türkün bilmediği ve İçanadolu'da yaygın olan kabak çiçeği dolması, tatlılar çok nefisti. Yemekte içilen uzo ise bizim rakının Yunan türü. Şaraplarının bizimkilerden daha da iyi olduğu söylendi. Kayın pederi Türkçe kelimeleri hatırladıkça sık, sık masamıza geldi. Doğma büyüme İzmir Karşıyakalı imiş. Meşhur mübadelede gitmiş. Güler yüzlü 80 yaşın üzerinde ama oldukça dinç. Türkçeyi unuttuğu için üzüldüğünü söylemesine rağmen, hatırladıkça yanımıza koşarak anlatmaktan büyük zevk alıyordu. Ev geniş ve bahçesi meyve ağaçları ile dolu, çok güzeldi. Evden hafif meyilli bir yolla doğrudan deniz kenarına iniliyor. Herşeyi ile zengin evi olduğu belli oluyor. Yunanistan içinde yapılması planlanan kongre sonu gezisi, iyi organize edilmediği ve oldukça pahalı olduğu için yeterli ilgi görmediği gerekçesiyle iptal edildi. Feribot gidiş- dönüş ücreti de peşin ödendiğinden herkes de Midilli'den dönmeye razı oldu. Acak sadece Midilli adasını görerek Yunanistan'ın görülmüş olamayacağını düşünen çok kişi şaşkın arayış içinde idi. Hazır binbir zahmetle vize de almışken Yunanistan'ı görmeden gitmek istemeyen 15 kişilik bir grup Atina üzerinden veya en azından Selanik üzerinden dönmek istiyordu. Ancak daha önce hiç kimse Yunanistan anakarasını görmediğinden, geziyi nasıl gerçekleştireceğimizi bilemiyordu. Kongreye yardımcı olan adadaki tek seyahat sirketi de kuzey Yunanistan da daha önce hiç bu tür organizasyon yapmadığından sağlıklı bilgi veremiyordu. Yazılan kişiler değişse de 15 kişi songün mutlaka böyle bir gezi için kararını vermişti. Ancak Atina'ya her sabah ve akşam iki uçak olmasına rağmen bir gün sonrası için 15 yer bulmanın güçlüğü söylendi. Atina'da otel arandı. Sonunda 7 Euro farkla hem de daha uygun saatteki ek 9.30 uçağında yer bulundu. Atina'da otel rezervasyonu yapıldı, hatta otel ücreti bile peşin olarak seyahat şirketine ödendi. Ancak şirket Selanik'te otel bulamadı. Kararlı grup "gerekirse geceyi tren veya otobüste geçiririz " diye macerayı göze alarak seyahate karar verdi. Atina- Selanik- Kavala- İskece- Gümülcine ve Dedeağaç üzerinden Türkiye'ye dönecektik. Öyle de yapıldı. Hem de hiç bir zorlukla karşılaşılmadan en ilginç ve duygularla dolu seyahat gerçekleştirildi.
Sabah gecikmeli gelen otobüsle ancak saat 8.20 de otellerden hareket edebiliyoruz. Biraz da şoförün hızlı sürüsü ile ilk gelişimizde 2 saatte aldığımız yolu, tam bir saatte katederek 9.20 de son yolcular olarak Midilli havaalanına ulaşabiliyor ve uçağa biniyoruz. 50 kişilik uçakta halen boş yerler var. Uçak Midilli üzerinde hafif bir tur atarak Atina'ya doğru yöneliyor. Hava açık ve görüş alanı geniş olduğundan Türkiye sahilleri ve diger Ege adaları da rahatlıkla görünebiliyor. Bir yanda Ayvalık sahilleri, Edremit körfezi, Kazdağları ve Limni adası, öbür yandan da Karaburun yarımadası ve Sakız adası net olarak seçiliyor. Ege adalarına verdiğimiz isimler Yunan isimlerine benzese de Yunan adları hep "os" ile bitiyor. Taşos, Limnos (Limni), Lesvos (Midilli), Hios (Sakız), Andros, Samos (Sisam), Leros, Kalimnos, Kos (İstanköy), Nissiros, Tilos, Rodos adaları, yani 12 adalar Türk sahilleri boyunca kuzeyden güneye doğru sıralanıyor. En büyük adaları Girit adası ise Mora yarımadası ve Türkiye'nin tam ortasında kalıyor. Girit adası dışındaki diğer adalar Ege adaları olarak özel Ege Bakanlığı altında ayrı bir Eyalet yapısı altında toplanmış. Rodos gibi büyük adaların ayrı valiliği var, daha küçük yakın adalar ise ortak valilik altında yapılandırılmış. İzmir'deki Ege Üniversitesi dışında da aynı adlarla bu adalarda da ikinci bir Ege Üniversitesi var.
Ege'nin orta kesiminde adalar daha seyrek. Bir saatlik uçuştan sonra iniş için alçalan uçağımız Evia yarımadasını geçtikten sonra Korint ve Megara üzerinden bir yay çizdikten sonra Atina havaalanına indi. İniş sırasında aşağıda görünen ve sahile yakın büyükçe bir şehri Atina sanıyoruz ve hayal kırıklığına uğruyoruz. Bildiğimiz Akrapoli gibi tepeleri görünmediği gibi çok da kurak ve sadece bina yığını! Hafif bir tepeyi aşınca yanıldığımızı anlıyoruz ve beklediğimiz Atina tüm ihtişamı ile hem de yeşil tepeleri ile altımızda kalıyor. Atina havaalanı büyük ve trafiği yoğun bir havaalanı. Ancak İstanbul Yeşilköy havaalanı ile karşılaştırıldığında hem daha sönük, hem de daha ilkel kalıyor. Havaalanından 2.90 Euro fiyatındaki 24 saat şehirde de geçerli olan günlük biletlerimizi alarak alan otobüsü ile şehir merkezine geldik. Anayolun kullanılmasına rağmen yolculuk 1.5- 2 saat sürdü. Şehir trafiği rezalet derecede sıkışık. Esasen bu sıkışıklığı şehir içinde otelimizden 1 km uzaktaki şehir merkezine gelişte de daha yakından gördük. Bindiğimiz otobüsle 45 dakikada ancak 300 metre yol alabildikten sonra ilk durakta inip, geri kalan yolu yaya gidişimizde de yakından izledik. Şehir içinde trafikte başıboşluk, adetakural tanımazlık hakim. Bir trafik ışınığını 5 kez yeşil yanmasına rağmen geçemedik. Yukarıdaki bu başıboşluğa ragmen metro trafiği çok daha iyi, düzenli, dakik ve hızlı ulaşıma uygun. Kesinlikle metro dışında araç seçilmemeli. Illisus Otelini güç bela bulduk. Garip cadde isimlendirilmesi ve bu caddenin bir alt- üst geçişle kesilmesi nedeniyle otele ulaşmamız epey süre aldı.
Akrapoli ve yakınındaki Plaka meydanını hep duyduğumuz için şehir gezisinde önceliği bu iki yer aldı. Her metropol gibi Atina da çok büyük. Nerdeyse üç Yunanistanlıdan biri bu metropolde, başkentlerinde yaşıyor. Akrepol ve diğer bir kaç tepe üzerindeki tarihi kalıntılar tüm haşmeti ile görülse de İstanbul' daki tarihi zenginlik yanında Atina çok sönük kalıyor. Belki de ön yargı ve beklentimiz daha büyük olduğu için gerçeğini görünce insan hayal kırıklığına uğruyor. Hele yıllarca özellikle Atina hayranı Avrupa'lıların anlattığı, Avrupa medeniyetinin beşiği, antik şehir böyle olmamalı, daha zengin olmalı diye hayal kuran ve hayalinde oluşturduğu beklentiyi bulamayan insan "Atina dedikleri de bu muymuş" diye şaşırabiliyor. Yine de görülmesi, gezilmesi gerekli şehirlerden biri. Akrapol ve çevresini yakından görüp, tepelerde ellerinde dürbünle diğer tepeleri gözetleyen, yere yatıp huşu içinde kalıntılara bakan, elindeki kitabı okuyan, şehir planını tüm ciddiyetiyle inceleyen turistleri görünce "acaba ben mi Atina'nın farkına varamadım? Yoksa kıskanıyor, yada iyi mi göremiyorum?" diye düşünüyor insan. Belki de Boğaz ve Haliç'i bağrına basan İstanbul'un bir benzerini görmeyince bu duyguya kapılıyoruz. Gerçek olan ise tarihte zaman, zaman rakip olsalar da aynı kültürü de barındırsalar da, değişik zamanlarda tarihe hükmetmiş iki ayrı kültüre sahip iki yakın komşunun iki ayrı şehirleri. Bu gerçeği kabul edip, buna göre gezince güzellikleri daha iyi kendini gösteriyor.
Plaka meydanında yediğimiz öğle yemeğinde kazıklansak da yemek kültürlerimizdeki benzerlik bizi bir kez daha şaşırtıyor. Yemek sonrası alış veriş için girdiğimiz dükkanın shibi 55 yaşlarındaki Yorgo bizi Türkçe olarak selamlıyor. Mükemmel bir İstanbul Türkçesi ile konuşan Yorgo şaşkınlığımızı fark edince "ben doğma büyüme İstanbul'luyum. Askerliğimi Sivas'ta ve Köşkte Muafız Alayında yaptım. 1974 Kıbrıs Harekatından sonra Yunanistan'a gelmek mecburiyetinde kaldım. Ancak Türkiye ve İstanbul'la bağımı koparmadım. Her sene İstanbul'u ziyaret ederek, hasretimi gideririm. Atinada benim gibi en az 150-200 bin kişi var Türkiyeli" diye açıklama yaptı ve diğer Türkiyeli komşularının dükkanlarını da gösterdi. Gerçekten de metroda, caddede, büfede her yerde Türkçe konuşan bir İstanbul'lu ruma rastlıyoruz. Bunlar ya 1956 daki 6-7 Eyül olaylarından sonra, ya da 1964 ve 1974 deki Kıbrıs harekatları sonrası İstanbul'u bırakarak gelmiş Türkiyeli rum vatandaşlarımız. Bunların büyük çoğunluğu Atina'ya bir kısmı da Selanik'e yerleşmiş. 1924 yılında "mübadele" de gelenler ise daha çok Selanik ve Türklerin boşaltığı Makedonya başta olmak üzere kuzey Yunanistan ve adalara yerleşmişler. Birinci nesil artık az kalmış, ama bunların çocukları da Türkçe biliyor. Tüm Yunanistan'da her gidilen yerde Türkçe bilen birine rastlama şansı neredeyse İngilizce ve Almanca bilene rastlama şansından daha fazla. Zaten bütün Balkanlarda, Makedonya, Bosna, Sırbistan ve Bulgaristan'da da durum farklı değil. Atina'da bir lokantada da 3 Arnavut'a rastlıyoruz. Bunlardan biri lokantanın sahibi ve ortadoksmuş. Diğer ikisi Müslüman ve Arnavutluk'tan gelmişler. Ancak berat gecesi olmasına rağmen uzo içiyorlardı. Berat gecesi içilmeyeceği hatırlatılınca "1400 sene önceki yasaklar bizi bağlamaz, ne zararı var içmemizin" karşılığını verecek kadar müslümanlar.
Akşam metro ile 12 dakika yolculukla Pire'ye gittik. Pire Limanı çok büyük. Daha önce hiç görmediğimiz kadar yolcu gemisi, feribot ve hızlı deniz otobüsü demirlemiş. Çok lüks yolcu gemileri yanında özellikle hemen, hemen tüm adalara sefer yapan hızlı feribotlar çok gösterişli. Liman karşısındaki sahil caddesi boydan boya lokantalarla dolu. Bunlardan birinde yemek, daha doğrusu balık yedik. Son metroyu kaçırmadan hareket etsek de bağlantı metroyu yakalayamadığımız için otele taksilerle döndük. Taksi ücretleri bizden daha ucuz. Esasen benzin ve akaryakıt fiyatları da 0.70 Euro, yani bizdeki fiyatın üçte ikisi kadar. Diğer fiyatlar da Türkiye'den çok farklı değil. Atina Selanik arasında düzenli ve sık aralıklarla hem uçak, hem tren ve otobüs seferleri var. Uçak 60 Euro, hızlı tren 28 Euro ve normal tren 13 Euro. Normal tren 8-10 saat sürdüğü için 4 saat süren hızlı treni tercih ettik. Sabah 8.00 treni ile Selanik'e hareket ettik.
Atina- Selanik arası mesafeyi 2 saate indirecek daha hızlı tren yolu inşaatı AB fonu ile yapılıyormuş ve üç yıl içersinde tamamlanacakmış. Bindiğimiz tren yol boyunca sadece Larissa'da yani meşhur Lavrion kampı yakınlarında durduğundan 450-500 km yolu 4 saatte alıyor. Uçaktan daha çok tercih ediliyor. Yanyana oturarak dört saat birlikte yolculuk ettiğimiz Profesör Sakaris ABD Cornel üniversitesinde hidrodinamik profesörlüğünden emekli olduktan sonra 3 yıldır Selanik üniversitesinde görev yapan makina mühendisi. Yol boyunca Türk- Yunan ilişkileri ve Yunanistan üzerine sohbet ettik. İstanbul, Marmaris ve Bursa'ya gelmiş. ABD de bulunduğu sürece Türkiye'den çok arkadaşı olmuş. Bunlardan biri İTÜ profesörlerinden Mehmetcik Beyazıt. Eşi Nigan hanımı da iyi tanıyor. Ortak tanıdıklar bulunca sohbet derinleşti.Türk Yunan halkları arası benzerliğe rağmen düşman görünümden, son yıllardaki yumuşamadan söz ettik. Şimdiki hükümetin özellikle dışişleri bakanı Papanderu ve Başbakan Simitis'in halkta ve ülkede hakim olan Türk düşmanlığını yok etmek için büyük çabasından söz ederek, her ikisinin de Türkiye'nin AB'ye katılması ile iki ülke arasındaki Düşmanlığın da kalkacağına inandıklarını dile getirdiklerini ve Türkiye'nin AB'ye katılmasını içtenlikle desteklediklerini söyledi. Yunanistan, özellikle Selanik hakkında çok bilgiler verdi. Balkan harbi öncesi Selanik nüfusu ilk sırada Yahudiler, 2 inci sırada Türkler, 3 üncü sırada Makedonlar ve ancak 4. sırada Yunanlılardan oluşuyormuş. Savaşlar sonrası Türkler ve Yahudilerin Selanik'ten sürülmeleri veya göçlerinden sonra "Mübadele" ile gelen rumlar başta Selanik olmak üzere kuzey bölgelerine yerleşince Selanik nüfus yapısı da değişmiş. Zamanla Makedonlar da asimile edilmiş, bugün Selanik tipik bir Yunan şehri olmuş. Profesör halen 5 bin kadar Türk'ün de Selanikte yaşadığını söylese de Selanik Başkonsolosu bunun doğru olmadığını bildirdi. Belki de kastedilen sayı Türkiyeden kaçan ve halen Türk tabiyesindeki rumlar olabilir.
Yolumuz antik Olimpos dağı eteğinden geçiyor ve dağı tüm haşmeti ile görebiliyoruz. Yol boyunca pamuk, şeker pancarı, sebze ve meyve bahçeleri, iki yanda da dağlar arasından yer alıyor. Selanik'e yaklaşınca Vardar nehrinden geçtik. Ancak Yunanlılar da bizim gibi köy, şehir ve nehir adlarını değiştirdiklerinden başka bir ad vermişler. Vardar nehri boyunca Gostivar ve Tetova arasında ilerlerken daha çok duygulanmıştım. Vardar ovasının iki yanında minareli tam 19 köy saymıştım.Bu geçişte ise adı bile değişen Vardar tipik Yunan nehri olmuştu ve fazla etkilenmedim. Zaten Selanik adı da Thessaloniki olmuş. Profesörün büyük oğlu halen Stanford üniversitesinde üçüncü nesil, yani görüntülü ve otomatik tercüme eden, konuşmalı bilgisayar üzerinde çalışan pröfesörlerindenmiş. Kendisi de birçok derneğin başkanı. Yol boyunca birkaç kez telefon ederek bize otel bulmağa çalıştı. Selanik'in Atatürk evi, camiler, beyaz turm başta olmak üzere görülebilecek yerlerini şematik olarak çizdi ve önemli noktaların isimlerini, nasıl gidileceğine kadar yazdı. İnişimizde de eşyalarımızı emanete vermemize, bilet almamıza yardımcı oldu.
Selanik tipik bir Ege sahil şehri ve birçok bakımdan İzmir'e benziyor. İstasyondan 3 numaralı otobüs ile önce liman yanından beyaz Kule'ye kadar gidiyoruz. Limanla Beyaz Kule arası sanki Alsancak ve Konak arası gibi. Caddenin deniz tarafında sadece yaya kaldırımı var. Şehir tarafında ise 19. yüzyıl sonları ile 20.yüzyılın ilk yarısında yapılmış izlenimi veren, çoğu barok tarzı sıra sıra binalar yer alıyor. Hemen hemen tüm binaların zemin katı ise Kordonboyundaki kahveler gibi yola taşmış kahve ve lokallerle kaplı. 100-200 m ara ile meydan halini alan caddeden tam denize dik caddeler çıkıyor. Bu caddeler 700-800 metre uzaklıktaki şehir kalesinin sahilden görünmesini sağlıyor. Sahil yoluna paralel caddeler ise alış-veriş merkezleri. Sahilden limanın önünden geçerek beyaz Kule'ye kadar tek yönlü yoldan gelen otobüsler, kule önünde sola yöneldikten sonra sahile parelel ikinci caddeden tekrar istasyona dönüyorlar. Gezi gurubumuz beyaz Kuleden sonra yaya olarak doğru Atatürk evine yöneliyor. Ancak yol göründüğü kadar yakın olmadığından yorulan gençler açlıklarını da söyleyince yemek yedikten sonra bu ziyareti yapıyoruz.
Kaleye çıkan caddeyi dik kesen sahile paralel en yukarıdaki cadde üzerinde bulunan Türk Başkonsolosluğu kapısından girince arka bahçede kalan ve çiftlikte inşa edilen evin aynısı olan pembe Atatürk evini tanımakta zorlanmıyoruz. Ancak şansımız iyi gitmiyor ve tamirde olduğundan gezemeyeceğimiz söyleniyor. Bahçesinde bir süre dinlendikten ve herkes yeterince resim çektikten sonra Başkonsolos beyi ziyaret ederek Türk-Yunan ilişkileri üzerinde yararlı bilgiler aldık. Konsolosluk memuru ve aslen Gümilcine'li Türk olan İbrahim beyin yardımı ile bizi Kavala'ya götürecek midibüsü kiraladık. Gezmeğe doyum olmasa da Selanikten ayrılarak Kavala yolunu tuttuk.
Midilli'de sorduğumuzda Ege Denizinin kuzeyinin dağlık olduğu ve bu nedenle haritada yakın görünmesine rağmen Selanik'ten Türk sınırına ancak 12 saatte gidilebileceği söylenmişti. Halbuki Selanik'ten başlayan otoyoldan 4 saatte Türk sınırına ulaşmanın mümkün olduğunu öğreniyoruz. Hem de otoyol verimli arazilerden geçerek dosdoğru doğu yönünde ilerliyor ve bir gölün sağından geçerek 1.5 saatte Kavala'ya ulaşıyor. Yolun sağ tarafında 5-10 km uzaklıkta sıra dağlar yola paralel uzanıyor. Bir tepenin üzerinde nefis bir şato, bir diğeri üzerinde de kış sporları merkezi görülüyor. Kavala'ya yaklaşınca sağ tarafta ise Taşos adası görünüyor.
Kavala çok nefis bir koyda ve meyilli bir arazi üzerine kurulmuş, çok sevimli görünümlü bir sahil şehri. Şehir merkezi ise sahildeki düzlükte bulunuyor. Batı- Doğu doğrultusunda ilerleyen ana cadde üzerinde oteller ve lokantalar sıralanmış. En iyilerinden bir otelde çift kişi 40 Euro yer buluyor ve yerleşiyoruz. Sonra şehir merkezinde yaya dolaşarak liman karşısındaki balıkçı lokantalarından birinde pazarlıkla balıklarımızı sipariş ediyoruz. Lüfer ısmarlamayanlar pişman oldu. Garson çok neşeli, konuşkan bir tip. Laz fıkrası bile anlattı. Güzel Türkçe konuşuyor, ancak uzun süre Almanya'da çalıştığından Almanca'sı Türkçesinden daha iyi. Kavala'da boşuna Türkleri arıyoruz. Trendeki tanıştığımız Profesör bile Drama, Kavala Xanthi (İskece), Komotini (Gümülcine) ve Alexandrapoli (Dedeağaç) yönünde ilerledikçe Yunanistan'ın bu bölgesinde yaşayan Türklerin arttığını söylemişti. Ancak sorduğumuz kimseler Drama ve Kavala'da hiç Türk bulamayacağımızı, Türklerin1924 Mübadelesi ile Türkiyeye gönderildiğini, kalanların da Kıbrıs olaylarından sonra Xanthi'ye taşındıklarını söylediler. Ancak Kavala'da da Türkçe bilen Rumlara rastlıyoruz. Otobüs terminalindeki memurun yaşlı babası annesinin İzmirli, babasının İstanbul'lu olduğunu Mübadelede ailesinin Kavala'ya yerleştiğini evlerinde yıllarca Türkçe konuştuklarını Türkçe anlattı. Ertesi gün kendi otobüsünü istisna olarak Türk sınırına kadar gezerek gitmek üzere kiralamamızda yardımcı oldu. Bir başka otobüs sahibi de güzel Türkçe konuşuyordu. Kendisinin İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dişhekimliği 2.sınıfa kadar okuduğunu, 6-7 Eylül olaylarında dükkanları yağmalanıp, evleri taşlanınca öğrenimini yarım bırakarak Yunanistan'a geldiklerini, ancak üniversiteye alınmadığı için öğrenimine devam edemediğini, sonra ise hayatını otobüs şoförü olarak sürdürdüğünü, birkaç yıl önce de emekli olup, otobüsünü oğluna bıraktığını hüzünlü şekilde anlattı. Türklerle ilgili düşüncesini sorunca " bu olaylar hiç olmasa buralara gelmesem şüphesiz daha iyi olurdu. İstanbul'u çok seviyordum. Ancak o zamanki yapılanlardan sizi suçlayamam. Olanlar oldu bir kere!" diye düşmanlığının olmadığını ifade etse de düşünceye dalışından halen eski kinini atamadığı seziliyor. Ertesi günü öğle vakti otobüsle Xanthi'ye hareket ettik. Hiç bir yerde asıl adının İskeçe olduğu yazmıyor. Şehir meydanında iner inmez gözümüze şehrin iki yanında yükselen cami minareleri dikkatimizi çekiyor. Daha yakın olduğu için sağ taraftaki birine doğru yöneldik. Müslüman olduğu, kıyafet ve özellikle takkesinden hemen anlaşılan birine selam verip Türkçe sorduğumuzda kendisinin Pomak Türklerinden olduğunu, ancak asıl Türklerin kendilerini içlerine almak istemediklerini, tüm Yunanistanda 80 bin Pomak Türkünün yaşadığını, bizim yöneldiğimiz caminin ise Pomak mahallesinde bulunduğunu biraz da burukluk ve serzenişle anlattı. Türk derneğine gitmek istediğimizi söyleyince de tam ters yöndeki caddeyi izlememizi ve camiye yaklaşınca tekrar sormamızı yine Türkçe olarak söyledi. Gerçekten de doğu yönüne doğru giden caddeye girince etrafımızdaki yürüyenlerin tamamının Türk olduğu hemen fark edildi. Derneği sorduğumuz genç bayan, Türkiye'den gelen Üniversite hocaları olduğumuzu öğrenince bizi yakında bulunan Türk Derneği merkezine kadar götürdü. Kapısında hiç bir yazı bulunmayan dernek merkezine girdiğimizde sanki bir Türk İlköğretim Okuluna girmişiz gibi geldi. Karşı duvarın ortasında büyük boy Atatürk resmi, altında İstiklal Marşımız ve Atatürkün geçliğe hitabı, iki üst köşede Türk bayrağı, TV de Türk kanalı. Tanışmadan sonra bizi derhal yönetim odasına aldılar ve bir genci dernek başkanını çağırması için gönderdiler.
Her gelen kendini tanıtarak boynumuza sarıldı. Pastalar çaylar getirdildi. Yönetim odası almayınca mecburen ana salona geçtik. İskece Türkleri adeta bizi bağırlarına bastılar. Ne tür ikramda bulunacaklarını şaşırdılar. Kıbrıs olaylarının kızıştığı 1964 ve 1974 sonrası çektikleri sıkıntıları, ellerinden alınan mülklerini, ev yapma, hatta oturdukları evlerinin tamir iznini alamadıklarını anlattılar. Bu arada arkada Rodop dağları içindeki Türk köy ve Kasabalarının belediye başkanlarını tanıttılar. Çocuklarının okullarda karşılaştıkları zorlukları, öğretmen ve imamların atanması ve emeklilikleri yaklaşınca görevden alındıklarını, açtıkları davaları tek, tek anlattılar. Pomak Türkünün anlatıklarını sorunca " tabi dışlarız! Yunanlılar bizi Türk azınlık olarak değil, müslüman azınlık olarak görmek istiyorlar. Okullarımıza pomak öğretmen, camilerimize Pomak imam atayarak Türklüğümüzü unutturmağa çalışıyorlar. Bu nedenle Pomakları sevmeyiz ve içimize almak istemiyoruz " dediler. Pomakların durumuna daha da acıdık. Onlar iyice yalnız, Batı Trakya Türkleri hep Türkiyede okumuşlar, Türkiye'nin desteğini hep arkalarında hissediyorlar. Zavallı Pomaklar ise bu imkanlardan mahrum olunca daha radikal islam devletlerinden yardım almağa çalışmış, milliyet yerine dini duyguları gelişmiş.
Söz alan bütün Türkler Yunanistan'ın AB'ye katılmasından sonra az çok hürriyetlerine kavuştuklarını, mülk edinme ve ev sapma özgürlüğüne sahip oluklarını, mahkemelerin daha adil davranmak zorunda kaldıklarını ifade ettiler. "Türkiye de AB'ye bir an önce katılırsa yaşamımız daha iyi olur. Bütün ümidimiz Türkiye'nin de AB'ye katılmasıdır" diye bu yöndeki isteklerini samimi ifade ile dile getirdiler. Halil öğretmen bir çok konuda, kendilerine yapılan haksızlıklarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurduklarını ve tüm davaları kazandıklarını söyledi. En büyük dertleri ve üzüntüleri dernek binalarının dış cephesine ve girişine "Türk" sözü yazmalarına izin verilmemesi olduğunu ifade ettiler. "Eğer İslam Kültür Merkezi, yada Derneği yazsak, buna izin verecekler, ama biz ya Türk yazarız, ya da hiç bir yazı yazmayız" dediler. Yunanlıların yıldırma politikasının altında yatan ve öne sürdükleri "Lozan anlaşmasına göre belirlenen denge bozuldu. Türkiye'deki Rumlar zaman içinde Yunanistan'a döndü. Siz de Türkiye'ye dönün" istiyorlar. "Biz burada Türklüğü yaşatmak için her sıkıntıya katlanırız, yeterki Türkiye, Anavatan sağolsun, iyi olsun!" sözünü de sıklıkla kullandılar. Romanya,Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerindeki Türk dernekleri ile ve Türkiye ile yakın temasta olduklarını söylediler. Türkiye de toplam Rum öğrenci sayısı 512'ye indiği halde sırf ilk ve ortaöğrenimdeki Batı Trakya Türk öğrencileri sayısı 20 binin üzerindeymiş. Pomaklar hariç Batı Trakya'da 120 bin kadar Türk yaşıyormuş.Arkadaki Rodop dağlarını göstererek "bu dağlarda yaşayanların hepsi Türk, Bulgar sınırına kadar hiç Yunan köyü yok" dediler. Türklerin yeni yaptıkları modern konutları göstermek istediler ve bu isteklerini memnuniyetle yerine getirdik. Camilerini de gördük. Camileri de yenilemişler, güzelleştirmişler. Yol üzerinde gördüğümüz tüm Türk dükkanlarına büyük bir sevinçle "bizi görmeğe gelmişler" diye tanıtmayı ihmal etmediler. Bir lokantada da nefis köftelerinden "hiç olmazsa ayak üzeri yiyin" diye ikramda bulundular. Tekrar dernek merkezine geldiğimizde Türkiye'de müzik öğrenimi görmek isteyen Gül adlı şeker bir Türk kızı anne ve babası ile yolumuzu bekliyordu. Yardım vaadinde bulunarak Gümilcine'ye geçmek üzere ayrıldık. Büyük bir grup bizi otobüsümüze kadar yolcu etmeğe geldi.
İskeçe'de Türkler azınlıkta olduğundan milliyetçilik duyguları daha kuvvetli ve İskeçeliler daha aktif, adeta her biri militan gibi. Yarım saat sonra Gümilcine'ye ulaştık. İlk işimiz bir lokantada yemek yemek oldu. İsmi Türkçe ve garsonlar Türk olmasına rağmen sahibi Yunanmış. Gördüğümüz dükkanlarda herkes Türkçe konuşmasına rağmen adlarını sorduğumuzda Yunan adı karşısında şaşırıp "Türklerin dükkanı yok mu" diye sorduğumuzda "biz beraberiz, bizde ayrılık yok " diye cevap vermeleri hiç de inandırıcı gelmedi. Gümülcine'de Türkler % 60 nüfus oranı ile çoğunluktaymış. Ziyaret ettiğimiz Türk lokali şubesini burada İskeçe'ye kıyasla boş bulduk. Olanlarla sohbet ederken nedenlerini de sorduk."Gümülcine'de rahatımız yerinde, bir sıkıntımız yok. Herkes evinde veya işinde" cevabını aldık. Kavala ve Selanik'te "türklerden alış-veriş yaparız, buralardan hiç bir şey almayın" diye engel olduğumuz alış-veriş yapılacak dükkanları kapalı bulunca şaşırdık. Haber göndererek birkaçını açtırdık. Sokakta başı örtülü gördüğümüz modern bir hanım tam arabasına binerken açık hediyelik eşya satan Türk dükkanı sorumuz üzerine kendisini tanıtarak " ben Türk Milletvekili Ahmet'in eşi Emine, ben açayım, dükkanımı yeni kapatmıştım"diyerek dükkanını açtı ve konuğuna Türk kahvesi siparişini de ihmal etmedi. Gümilcine'de de Türkler Yunanistan'ın AB'ye girişinden sonra bir çok haklarının iade edildiğini, daha rahatladıklarını söylediler. Gümülcine'den de ayrılma vakti geldi. Tekrar geleceğimize söz vererek Dedeağaç'a gitmek üzere ayrılırken " sakın söylenenlere inanmayın Dedeağaç'ta hiç Türk kalmadı Türküz diyenler hep Çingene" diye uyarmayı da ihmal etmediler. Gerçekten de artık Batı Trakya'da, hatta tüm Yunanistan'da Türkler sadece İskece ve Gümülcine şehirleri ile Rodop dağları arası köylerde yaşıyorlar.
Otoyol Dedeağaçta son buluyor. Dedeağaç da çok gelişmiş bir Yunan şehri. Büyük bir limanının bulunması ve sahil şehri olması gelişiminde etkili olmuş. Sanayi de diğer bölgelere göre daha gelişmiş. Vaktimiz çok sınırlı olduğundan şehrin genel görünümüne bir bakış, ve sahilde ancak dondurma yiyecek kadar kısa bir yürüyüşle yetinerek sınıra ulaşmak üzere tekrar yola düşüyoruz. Dedeağaç sonrası artık oto yol yok ve normal yol Türkiye İpsala sınırını gösteriyor. Sınırı oluşturan Meriç nehri çok gür akıyor. Fırat kadar suyu var. Türk ve Yunan Gümrüğü arası bayağı uzak. Gece vakti bu kadar yolu bavullarla yürümek imkansız. Ancak otobüs şoförünün ne pasaportu, ne de sınır geçiş izni var. Yunan memur eğer Türk tarafı izin verirse otobüsün Türk gümrüğüne kadar geçişine izin vereceğini söyledi. Bir kaç yıl önce böyle bir teklifi bir Yunan görevliden beklemek imkansızdı. Demek ki düşmanlığı kaldırmak için Papanderu ve Simitis'in çabaları sonucunu vermeğe başlamış. Türk tarafından da kolaylıkla izin aldıktan sonra yolumuzu bekleyen Edirne valisinin gönderdiği otobüse kadar Yunan otobüsü ile giderek kolayca aktarmayı gerçekleştirdik. Edirne- İpsala yolayrımındaki lokantanın yemekleri daha da nefis geldi. Hele nefis sert yoğurdu enfesdi. Yemekten sonra Edirne'ye hareket ettik. Hepimiz de "iyi ki bu macerayı göze alarak Midilli'den Ayvalık yerine Atina'ya gidişi akıl ederek bu uzaktaki yakın komşumuzu görebildik" diye sevindik ve tüm yorgunluğumuzu unuttuk.

Mehmet Doğan
H. Ü. M. Teknoloji YO. Md.
e-mail: dogan@hacettepe.edu.tr