Bilimsel Yayınlar
(Scientific Publications)
Popüler Bilim
(Popular Science)

Tez Yönetimi Ve Danışmanlık
(Thesis Directed)
Verdiği Dersler
(Courses Instructed)
G.Afrika Gezisi
Ülkemizin Kasım 2000 ve özellikle 19 şubat 2001 de arka arkaya büyük krizler geçirmesine, 20 şubatta dövizde olmayan birikimlerin yarı yarıya azalmasına rağmen planlanan yurt dışı mesleki toplantılara katılma zorunluluğu doğmuştur. 31.CSI toplantısını eylül 1999 da Ankara da yapıldığında G. Afrika dan gelen delegeye Türk spektroskopistlerin büyük bir heyet halinde 2001 yılında düzenleyecekleri toplantıya katılacakları sözü verilmişti. Özellikle organizasyon komitesinde 30 yıl önceki arkadaşının ismini gördüğü için eşini de alarak Türkiye ye geldiğini söyleyen Alexander Watson " Mehmet senin adını gördüm, buraya geldim. Sen de eşinle birlikte G. Afrika'ya gelmeğe mecbursun. Yol parası sana, ama ülkemde misafirimizsiniz" diye baskı da yapmıştı. İlk başvuru yapıldıktan sonra gelen büyük devalüasyon kokutsa da iki kişi gitme kararından dönülmede. Kongre komitesi de Türklere özgü kayıt ücreti indirimi uyguladı. 17 kişilik grup oluşunca THY 1050 USD olan Ankara- Johannesburg gidiş-dönüş bilet ücretini dönüşü Cape Town dan olmak üzere 800 USD olarak indirdi.
6 Temmuz 2001 de İstanbul Atatürk Havaalanı'nda toplanan Türk katılımcılar gece 23.30 da THY Airbus A-413 uçağı ile havalandı. Uçaktaki yolcuların büyük bir bölümü Londra ev Avrupa'nın değişik alanlarından gelip,THY ile aktarmalı olarak G. Afrika'ya giden yolculardan oluşuyordu. THY nın bu başarısı 10-15 yıl önce düşünülemezdi. Sohbet edilen bu yabancı yolcular da THY' nın ucuzluğu ve güvenirliğini teyit etmişlerdir. Uçakta 9 saat süren yolculuğa hazırlık amacı ile çorap üzerinden giyilecek özel çoraplar, siyah göz perdesi, battaniye ve yastıklar dağıtıldı. Kaptan Pilot Mısır, Etopya, Tansanya, Mozambik, Zimbabve üzerinden dokuz buçuk saatlik bir uçuştan sonra Johannesburg'a ulaşacağımızı anons ettiğinde ilk kez ekvatoru aşacağımız için herkes çok heyecanlandı. Gerçekten de Nil boyunca uçulacaktı ve belki de yanda Kliminjaro'nun karlarını görecektik. Ama gece uçulduğundan ve çoklukla gökyüzü bulutlarla kaplı olduğundan çoğu bölgeleri görmek mümkün değildi. Yine de bulutsuz bölgelerde kimi şehir ışıklarının görülmesi bile heyecanı artırıyordu. Çoğu yolcu uyurken, bir kısmını uyku tutmuyor, ya aşağıyı gözetliyor, ya da TV desürekli yayınlanan filmi seyrediyordu.
Planlanan saatten 30 dakikalık gecikme ile Havaalanına inildi. G. Afrika vize istemediği gibi, ciddi bir kontrol de yoktu. Kongre başkanı Mc Crindel alanda arkadaşları ile uzaktan gelen misafirlerini beklemişti. Tüm yolcular 3 arabaya yerleştirildi. Önce bir Johannesburg turu atılarak arabalardan biri değiştirildi. Bu arada G. Afrika daki zengin beyazların oturduğu villalı semtler ve zencilerin oturduğu fakir mahalleler hemen dikkati çekiyordu. Aynı zamanda Pretoria üniversitesinde profesör olan şoför, geçilen semtler hakkında bilgi de veriyordu. Johannesburg çok büyük, tipik ABD şehirleri görünümünde. Şehir merkezinde büyük gökdelenler ve iş merkezleri, kenarlarda ise bahçe içinde evlerin yer aldığı, iki ucu arası 40-50 km olan 7 milyonluk dev bir şehir. Pretoria ile arası 50 km olduğundan yolun yarısı yerleşim yeri. Pretoria deniz seviyesinden daha düşük, iklimi daha yumuşak ve yeşilliği daha fazla olup ülkenin resmi başkenti.Diğer bir ifade ile 4 başşehrinden ilki. Şehre yaklaştıkça kale gibi dev bir bina dikkati çekiyor. Bu binanın S. Afrika Üniversitesi olduğu söylendi. Yaklaşınca dev yazılmış adı daha açık okundu. Bu üniversite şehirdeki iki üniversiteden biri ve ülkenin öğrenci sayısı en çok olan, daha çok zencilerin öğrenim gördüğü üniversite. Kongre ise Pretoria teknik üniversitesinde yapılacakmış. Bu ise G. Afrika'nın en köklü ve eski üniversitesi olup, öğrenim dili Afrikans.
Türk delegesi birbirine yakın iki otele yerleştirildi. İkisi de şehir merkezinde ve Teknik Üniversite'ye yakın, 3 yıldızlı oteller. Yerleşme uzun sürdü. Kısa bir yorgunluk attıktan sonra Otellobisinde toplandı. Bu arada otel önünde bulunan bankanın banka matiği önünde zenci genç hırsızların ilk oyunu ile karşılaşılması ekibin moralini bozdu. Kart almayan banka matk önündeki hanımlara yardımcı olmak isteyen bir genç, el çabukluğu ile 4 bayanın önünde şifresini öğrendiği bir kartı kendi sahte kartı ile değiştirmiş ve ortadan kaybolmuş. Cep telefonu ile Türkiye aranıp, bankaya haber verinceye kadar günlük çekme limiti olan 400USD kadar G. Afrika rantı çekilmiş bile. Daha önce anlaşılan saatte Mc Crindel eşi ile geldi ve yaya dolaşarak çevreyi, kahve ve lokantaları gösterdi. Birlikte kahve içilerek pasta yendi. Sonra ertesi gün için günlük tur ayarlandı. İlginç zenci yerleşim yeri Soweto ile Johannesburg turu yapılacaktı. Otelin hemen yanındaki pizzacı çok beğeni topladı ve ekibin standart buluşma yeri ve lokantası oldu.
Ertesi gün sabah Aisa isimli sempatik bir zenci şoför 20 kişilik küçük otobüsü ile ekibi aldı. Ekibe genç bir Fransız çift de katılmak istedi ve ayrı renk kattılar. Aisa 8 yabancı dil bilen, zeki bakışlı, becerikli, bilgili bir gençti. Pretoria ve Johannesburg turundan sonra dağ ve ormandan gelen, çoğunluğu henüz işsiz ve büyük aileye sahip zencilerin kaldığı geçici barınma yerleri. Girişinde Afrika'nın hatta dünyanın en büyük hastanesi olan 3500 yataklı dev bir hastane var. Bu bölgede toplam 3 milyon kadar nüfus barınıyormuş. Geniş bir alana yayılan bölge çok farklı iki özellik gösteriyor. Büyük kilise ve Afrika direnişi müzesi karşısındaki kısım, dar sokaklar ve ilkel koşullarda teneke, tahta ve plastikten evlerin yer aldığı asıl Soweto. Kilisenin sağ yanında yer alan ikinci kısım ise kısmen planlı, daha geniş sokak ve caddelerin de bulunduğu, çoğu tek katlı, ama tuğla ve betonarme evlerin yer aldığı sosyal konutlar. Hükümet bir program dahilinde evsizleri bu kısmen modern yerleşim kısmına iskan ediyormuş, ancak yeni gelen o kadar çok kişiye bu binaların yapım hızı yetişmediğinden belki de dünyanın başka bir yerinde görülmesi imkansız bu derme çatma barakalarında sağlıksız koşullarda kalıyorlarmış. Gerçekten de insanlık dışı koşullar. İnsan görmeden bu koşullarda yaşayan insanların olacağına inanması mümkün değil.
Kilise ve yanındaki direniş müzesi de çok ilginç ve sürekli ziyaretçi dolu. Gelenler ancak sıra ile bekletilerek alınıyor ve gruplara başta rahipler olmak üzere zencilere beyazların uyguladığı zülüm resimlerle anlatılıyor. Müze gezisini Mandela'nın yaşadığı, daha doğrusu ilk eşine ait müze evin gezilmesi izledi. Mandela ceza evindeyken eşi, ve daha sonra da kendisi bir süre bu evde kalmış. Başkanlığı bitince eşi de kendini terk etmiş. Basit, ama temiz bir konut. Çevrede yer, yer market ve küçük hediyelik eşya satan dükkanlar da var. Fiyatlar ucuz, ancak zencilerin pisliğini görünce insan buralardan muz dışında başka bir yiyecek almağa korkuyor. Bu bölge bozkır olsa da yeni evlerin bahçelerinde meyve ağaçları ve çiçekler de yetiştirilmiş. Pazar bu çevre gezisi ile geçirildikten sonra akşam "hoş geldiniz kokteyline" yetişildi. Ertesi sabah kongrenin resmi açılış töreni vardı. Protokoldeki konuşmacılar Belediye Başkanı, Vali ve Bakan vekilleri zenci, diğerleri ise tamamen beyazdı. Yani bilim adamları, organizasyon komitesi üyeleri tamamen beyaz, şehir ve ülke yöneticileri zenci Afrikalılar.
G. Afrika Cumhuriyeti'nin tarihi, özellikle son 10 yıllık tarihi çok ilginç olaylarla dolu. Avrupa kökenli beyazlara göre "kıtanın güney ucuna Avrupalılar geldiği zaman bu topraklarda sadece şiş karınlı, bir tür kış uykusuna yatan Puşmanlar yaşıyordu. Maden ve sanayinin ihtiyaç duyduğu iş gücünü ise daha kuzey komşularında yaşayan siyahi Afrikalılardan, yani zencilerden karşılamak üzere zencileri de G. Afrika'ya getirdiler. G. Afrika başta Kalahari çölü gibi çöl ve step ülkesi olarak adeta boş dururken, modern tarım ve ağaçlandırma ile yaşanır hale getirdiler ve ülkenin gerçek sahibi oldular. Ülkenin madenlerini kendi geliştirdikleri teknolojileri ile işlettiler, tarım alanları açtılar, ormanları yetiştirdiler. Halen yetişemedikleri ülke toprakları boş ve verimsiz. Ülke bu günkü zenginlik ve refahını beyaz ırka borçlu. Yönetim zenci çoğunluğa devredilince mevcut işletmeleri dahi işletemediler, ülkeyi fakirliğe sürüklediler. Sonra beyazları tekrar işletmelerin başına çağırmak zorunda kaldılar. Bugünkü resmi ve ülkede konuşulan en eski dil olan Afrikans bir tür Flemenkçe." Zencilere göre ise " ülkenin gerçek sahipleri, yerli zenci kabileler. Bunların büyük çoğunluğu halen kabileler halinde orman içlerinde ve dağlık bölgelerde kendi geleneklerine göre yaşıyor, kendi öz dillerini konuşuyorlar. Beyaz Avrupalı yakaladıkları zencileri köle ve hizmetçi olarak çalıştırdı. Kendiler zenginleşirken zencilere ancak karınlarını doyuracak, işte çalışacak kadarı verildi. Zenci nüfus bugün 40 milyon, beyaz nüfus ancak 5-5.5 milyon. Yönetim zencilere devredildi ama, halen aynı işyerinde çalışan zenci, beyazın yarısı kadar ücret alıyor. Hepsi şehir kenarlarında baraka ve gettolarda yaşıyorlar. Bir beyaz bir zenciyi öldürdüğü zaman ceza bile almıyordu."
Ülke içerisinde zencilerle ve beyazlarla konuşunca insan hepsine de hak veriyor ve iki tarafın anlattıklarında da doğruluk payları yüksek. 30 yıl önceden beri tanıdık Prof. Dr. Pet Butler'i dinliyoruz, onun adına da insan üzülüyor. Butler kendisinin en az dört kuşak Afrikalı olduğunu, ülkenin gelişimi için özel sektör ve kamuda büyük hizmet verdiğini, 75 yıllık ömründe kendine göre bir servet sahibi, çok güzel evi ve bahçesi olduğunu, Avrupa'ya gidip, biraz uzun süre kaldığında ülkesini özlediğini ve hemen dönmek istediğini söylüyor. Buna karşılık özellikle yönetim değişiminden sonra gelişen olayların genç beyazları ürküttüğünü, gençlerin ülkede kendilerine bir gelecek göremediklerini ve ülkeyi terk ederek Avrupa ve Amerika'ya kaçmak istediklerini, kendi iki çocuğunun da İngiltere'ye yerleştiğini söyleyerek "benim güzel evim benden sonra ne olacak? Ben bu ülkeme defnedilmek istiyorum. Mezarım ne olacak?" diye haklı serzenişte bulunuyor. Zencilerin oturduğu bölgelere yakın oturan beyazlar villalarının ve malikanelerinin etrafını yüksek duvarlar ve onun üstüne de dikenli veya yüksek gerilimli tellerle çevirerek koruyorlar. Çoğu villa duvarındaki "bu konut yırtıcı köpek ve silahlı bekçilerle korunuyor. İzinsiz yaklaşılmaz" uyarısı dikkati çekiyor. Ülkede G. Amerika'da olduğu gibi hiç melez ırk oluşmamış. Zenci nüfusundaki bu artış hızı sürerse gerçekten yakın gelecekte beyazlar için daha da tehlikelerin büyüyeceği görünüyor. New York gibi ihtişamlı görünen Johannesburg merkezindeki iş yerlerinin işletmesini çoğu beyaz, güvendikleri zencilere emanet etmiş, bugün bile şehir merkezine yalnız bir beyazın girmesi çok tehlikeli. Dünyada suç oranı en yüksek metropol olmuş bile.
Kongre çok iyi organize edilmiş ve Pretoria Teknik üniversitesi kongre merkezi salonlarında yapılıyor. Ancak bu kongreye yabancı bilim adamları katılımı çok düşük. Bilimsel düzey ise oldukça yüksek olup, Prof. Dr. Hofmann gibi Nobel ilim ödüllü uzmanlar da tebliğ sunuyor. Kongreye katılım açısından Türkler Almanlardan sonra ikinci büyük katılımcı yabancılar. Katılımcı ülke sayısı 40 kadar. Özellikle Zimbabve, Mozambik, Namibya gibi ülkelerden de zenci katılımcılar dikkati çekiyor. Kongre boyunca öğle yemekleri ücretsiz.Yemekler genellikle güzel, lezzetli ve bol meyveli. Hemen, hemen her akşam verilen kokteyller de zengin. Salı akşamı dünyanın en büyük gözlem evlerinden biri olacak olan SASLT adı verilen G. Afrika teleskopunun yapımı ve kapasitesi hakkında bilgi verildi. Film gösterisi yapıldı. Bu kadar büyük ayna yapım ve odaklamasının böyle zor ve ilginç olduğunu insan düşünmüyor bile. Şehirdeki Afrika elişlerinin ve hayvan heykellerinin satıldığı Pazar kadar, şehrin öbür yakasındaki dev alış-veriş merkezi de görülmeye değer. Bu merkezde dünyanın her yanından getirilen her çeşit mal ve ürün yanda Afrika'ya özgü mineraller, süs taşları, elmaslar ve hayvan figür ve heykelleri de ilgi çekici. Türkiye'den gelme ise halılar, Ülker bisküvileri, Malatya kayısısı en çok görüleni.
Çarşamba üç ayrı kongre gezisi düzenlendi. Biri Suncity ve Plensberg hayvanat bahçesine, ikincisi altın madeni işletmelerine, üçüncüsü de Nature and Mankind (Doğa ve İnsanlık Tarihi)Müzesi ve takiben Mağaralar ve Folklorik köye. Türk grubu genellikle bu sonuncuyu tercih etti. Müze gerçekten görmeğe değer özellikte. Zengin mineral koleksiyonu yanında mağara devri, yontma taş ve ilk maden devri yaşantılarının sembolleştirildiği içi doldurularak canlı görünümü verilmiş ilk insan yaşantısı, hayvan ve yeryüzü tasvirleri, tüm kıtaların Afrika'dan kopuşunun gösterildiği dev kabartma pano, girişindeki dev balina, köpek balığı ve dinazor iskeleti, giriş holündeki dev fil ve gergedan dolgu heykeli çok etkileyici. Paleontolog profesörün rehberliğinde ve yer, yer konferansı ile süslediği müze gezisinden sonra ilk insan iskeletlerinin ve müzedeki eserlerin bir kısmının bulunduğu 60-70 km uzaktaki mağara gezilerine gidiliyor. Perşembe akşamı kongre kapanış yemeği ve eğlencesi de bu müzede düzenlendi.
Mağaraların bulunduğu alan siyah verimli toprakla kaplı, içlerinde kalker kayalarının göründüğü, çok hafif meyilli bir vadi. Vadinin ortasından 3 değirmen döndürecek bir su akıyor. Önce anayolun sol yanında "Miss Ples" ismi verilen ve G. Afrikalı bir Paleontolog tarafından 1936 yılında bulunarak dünyaya tanıtılan o tarihteki en eski insan fosilinin bulunduğu mağara geziliyor. Bu fosil tam iki milyon sekiz yüz bin yaşında. Önce tahmini verilen yaş, sonra en yeni manyetik metotla da doğrulanmış. Fosil altın madeni işletmesinde kullanılan kalker taşının alındığı ocak yanında tesadüfen keşfedilen bir mağaranın duvarında bulunmuş. Bulanı dünyanın SCI de en çok atıf alan bilim adamı yapmış. Kafatasının bir bayana değil, bir erkeğe ait olduğu daha sonra anlaşılsa da ilk verilen ismi ile anılıyor. Mağara halen çok ilginç. Özellikle benzetme yapılanı da olsa bu kadar eski insan fosilini insanın eline alması çok değişik duygu veriyor. Gerçi bundan birkaç yıl önce Uganda- Kenya yakınındaki göl kenarında bulunan insan fosil üç milyon iki yüz bin yaşında, ama yine de henüz bu fosil kadar meşhur değil. Bu arada insanın maymundan türeyip, türemediği de tartışılıyor. Ancak alınan cevap tartışmalı ve net değil. "İnsan ve maymunların atası aynı olabilir, fakat maymun, maymun, insan, insan!" İnsan bu çevrede dolaşırken bile garip duygulara kapılıyor.
Vadinin diğer sol yanındaki mağaralara gitmek hayli zor. Su yatağından otobüsler ve tüm geçemedi, ancak bir arazi cipi geçe biliyor. Bu nedenle bir hayli beklemek gerekiyor. Bazı geçler suyun dar yataktan aktığı etrafı ot ve kapışlarla kaplı yerinden atlayarak geçse de, geçenlere özenen iki genç bayan da atlamağa kalkışınca perişan bir şekilde ıslanıyor. Bu yörede daha çok mağara ve kazı var. Çok ilginç görüntüler. Afrika' da mevsim kış olmasına rağmen havalar ülkemizdeki mayıs ve eylül ayından farsız. Çevredeki kaktüs ağaçları ve Afrika'ya özgü ağaçlar da görmeye değer.
Dönüş yolunda hem gezip eğlenmek, hem de akşam yemeği yemek üzere özel kurulan ve turistlerin işini kolaylaştıran, G. Afrika da yaşayan tüm zencilerin doğal yaşamlarının sergilendiği "Folklorik Köy" gezisi başlıyor. Köy geniş arazi üzerine ve ormanlık alana kurulmuş birbirinden ayrı 7 mahalleden, daha doğrusu 7 bölümden oluşuyor ve buradaki evlerde o ilgili kabile mensupları sığır, tavuk ve diğer hayvanları, aileler çocukları ile yaşıyor, ilkel yöntemlerle dağ başında olduğu gibi ekmek ve yemeklerini hazırlıyor, aynı tarzda barınıyorlar. Park yeri yakınındaki merkezi bina ve lokantalar, hediyelik eşya dükkanları ilk gelenlerin toplanma, eğlence ve kabile yaşantılarını gruplar halinde gezmek için sıra bekledikleri yerler. Gezi öncesi açıklamalı sinevizyon ve filimler gösteriliyor. Afrika yaşamı ve mahalleler hakkında ilk bilgiler verildikten sonra gruplar halinde köy geziliyor. Her köydeki konuşulan dil, selamlama şekli, barakaların yapısı, hatta kamışların örtüsü, ev düzenleri farklı. Ana yiyecek alışkanlıkları bile farklı. Gezi sırasında ikram edilen sığır eti közlemesi de çok lezzetli geldi, ama devamını vermediler. Gezi sonunda yine ilk toplanılan salonda toplanılıyor. Bir saat süren oyun gösterileri şefin başkanlığında başlıyor. Her bir dans ayrı güzelliğe sahip. Oyuncu genç kızlar göğüslerini ve kalçalarını yalnızca boncuk örgülü kısa elbiselerle kapatmışlar. Seyircileri de birlikte dansa zorladılar ve herkes büyük zevk aldı. İlk konuşmaları yapan ve oyunları yöneten şefin resimleri G. Afrika'yı tanıtan her poster, kitap ve kartpostallarda görülebilir. Her gidilen yerde "bu şefi tanıdım, elini sıktım," diyebilirsiniz.
Eğlenceden sonra içkili açık büfe yemek başladı. Yemekte çeşit, çeşit balık, sığır eti, ceylan eti, değişik kuş ve tavuk eti yanında timsah eti, renk, renk değişik tatlarda Afrika meyve ve sebzeleri doyurucu ve nefisti. Timsah eti tavuk ve balık eti arası sertlikte, bembeyaz, sevilen bir etmiş. Ceylan eti ise çok sert kalmış. Gece yarısı otele dönüldü. Tüm G. Afrika otellerinde her gün masanızın üzerine mevsim meyvelerinden bir tabak konuyor ve her gün eksilen ekleniyor. Lobideki bekleme sırasında ise bir meyve suyu kokteyli veya şampanya ikram ediliyor.
Kongrenin kapanışında tüm katılımcı ülkelerin bayraklarını taşıyan o ülkeden gelen bir genç kız veya erkek müzik eşliğinde sahnede yerlerini aldı. Türk bayrağını Demet Ataman büyük bir gururla taşıdı ve hakkını verdi. Konuşmalardan sonra 2003 Eylülünde Granada'da buluşmak dilekleri ile vedalaşma ile resmi kongre son buldu.
Türk heyetinin akşamları vaktinin büyük bir kısmını Kruger Park ve Cape Town 'a yapılacak gezinin planlaması, pazarlığı ve araç bulma aldı. Firma yetkilileri ile kıyasıya pazarlıklar zaman, zaman kabak tadı verdi ve bazı küçük gruplaşmalara, tartışmalara neden oldu. Yine de son anda da olsa 200 SAR lık bir indirim sağlandı. İki gün Kruger Park ve Panoramik Afrika manzaraları gezilecek, Johannesburg'da geceledikten sonra uçakla Cape Town'a geçilecek, Ümit Burnu, şehir çevresi Tablemountain gezilmek üzere anlaşıldı. Her şey dahil kişi başı 500 USD anlaşıldı. Yine Aise'nin kullandığı Midibus ile akşama doğru yola çıkıldı. Yol üzerindeki şehirlerden özellikle Wittbank şehri ilginçti. Sırf bu kent çevresinden yılda 250 milyon ton kaliteli G. Afrika taş kömürü üretimi gerçekleştiği düşünüldüğünde ülkenin ne kadar zengin kaynakları olduğu daha iyi anlaşılır. Diğer bir ifade ile G. Afrika sadece dünyanın en çok elmas ve altın üreticisi değil, aynı zamanda zengin kömür ülkesi. Bu kent çevresinde çok sayıda demir çelik tesisi olması sürpriz değil. Öte yandan kömürü sahile taşıyacak demir yolunda aynı anda hat üzerinde olan tren katarının uzunluğu da 20 km kadar oluyormuş. Gecikmeli akşam yemeği dağ başında deniz seviyesinden 2200 m yükseklikte bulunan nezih suni bir göl kenarında tek başına yer alan nezih bir lokantada balık ağırlıklı yendi. Lokantada çalışanların biri dışında diğerleri zenci. Tek beyaz ve güzel hanım ise işletme müdürü. Ailesi Alman asılı olduğu için güzel Almanca konuşuyor, hoş sohbet, bekar bir genç hanım.
Yemek sonrası yol tatlı meyille bir çok yerleşim yerinden geçtikten sonra deniz seviyesine kadar iniliyor ve ülkenin dördüncü başkentinden geçerek Kruger Park yakınındaki 4 yıldızlı otelimize gece yarısından sonra ulaşıyoruz. Otel, adı ile uyumlu geniş bir arazide ve özel yolundan ulaşılıyor " Sol de Asur ". Tek katlı otelin güzelliğini göremeyecek kadar yorgun düşen grup derhal odalarına çekilmek istese de otel bahçesindeki "hoş geldiniz" karşılaması hayır denemeyecek kadar çekici geldi. Yine güzel kızlar ellerinde şampanya ve meyve suyu kokteyli, ekzotik meyve ikramları ile yorgun konuklarını ağırladılar. Doğal safari alanındaki hayvanları güneş doğmadan önce su içmeye gidişlerinde daha iyi görebilmek amacıyla sabahı erken saatinde Kruger Parka ulaşmak gerekiyordu. Bu nedenle sabah saat 4.30 kalkarak ve kahvaltı yerine kumanya alınarak parka doğru yola çıkıldı. Gece sayılacak saatte bile yol boyu çok sayıda yayanın parka gidişine bir anlam verilemedi. Saat 5.00 de parkın ana kapısından girildi. Park G. Afrika Cumhuriyeti'nin Mozambik sınırı boyunca 40-60 km genişliğinde 340 km uzunluğunda bir ülke kadar büyük alanı kaplıyor. Bir yanda nehir var, Mozambik sınırının ise dağlarla çevrili olduğu söylendi.
Parka belirli giriş kapıları var. Bu kapılardan birinden girerken ücret ödeme esnasında ziyaretçiler parkı ziyarette uymaları gerekli kurallar konusunda uyarılıyor. Park boyunca özel dinlenme alanları dışında araçlardan inilmeyeceği, filleri gözlerken dikkatli olmak ve her an harekete hazır olmak, gürültü yapmamak, hayvanlara yiyecek vermemek bu kurallardan bazıları. Anayol asfalt ve geniş, sonra levhalarla gösterilen yan yollar var. Anayol boyunca çok dikkatli şekilde yol kenarlarından, orman içlerine kadar bakışta ilk doğal yaşamdaki hayvan, bir kudu görüldü. Daha sonra sevimli ceylanlar boy göstermeğe başladı. Ceylanlara burada en çok rastlanıyor ve İngilizce adları ile pamela olarak adlandırılıyorlar. Daha ilerledikçe fil aileleri görünmeğe başlıyor. Temmuz ortası G. Afrika'nın kışı olduğundan havalar kuru ve geniş yapraklı çoğu ağaç yaprağını döktüğü için orman içlerine kadar görünebiliyor. Orman öyle sık ağaçlı değil, çoğu kesimi bodur ve seyrek ağaçlı. Tabandaki otlarda kuruduğundan tropik ormandan daha çok bozkır iklimi ve bitki örtüsü hakim. Yan yollarda ilerledikçe vahşi hayvan görme olasılığı ve hayvanların sayısı da artıyor. Biraz sonra ilk zürafalar boy gösteriyor. Çok sevimli ve iri hayvanlar. Tüyleri ve desenleri hayvanat bahçelerinde görülenden daha zarif ve güzel. Büyük dikenli bir tür akasyalarla besleniyorlar ve ağızlarına batmadan o dev dikenli yeşil dalları kavramaları hayli ilginç. Sonra yola daha yakın yerde daha büyük bir zürafa ailesi görülüyor. Hemen yakında büyük bir fil grubu boy gösteriyor. Bir yavru fil annesini emerken fillerin memelerinin ön bacakları arasındaki konumu dikkati çekiyor. Bir başka fil kafa atarak bir ağacı deviriyor ve devrilen ağacın gövdesine basarak açığa çıkan köklerini yiyor. Bir başka fil, diğer bir ağacı devirerek aynı şekilde köklerini yiyor. Fillerin geçdiği yerler sökülen ve kuruyan ağaç kalıntıları ile belirgin ve fillerin ağaçlara bu kadar zarar verdiğini tüm ekip hayretle öğreniyor. Öğleye kadar süren safari yolculuğunda her yan yola sapışta değişik hayvan sürüleri, ağaç dallarında akbabalar, kaya başlarında maymunlar görünmesine rağmen ormanlar kralı aslan ve leopar, çita gibi diğer yırtıcı hayvanlar hiç görünmüyor. Yoldan geçen diğer gruplar nerelerde aslan göreceklerini birbirlerine soruyor. Nihayet yolun 50 m uzağında yalnız dolaşan bir dişi aslan ile 200 m kadar uzaklıkta da kayalar arasında yatan bir çift aslan görülünce tüm grup heyecanlanıyor. Uzun süre beklenmesine rağmen uzaktaki aslanlar bir hareket belirtisi göstermiyor. Safari boyunca en çok görülen hayvanlar ceylanlar, filler, zürafalar! Bunları zebra ve bufalo sürüsü izliyor.
Öğle saatlerinde ilk mola yerinde duruldu. Mola yerleri etrafı çitlerle ve doğal setlerle çevrili geniş bir alan. Bu alanlarda park içinde konaklayanların gecelediği bungalovlar, açık büfe alış veriş mekanları, lokantalar ve kafeler var. Yemek yerken çevremizde renk, renk kuşlar resmen poz veriyor. Yemekten sonra bu mola yerinin arkasından bir nehir akıyor ve nehrin karşı yakasında güneşleyen ilk timsahlar görünüyor. Çevre doğal çimlerle kaplı. Değişik ağaçlar da var. Sosis ağacı denen ağaçların dallarından sosis ve süs kabağına benzeyen uzun, uzun meyvelerinin görünümü ayrı bir güzellikte. Yine bu mola yeri yakınlarında yemyeşil otlarla örtülü bir gölette su aygırlarının varlığı söylendi. Öğle sonu turuna bu göletten başlandı. Arabadan inmeksizin dikkatle gözlendiğinde çok sayıda su aygırının parlayan gözleri fark edildi. Koskoca gövdelerini bu su birikintisinde nasıl sakladıkları ise anlaşılır gibi değildi. 15-20 dakika beklenmesine rağmen ancak birkaç tanesi nefes almak üzere kafalarını su üstüne çıkardı ve sadece biri dev ağzını açtı. Bekleme esnasında bir sürü dilenci maymun arabanın etrafını sardı. Ziyaretçilerin yiyecek ikramına alışmışlar, adeta ikram bekliyorlar.
Bir gün öncesinin yol yorgunluğuna, sabah erken kalkış, uykusuzluk eklenmesine rağmen safari alanında kilometrelerce yol alınmağa devam edildi. Nehir kenarı boyunca yine su aygırları ve timsahlar görünmesine rağmen yırtıcı hayvanları görmek mümkün olamadı. Daha önce görülen hayvan sürülerini tekrar, tekrar görmek artık ilginç gelmeyince tekrar otele dönüldü. Güneş battığı için otelin güzelliğini yine fark edemedik. Akşam yemeğinden sonra yorgun şekilde yine odalara dönüldü. Sabah erken kalkınca otelin bir cennet köşesi gibi güzelliği tüm ekibi büyüledi. Çevredeki ilginç ve daha önce hiç görülmeyen ağaçlar, duvarları kaplayan rengarenk çiçekler, güller, çevrenin manzarasına kahvaltının güzelliği de eklenince şoför ve rehberimiz Aise'nin ikinci günkü safari yerine panoramik yoldan dönüş teklifi tercih edildi.
Güzel havada bu kez ana yol yerine manzaralı yoldan Johannesburg'a dönmek üzere hareket edildi. Yol boyunca kilometrelerce muz bahçeleri, mango bahçeleri, adeta fabrikadan çıkmış beton direk gibi okaliptus - çam arası suni yetiştirilmiş orman ağaçları arasından geçilerek ve sürekli tırmanarak deniz seviyesine yakın bir yüksekliklerden 1500 metre yükseklikteki platoya ulaşıldı. Biraz sağa sapıldığında ilk mola verildi. Bu moladan "Afrikans window " denen bir doğal parka, ardından orman ağaçları ve cangıl benzeri bir bitki örtüsünden geçerek "Gots window" denen manzaralı tepelere çıkıldı. Bu manzara mutlaka görülmeli. Bir yandan bakıldığında uçaktan bakar gibi biraz önce tırmanılan yerin altında, engebeli ova manzarası, ters yöne bakıldığında ise Kıta'nın iç kesimlerinin bozkır yayla manzarası büyüleyici güzellikte. Özellikle "Got window" yani tanrı penceresinden görünen manzara süper güzellikte. Bu noktadan Afrika anakarasındaki fay kırığı ve güney- kuzey doğrultusunda uzanan doğu- batı arası yükseklik farkı çok kolay anlaşılıyor. Kongo,Uganda ve Kenya bölgesinde Afrika'nın doğusu daha yüksek, batısı bin m kadar daha düşük seviyede olduğu halde, kıtanın güneyinde tam tersi, yani batısı yüksek.
Öğle yemeğini ilginç olduğu kadar şirin bir kasabada yedikten ve kasabadaki seyyar satıcılardan hediyelik eşya alış verişinden sonra yine bir manzaralı, plato ve derin vadi kenarında "Berlin Fall", yani Berlin şelalesi denen çok sayıda arabanın park ettiği yerde mola verildi. Daha otobüsten iner inmez vadinin iki yakası arasına gerilen bir telden kayan bir çiftin acı çığlıkları ile yer, gök inledi. Bu teller üzerinde tele siyeç benzeri kayma yapan çiftten biri, vadinin tam orta yerine geldiklerinde aşağı doğru düşerken, diğeri park yeri , yani bulunduğumuz yamaca kadar geldi. Orta yerde atıkları çığlık tüm çevreyi inletti. 300-500 kadar yüksekten tam orta yerde kendini bırakan meğer camping yapıyormuş. Bizim taraftan tepeden bakınca vadideki kayalara çarpacakmış gibi görünüyor. Şelaleden aşağı akan su ise sanki vadinin tabanına ulaşınca buharlaşıyormuş gibi görünüyor. Bir süre şelale ve atlayış yapanları seyrettikten sonra rehberimiz daha çok görülecek manzara olduğunu söyledi ve başka bir şelaleyi görmek üzere yola devam edildi. Bu yükseklik farkı olan doğu batı arasında daha çok şelaleler varmış. Özellikle ilk ve son bahar yağmur mevsimi olan aylarda bu şelaleler büyük debili akışlarda daha hoş görülürmüş. Özellikle Natal bölgesinde çok şelale varmış.
Kısa bir yolculuktan sonra diğer bir şelale görülüyor. Bu şelale ise az suyuna rağmen karşı yamaçtan bulunduğumuz alana doğru aktığı için daha da güzel görünüyor. Daha sonra uzaktan hiç fark bile edilmeyen daha dar bir vadide mola verildiğinde "tri river" denen üç nehrin birleştiği bir yerde suların yarattığı doğa harikası ayrı bir güzellikte. Manzaranın güzelliği ancak yaklaştıkça ve iki vadiyi bağlayan ahşap köprüye çıkınca daha iyi anlaşılıyor. Nehirlerde mevsim gereği su az olmasına rağmen, kaya oyuklarının arasında suyun masmavi rengi gözleri okşuyor ve büyüleyici manzaradan insan kendini alamıyor. Bu son panoramik manzara gezisinden sonra artık doğrudan Johannesburg'a hareket ediliyor. Artık yüksek plato üzerinde gidildiğinden orman örtüsü de kayboldu. Yol üzerinde yer, yer üretim çiftlikleri, tahıl siloları ve çevrede otlayan inek sürüleri görünüyor. İnekler de ya siyah, yada beyaz. İnsanlar gibi ineklerin de çoğunun siyah olduğunu gören bir bayan arkadaş, "Afrika sıcağı insanlar gibi inekleri de karartmış" diye günün espirisini patlattı. Hava kararırken şehrin ışıkları da görünmeğe başladı. Otel şehir merkezinde, oldukça büyük, yine 4 yıldızlı bir oteldi. Otel resepsiyonunda yine genç ve güzel kızlar şampanya ve meyve suyu kokteyli ile karşıladılar. Çok güzel ve tipik Hint asıllı bir genç kıza nereli olduğu sorulduğunda "G. Afrikalıyım" yanıtını verdi. Hintli göründüğü hatırlatılınca ise" ailem birkaç kuşak önce Hindistan'dan gelmiş olabilir, ama ben buralıyım" yanıtını verdi. Maalesef çoğu bayan olan grup suça yatkın zenci korkusu ile şartlandırıldığından şehirde dolaşmayı kimse istemedi. Ertesi sabah erkenden Cape Town'a gitmek üzere otobüsümüz havaalanına götürdü. Rehber Aise ile vedalaşıldı. 1250 km mesafe uçakla 2 saat kadar sürdü. G. Afrika'nın havadan görünüşü de çok güzel. Daha kalkar kalkmaz şehir içerisinde kalmış olan altın üretim tesisleri, siyanür havuzları ve siyanürlü toprak atıklarının biriktirilip düzeltildiği dev duvarla çevrili teraslar, fakirlerin Soweto'daki kulübeleri, zenginlerin havuzlu malikaneleri çok rahatlıkla seçilebiliyordu. 45 dakika sonra Kimberly şehri ve hemen yanı başındaki dev elmas çukuru seçildi. Dünyanın en büyük suni olarak açılan bu çukuru ister, istemez açılışı sırasında kaç kişinin toprak altında can verdiğini de akla getiriyor. Büyük çukurun hemen yakınında ise daha önce kazılıp, bu mevcut çukurun topraklarının doldurulduğu anlaşılan eski çukur yeri görülüyor. İki çukurdan şimdiye kadar dünyanın en çok elmasını çıkaran ülke, yüzlerce çukur kazarsa herhalde daha yüzlerce sene bu üretimine devam edebilir. Uçsuz bucaksız ve tamamen ıssız geniş toprak parçasında bir tek ağacın bile görülememesi, beyazların bu Kıtayı verimli hale getirdik sözlerini de doğrular gibi. Geniş arazide sadece açılan yollar ile, ender çiftliklerdeki tek tük ağaçtan başka bir şey görmeden 50-60 dakika uçtuktan sonra table Mountainlerin ve bulutların görülmesi ile Cape Town'a yaklaştığımız anlaşılıyor. Bir süre sonra bulutlar arasından okyanus ve hemen sahilindeki dev şehir gözler önüne seriliyor. Cape Town çok geniş alan kaplıyor ve iki yandan iki farklı denize giden yollar, ayrıca ortadaki uzayan dağ, Ümit Burnu'nu tepeden görme zevkini de tattırıyor. Bu şehirde de gecekondu yapılanma var, ancak Johannesburg kadar çok değil. Özellikle Table Mountain görünüşü harika.
Alana inişimizde bu kez büyük ve konforlu otobüs iki beyaz rehber ve şoförü ile karşıladı. Otobüslerle önce şehir merkezindeki otele gidildi. Yemekten önce açıklamalı bir kısa şehir turu yapıldı, sonra da tepeden şehre bakmak üzere Table Mountain'e doğru yola çıkıldı. Hava fırtınalı olduğundan teleferiğin çalışmaması üzse de karşı dağ ve kale gibi yerden şehre bakmak da bu eksikliği telafi etti. Liman özellikle yanaşan gemiler çok büyüktü. Yemeği sahilde Ümit Burnu'na doğru uzanan, Vasco de Gama'yı korkutan kayalıkları da gördükten sonra güzel bir koy ve balıkçı barınağında yemeyi tercih ettik. Balık ve cip çok lezzetli idi. Dağ eteğinde çok lüks villaları ile bir zenginler şehri özelliği gösteriyordu. Gerçekten dünyanın en güzel doğal konumdaki ve manzaralı şehri.
Akşama doğru otele dönüyoruz. Şehirde, özellikle şehrin bu kesiminde gece yarısı bile korkusuz dolaşmak mümkün. Ertesi gün Ümit Burnuna doğru hareket ediliyor. Gidiş gelişte iki farklı yol izlendi.Ümit Burnu şehir merkezine 70-80 km uzakta ve doğal park alanından geçildikten sonra ulaşılıyor. Yol boyunca Magat maymunlarını her yerde görmek mümkün. Ayrıca yol üzerinde iki ilginç bahçe dikkati çekti. Biri deve kuşu çiftliği, diğeri bunun yakınındaki taştan tüm Afrika hayvanlarının dev heykellerinin yapılıp sergilendiği heykel bahçesi. Heykeller asıllarına o kadar benziyor ki sanki safaride gibi hissediyor insan. Tam Cape Point, Good Hope burnuna ulaşmak için önce tele tren, sonra da fenerin yanından itibaren yaya tırmanmak gerek. Yalnız hep yağmursuz ve sıcak olan iklim, burada yerini fırtına ve yağmura bıraktığından üşünüyor ve de yağmurluk, mond gibi bir koruma elbisesi gerekiyor. Hazırlıksız olanların imdadına tam tele trenden inilen yerdeki dükkanlar yetişiyor. Yağmurluk yanında her çeşit hediyelik eşya, mont, resim, tablo ve kitap almak mümkün. Tele siyeçte entarili ve fırtınaya karşı dua eden, dualarından biz müslümanları da esirgemeyen 5 Mısırlı ile birlikte çıkıyoruz. Kendilerinin Mısır Üniversiteleri İlahiyat Fakültesi dekanları olup, Afrika'daki bazı cemaatleri ziyaret amaçlı gelmişler. Cape Town da az da olsa müslüman yaşıyor ve şehirde 8 cami var. Maalesef artan yağmur güzel resim çekmemizi engelliyor. Yine de Ümit Burnu ile Ana Afrika kıtası arasındaki sakin deniz, yani Hint Okyanusunda Atlas Okyanusunun hırçın dalgalarından eser bile görünmüyor.
Dönüşü Hint Okyanusu sahili izlenerek yapıldı. Afrika penguenleri ziyaret edildikten sonra tekrar arka, yani dağın doğu bölümünden Cape Town'a dönüldü. Bir kısmı alış- veriş için çarşı dalaşmağa çıkarken, bir kısım ekip mensubu da "Two Ozean Museum"u gezmeyi tercih etti. Bu müze belki de en ilginç müze. 4 katlı iki bina, içinde cam tünelden geçerek iki katı kaplayan akvaryumdaki tüm balıkları, özellikle köpek balıklarını değişik açılardan görmeğe imkan veren tünel turu, diğer küçük akvaryumdaki değişik balıklar, 600 Voltluk gerilim oluşturan balık, özellikle iki metre büyüklüğünde yengeç görülmeğe değer. Zencilere tıpa, tıp benzeyen balıklar, Türkiye'de hiç görülmeyen türde balıklar da ilginç. Yolu düşen mutlaka görmeli. Müzede Almanya'dan tur ile bir Türk aileye rastlıyoruz. Temmuz ayında balinalar iki okyanus arasında yer değiştirirken Ümit Burnu önünden ve Afrika anakarasının en güney ucundan çok iyi gözlendiğini doymaları üzerine balina akınını görmeye gelmişler. Demek ki basit bir Anadolu köylüsü de ekonomik durumunu düzeltice balina akınını görmek amacı ile bin dolar verme ve 10000 km uçmayı göze alabiliyor.
Şehirde dolaşırken bir Yunan lokantası önündeki genç Türkiye'den geldiğimizi öğrenince kendi lokantalarında da Mehmet adında bir Türk'ün çalıştığını söyledi ve hemen arkadaşını çağırdı. Yunan lokantası meğer bir Türk'e aitmiş ve daha ilgi çekmek için Yunanca isim vermiş. Mehmet uzaktan gelen hemşerilerini sevinçle karşıladı ve yemeğe davet etti. Kendisi beş yıl önce G. Afrika'ya gelmiş. Önce Türklerin daha çok bulunduğu Hint Okyanusu sahilindeki Durban şehrinde çalışmış ve bir yıl önce buraya gelerek bu işine başlamış. Bu şehirde de yaşayan 30 kadar Türk varmış, ama Durban'da yaşayanların sayısı 100'ün üzerindeymiş. Bu şehirde "Bizim tur" adlı bir de Türk seyahat şirketi varmış. Bu şirketin Nizamettin adındaki sahibini Türkiye dönüş yolunda havaalanında Türk uçağına buzlar içinde özel paketlerde G. Afrika balığı gönderirken tanıdık. "G. Afrika'dan Türkiye'ye hiç balık gider mi? Yoksa balıklar içersinde elmas mı gönderiyorsun?" sorumuza "böyle lezzetli balık dünyanın her tarafına , ABD'ye bile gider. Meraklısına her hafta THY uçağı ile böyle paket, paket balık gönderiyorum." Karşılığını verdi. Yanındaki 60-65 yaşlarındaki Türk daha ilginçti. "Dünyanın her köşesini dolaştım. En çok Cape Town'u beğendim. Önce bir süre yaşadım. Sonra Ümit Burnu yolunda, yani en lüks yerinde bir villa aldım ve yerleştim Yılda en az 6 ay burada yaşıyorum." Diye kendini tanıttı. "Söylediğin yerlerde villalar 4-5 milyon Rant imiş " dememiz üzerine "Nizam benim villa en güzellerinden değil mi söyle ben 250 bin USD'a aldım" diye arkadaşına tasdik ettirdi.
Türk grubun kaldığı otel daha önce cezaevi olarak kullanılıyormuş. Ama güzel döşenmiş ve şehir merkezine, limana çok yakın. Dr. Barnard'ın ilk kalp naklini gerçekleştirdiği hastaneyi de rehberimiz ertesi gün havaalanına giderken gösterdi. Saat 9.30 da uçak tam dakik olarak kalktı. Halbuki diğer tanınmış havayolu şirketlerinin 24 saate kadar gecikdiğini, ve hemen, hemen Tüm şirketlerin az çok gecikmeli kalkış yaptığını görünce Türk Hava Yolları ile gururlandık. Dönüşte yine G.Afrika manzaralarını seyrederek Johannesburg'a uçtuk. Yolcuları normal hareket saatine kadar uçakta beklemek hepimize çok sıkı geldi. Dönüş yolunda da Kliminjaro'nun karların bu kez de bulutlar engellediğinden göremedik. Ancak Mısır'ın üzerine gelince yeryüzü görünebildi ama bu kez de akşam karanlığı bastı. 11 saatlik uçak yorgunluğu İstanbul'da sona erdi. Gerçekten de bu seyahat tüm harcamalara fazlası ile değdi.

Mehmet Doğan
H. Ü. M. Teknoloji YO. Md.
e-mail: dogan@hacettepe.edu.tr