Bilimsel Yayınlar
(Scientific Publications)


Popüler Bilim
(Popular Science)

Tez Yönetimi Ve Danışmanlık
(Thesis Directed)

Verdiği Dersler
(Courses Instructed)

 

(Popüler Bilim Dergisi Nisan 2003 de yayında)

ÜLKEMİZDE ALET SAVURGANLIĞI YADA ÜRETMEDEN TÜKETEN TÜRKİYE

 

Ülkemiz 40 yıldır gelişmekte olan ülkeler liginde yer almaktadır. Her halde bu sıfat hoşuna gidiyor, zira bu yerinde en kıdemli ülke olmayı, daha üst liglere çıkmağa hep birlikte tercih ediyoruz. Gerek ülkemizdeki başta silahlı kuvvetler  ve üniversiteler olmak üzere tüm  devlet kuruluşları, gerek özel kuruluşlar her yeni gelişmeye açığız. Özellikle 1980 sonrası başlayan dışa açılma sonucu ihracatımız hızla artı. Buna paralel olarak ülkemizin döviz girdileri de arttı. Tüm kuruluşlarımızla birlikte yeni teknolojiden yararlanmağa, ürünlerini kullanmağa başladık. Lüks araçları, cep telefonlarını, TV ve radyo istasyonlarını her tür iş makineleri, tıbbı aletlerin en yeni geliştirilenleri, en yeni tezgahlar, tekstil makineleri, en yeni nesil bilgisayarları hatta en vurucu uçaklar ve helikopterleri hep almağa çalıştık. Bütün bunlarla çağdaşlaşmaya ve refah toplumu olmağa çalıştık ve halen bu gayret içindeyiz. Bu arada ithalatımız daha da arttı. Döviz kazancımızla sarfımızın arası fark her geçen gün açıldı ve dış borç yükümüz toplam gayri safi milli hasılamıza yaklaştı. Dışarıdan gelen biri etrafına şöyle bir baksa, alış- veriş merkezlerine girse, dışarıda gelişmiş ülkelerde bulunan en yeni teknoloji ürünlerini görebilir. Devlet ve özel TV kanalı sayısını, her sokakta, her kasabada radyo verici çokluğunu duysa, her köşe başındaki görüntüleme merkezlerine baksa, fakirliğimize inanmaz. Bütün bu refah düzeyinin göstergesi araç, cihaz ve aletleri kullandığımız halde niçin gelişmekte olan ülkeler liginden daha üstlere çıkamıyoruz?

Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Yine de tekrarlıyalım. Basit ve genel bir ifade ile bu ürünlerin gelişiminde hiç bir katkımız olmadan yararlanmağa ve kullanmağa çalışıyoruz. Yanıtımızı biraz daha değişik ifade edersek nüfusumuzun bir bölümü hiç de hak etmediğimiz bir refah düzeyinde yaşamağa çalışıyor. Eğitim düzeyi çok yüksek olmayan bir çok akıllı yatırımcımız kendisine yabancı ortak bularak, teknoloji transfer ederek, bazan da dışarıda gördüğü eski bir fabrikayı söküp ülkemize taşıyarak bir çok alanda üretim yapmağa çalışıyor. Daha büyükleri ve eğitimli danışmanı ve uzmanları olanlar da yine benzer yolla araç üretimi gibi daha büyük ve rekabet sansı daha yüksek yatırımları tercih ederken bir yandan da yabancı ürün temsilciliği ve marketciliğe yöneliyor. Hiç bir kamu ve özel kuruluşumuz kendi geliştirdiği teknoloji ve ürünle dışa açılamıyor. Yerli üretimin desteklendiği kapalı ekonomi döneminde de ithal ikamesi ile alınan teşvikler hep yabancı teknoloji transferi ile üretim yapmada kullanıldı. Yatırımcı belki de gücü ve kapasitesi teknoloji üretimine yetmediği için başkasının ürettiği teknolojiden yararlanarak daha çabuk ve garantili kar edeceği işi ve alanı düşünmekte haklıdır. Ancak kendisi teknoloji üretmediği sürece karının büyük bir kısmını hep gelişen yeni teknolojilere yatırmak zorunda kalacaktır. Kullandığımız her ithal ürünle, başkalarının bilimsel araştırma ve teknoloji geliştirmesine katkıda bulunmağa devam ediyoruz. Birileri günün birinde, hatta hiç zaman kaybetmeden teknoloji geliştirme ve üretimine başlamalıdır. Bu birileri kimler olacaktır? Hükümetleri, siyasileri her işin sorumlusu olarak görmek ister, sanayici ve yatırımcıyı da işin kolayına kaçmakla, araştırmaya para ayırmamakla, bu işe hazır üniversitelerimizi desteklememekle  suçlamayı tercih ederiz.

 

Bu yazımda çuvaldızı başkasına batırmadan kendini araştırmacı sayan, en yüksek düzeyde eğitim ve öğretim gören, bu ülkenin kıt dövizi ile yurt dışında master, uzmanlık ve doktora yaparak dönen, en yararlı yatırım olarak ifade ettiğimiz “insana, eğitime yatırımı” alan hekimlerimiz ve öğretim üyelerimize iğneyi batırarak onları da düşünmeğe davet etmek istiyorum. Son yirmi yılda üniversite sayımız dört kat, hekim ve öğretim elemanı sayımız altı kat arttı. Kendi aramızda sık tekrarladığımız ülkemiz kaynaklı yurt dışı yayın sayımız 30 kat artarak ülkeler sıralamasında 46. sıradan 22. sıraya yükseldi. Araştırma projelerine ayrılan kaynaklar daha da büyük oranda arttı. Eskiden çoğu bilim alanında hiç bilimsel araştırma aleti yokken, en pahalı aletlerden yüzlercesini alabildik. YÖK öncülüğü ve koordinatörlüğünde milyonlarca dolar ödeyerek Dünya Bankası ve İngiliz kredileri ile bir çok meslek yüksek okulu ve fakültelerimizi ithal alet ve malzeme ile doldurduk. Basit pense, amyant tel, üç ayak, ayaklı metal çubuk (spor), basit çekme bükme, sertlik kontrol aleti hatta standart kumdan, kromatografi aletlerine, basit kefeli teraziden elektronik teraziye, pH-metreden, potansiyostat ve iyon elektrodlarına, spektrofotometrelerden daha kamaşık IR ve AA- spektrometrelerine kadar bir çok aletleri ithal ettik. Daha büyük projelerle de her biri 100-500 bin dolar olan kütle spektrometresi, nükleer manyetik rezonans aletleri, ICP- ve X-ışınları spektrometreleri, elektron mikroskopları gibi pahalı aletleri de ithal ettik. Çoğu alet ambalajı açılmadan yıllarca bekletildi. Bazan da aleti alan kişi o kurumdan ayrılınca aletlerin bulunduğu odayı kilitleyerek aletleri çürümeğe terk ettik. Bu kadar pahalı aletlerden aynı kampüs içersinde, hatta aynı bölümde 2-3 tanesi bile bulunmaktadır. Bir çok kamu kuruluşu gibi, bir çok üniversitemiz de adeta alet mezarlığı haline geldi. Hiç birimiz çıkıp da “sen bu kadar pahalı aleti aldın. Bununla ülke yararına ne yaptın? Alet yılda kaç saat ve kaç kişi tarafından kullanıldı?” gibi soramıyoruz. Hiç birimiz bilimsel aletlerin en basitini bile yaparak üretmeyi, üretimini teşvik etmeyi düşünmedik. Sadece kromatografi gibi nisbeten ucuz ve basit alet gelişimine katkıları nedeniyle son 50 yılda 13 bilim adamı Nobel ödülü aldı. Bırakın alet geliştirmeyi, bu aletlerin çalışması için ihtiyaç duyulan, manometre, bağlantı elemanları, kolon, pompa, gösterge, şırınga, pipet, lamba, tüp, saf kimyasal madde ve çözelti gibi basit parça ve sarf malzemelerini bile ithal ederek bütün bu aletleri geliştirenlerin teknoloji üretimine destek sağlıyoruz.

 

19. Yüzyılın ikinci yarısında başlayan sanayi devrimi, rönasanstan sonra başlayan, ama asıl aynı yüzyılın başında başlayan yüzyılın sonlarında ivme kazanan büyük bilimsel araştırma sonucu ve onunla birlikte sağlanmıştır. Bugün teknoloji ötesine sıçramış ülkelerde o yıllarda araştırma ve geliştirmeye ayrılan kaynaklar da öyle fazla değildi. Biraz destek gören kendini araştırma geliştirmeğe adamış bazı öğretmenlerin, meraklı memur, sanatkar azimli bilim adamları ve hatta papazların çabaları ile o günkü koşullarda imal edilen ve geliştirilen vakum pompaları, ölçü aletleri, elektrotlar, pH-metreler, güç kaynakları, katot ışınları tüpü, X-ışınları tüp ve güç kaynakları, fotograf makinaları ve filimleri, foto elektrik hücreler, foto elektron çoğaltıcıları, fotometreler, prizma ve şebekeler, elektron ve iyon tabancaları, osiloskoplar, hatta kronometre ve termometreler bugün bile ülkemizde yapılamıyorsa tüm aydınlarımızın, özellikle bilim adamlarımızın, ülkemiz bilim ve eğitimine yön vermeğe çalışanların çok ciddi düşünmeleri gerekir.

 

“Mademki yukarıda sayılan ve gelişmiş ülkelerde 100 yıl önce üretilen basit alet ve ürünleri halen bile yapamıyoruz, bilim de bilimsel araştırma da yapmayalım, ileri teknoloji ülkelerin ürettiği refah göstergesi ürün ve aletleri de kullanmayalım, buna hakkımız da yok” diye bir sonuca vardığım anlaşılmasın. Ancak daha önce de belirtiğim gibi asıl amacım herkesi “neresinden ve nasıl başlayalım?” sorusuna yanıt aramaya, bu konular üzerinde düşünmeğe davet etmektir. Kimyacı olduğum için yazım da bir kimyacı düşüncesi olarak algılanmalıdır. Doğal olarak diğer alanlardan vereceğim örnekler ve önerilerim isabetli olmayabileceği gibi kendi alanımda verdiğim örnekler kadar somut ve gerçekçi olmayabilir. Doktora ve araştırma amaçlı defalarla yurt dışında bulundum. Yurt dışında katıldığım kongre ve toplantılarda ülkemiz gibi bilime geç başlamış yada dövizleri yeterli olmadığından gelişmiş ülkelerden sofistike alet almadan bilim üretenlerle bunu nasıl başardıklarnı tartıştım. Yaşım nedeniyle ülkemizdeki çabalara tanık oldum. Yeterki niyet edelim, bizim de başaracağımıza inanıyorum.

 

İlk örneklerim yöneticilerinin ülkelerinin başlıca imkanlarını ABD ve Batı ile bilinen alanlarda rekabete ayırarak sistemlerini üstün göstermeğe çalıştıklarından temel bilimler alanındaki araştırmalara yeterli kaynak ayırmayan eski Varşova Paktı üyelerinden. Bu ülkeler hepimizinde bildiği gibi bilimde başarılı ülkeler ve araştırıcıları da en az gelişmiş Batı ülkeleri kadar yayın yapıyordu. Bir kongrede dinlediğim nükleer manyetik rezonans (NMR) konusunda tebliğ sunan bir Doğu Alman’a kullandığı aletin hangi firmanın aleti ve modeli diye sorduğumda “piyasadaki en ucuz alet 150 bin dolar. Alete verecek paramız olmadığı için kendimiz yaptık, öyle güzel görünümlü değil, ama iş görüyor. Bu sonuçları da kendi aletimizle aldık.” Cevabını aldım. Bizde hangi model olduğunu sorduğunda, bizde hiç yok, paramız da yok demem üzerine ise “isterseniz gidince çizimlerini göndereyim, yapımı basit,siz de yapabilirsiniz” karşılığını verdinde içimden dalga geçiyor diye acı, acı gülmüştüm. Bu tarihten bir yıl sonra Hacettepe Fizik bölümünde bir grup arkadaş kendi NMR aletlerini yaptılar ve çalıştırdılar. Yine bir kongede Bulgar bir arkadaş kendi imal ettikleri Laser ve spektrometre ile aldıkları sonuçları anlattı. Bu alet kombinasyonu da en az NMR kadar pahalı ve sonuçları da ticari aletle alınan sonuçlar kadar başarılı idi. 1990 yılında eski Çekoslavakya’nın Plsen şehrinde Skoda araştırma laboratuvarında  bulunduğum sırada biri fizikçi, biri makina mühendisi iki genç kendi yaptıkları SIMS (sekonder iyon kütle spektrometresi) aletini gösterdi ve bir de deney yaptı. “Bu ülkeler zaten bilim ve teknolojide ileriydi. Bilgi birikimleri ve teknolojileri vardı. Onlar yapar, ama biz yapamayız” denebilir. Ancak her üç aletinde piyasaya 1960 yılından sonra çıktığı unutulmamalıdır. Ukrayna’da bulunduğum kongrede sunulan tebliğlerde kullandıkları aletleri de kendilerinin ürettiğini söylediler. Her biri 10- 15 bin dolara satılan basit ultra sonik ve mikro dalga kül etme ünitelerini piyasa fiyatının onda birinden daha ucuza mal etmişler. Bir başka araştırıcı ilgim üzerine piyasa fiyatı 100 –200 bin dolar olan, kendilerinin yaptıkları, kötü görünümlü bir X-Işınları floresans aletinin bir benzerini isteğimiz halinde 10 bin dolara bizim için de yapacaklarını söyleyince şaşırmıştım. Bu aletle çalışarak uluslararası dergilerde yayınladıkları makalelerden de vermeyi ihmal etmedi.

Benzer örnekleri daha da çoğaltabilirim. Bu ülkeler pahalı temel alet alımına çok para veremediklerinden, örnek olarak pahalı spektroskopik aletleri alamayınca, bu aletler kapasitesinde duyar analiz yapabilecekleri ucuz ve basit alet geliştirme yolunu seçtiler. Çalışma ve çabaları ile gerçekten diğer aletlere göre çok ucuz polarografi gibi elektrokimyasal aletleri, iyon spesifik elektrodları geliştirdiler.

 

Alınan kıymetli aletlerin ortaklaşa, verimli ve ekonomik kullanımı ile ilgili de iki örnek vermek istiyorum. 1988 yılında bulunduğum Yugoslavya’nın Belgrad şehri yakınındaki bir merkezi araştırma laboratuvarına o tarihte kısmen yeni sayılabilecek bir ICP- emisyon spektrometresi satın almışlar. Bu alet tüm Sırp Federasyonu için alınmış ve aletle analiz yaptıracaklar sıraya girmiş. Alet gece gündüz tam kapasite çalışıyormuş. Almanya’daki üreten firma bu aletten  o yıla kadar Türkiye’ye tam 30 alet sattığını söylediğinde içim burkuldu. Benzer bir aleti de Macar Bilimler akademisi tüm isteklilerin ortak kullanımı için almış. Bu örnekler de çoğaltılabilir.

 

Biraz da Asya’dan örnek vermek istiyorum. Yanılmıyorsam 40 yıl öncesine kadar Japonya’da analitik aletler imalatı yoktu. Ama Kore’de, Tayvan’da, Çin’de kesinlikle yoktu. Özellikle Japonya, eski neslin yakından bildiği gibi başlangıçta analitik aletler imaline patent ödememek için, kendilerine göre değişiklikler yaparak Batı ülkelerinin aletlerinin takliti ile başladılar. Batılılar ilk yıllar bu aletlere güldüler. Bugün bu aletlerin yapımında da Batı’yı geçtiler. Bilindiği gibi diğer sayılan Asya ülkeleri oyuncak başta olmak üzere elektonik eşya sanayisine çok geç başladıkları halde en ön sıralara gelebildiler. Bir konferansta duyduğum bilgilere göre 1970 yılında elektrik ve elektronik ürün ihracatı Türkiye’den daha az olan G. Kore 1995 yılında bu alandaki ihracatını 20 katımıza çıkarmış. Elektronik eşya sadece bilgisayar, TV ve video değil, oyuncaktan kumar aletlerine, saatten tıbbi ve bilimsel aletlere, robatlara kadar geniş bir yelpazeyi kapsar.

 

Ülkemizde alet üretimi için hiç girişim ve deneme olmadı mı? İlk sorumuzu tekrarlarsak kimler nereden ve nasıl başlamalı? Ülkemizin cihaz ve alet tüketim yelpazesine bakıldığı zaman ilk başlanacak alanın savunma sanayi ve tıp alanı olmasının yararlı olacağı sonucuna varırız. İki alan da benim uzmanlığım dışında olduğundan ancak genel çizgileri ile herkesin bildiği konuları, kendi meslekdaşlarından duyduğum ve aklımda kalanı ile örneklendirmeğe çalışacağım. Bu iki alan da ülkemizin en başarılı olduğu alanlar. Türk silahlı kuvvetleri dünyanın saygın ve sayıca en büyük ordularından biridir. TSK nin sahip olduğu donanım ve mensuplarının eğitim düzeyi de ülkemiz standartlarının çok üstündedir. Silahlı kuvvetlerimiz henüz dünyadaki yeri bugünkü düzeyinin çok altında bulunduğu yıllarda çok iddialı ifade ile tüm kendi savunma ve silah gücümüzü kendimiz yapmak üzere dev bir müessese MKE Kurumunu yarattık. Başlangıçta, mermi, silah top ve mühimmatımızı dünya standartlarında üreten bu dev kuruluşumuz geçen sürede ne düzeye yükseldi?  Hangi yeni silahları, füze, roket, top, tankı geliştirdi? Düşen uçakların bir kaçının, bir tank ihalesinin parasını silah ve savunma sistemi gelişimine ayırsak nasıl sonuç alırdık? 1974 sonrası ambargo konan sürede neler geliştirildi? Bu soruların cevabını uzmanına bırakıyorum.

 

Ülkemizde koruyucu hekimlik gelişmemiş, sağlık hizmetleri perişan ve keşmekeş, sağlığa devlet bütçesinden ayrılan pay düşük olsa da üniversite hastaneleri, özel sağlık kuruluşları, özel görüntüleme ve tedavi merkezlerinin donanımları ve hekimlerimizin kalitesi topluca düşünüldüğünde bu alanda da ülkemiz aynı ligde bulunduğu ülkeler grubunun üstünde gelişmiştir. Dünyada toplam sayısı onlarla ifade edilen “elektron beem tomografisi” aletinin bile en az 3  ü ülkemizde bulunmaktadır. Bu aletle bir tetkik bir milyarın üzerinde ödeme gerektirir. Benzer şekilde tam sayısını veremesem de uzmanının ifadesi ile sırf İstanbul’da bulunan ve tek bir tetkik ücreti yarım milyarın üzerinde oluğu söylenen MR- tomografi cihazı sayısı, Britanya Adalarında ( İngiltere, İrlanda, Galler, İskoçya)  bulunan sayının üzerindeymiş. Bu çokluğun yarattığı rekabet ve başka unsurlar sonucu, basit bir X-ışınları filmi ile alınabilecek bilgiler için bile hastalar bu aletlerle tetkike zorlanıyormuş. Her yeni geliştirilen teknik, her alet devlet kuruluşlarınca alınamasa bile özel sağlık kuruluşlarınca alınarak ülkemizde hizmete sunulmaktadır. Oto analizör cihazları hazır kullanım kitlerini kullanma koşulu ile bedava sağlık kuruluşlarına verilmektedir. Kitler ise basit kimyasal madde çözeltileridir. Daha nice en yeni teknoloji ürünü sensörlü aletler ülkemizde de yaygın kullanılmaktadır. Bu alanda acaba en basit bir sterilizasyon cihazı, tansiyon aleti dahi olsun Türkiye’de yapılıyor mu? Bunlar yapılamaz mı? Yapmağa kalkışanlar niçin batırıldı? Yukarıda adı geçen aletlerden birine ödenen para ile çoğu aletin ülke içinde üretilmesi gerçekleşemez mi? Umarım bu soruları uzman biri derginizdeki yazısında cevaplar.

 

 Uygulamalı teknik ve temel bilimlerde alet gelişimi ve üretimi için neler yapabiliriz? Neler yapıldı? Bu konular üzerinde duralım.Geçen günlerde tanıştırıldığım Bilkent Üniversitesinde görevli genç bir fizikçinin, en yeni teknoloji ürünlerinden biri olan, çok az ülkede yapılabilen atomik kuvvet mikroskopunu Türkiye’de üretip yurt dışına da sattığını öğrenince çok sevindim ve heyecanlandım. Bir kaç yıl önce de iki genç Hacettepe Üniversitesinde kendi araştırmaları için bu aletin ikiz kardeşi tunel mikroskopu Tübitak’a sundukları bir proje desteği ile imal ederek çalıştırdılar. Tunel mikroskopunu geliştiren bilim adamları 5-6 yıl önce bu buluşları ile Nobel ödülü almışlardı. Her iki aletin piyasa fiyatı 100 bin doların üstünde olup, ülkemizde yapanlar 10-15 bin dolara mal ettiler. Bu iki örnek istendiğinde en yüksek teknoloji ürünlerinin bile ülkemizde yapılabileceğinin somut göstergeleridir. 32 Yıl önce yurt dışında doktoramı yapıp döndükten sonra gelişimine katkıda bulunduğum aleti üreten firmanın bana %50 indirimle vermeyi teklifine rağmen, bu fiyattan da satın alacak kaynak bulamamıştım. Dönüşümden 4 yıl sonra tekrar Almanya’ya gidişimde, geçen sürede aletim olmadığıiçin aynı konuda çalışamadığımı öğrenen hocalarım “biz sana komple aleti veremeyiz ama, teknik çizimlerini ve Türkiye’de bulamayacağın üniteleri  biz verelim, sen aleti yaptırarak çalışırsın” dediler. Gerçekten de doktora süresince çalıştığım aletler büyük ölçüde merkezin elektronik ve mekanik atölyelerinde yaptırılmıştı. Getirdiğim çizimler, ülkemizde bulunamayacak foto çoğaltıcı  ve elektronik yapı taşlarını H.Ü. Fizik Bölümündeki arkadaşlarıma verdim, incelediler. 100 Parçadan oluşan ana alet mekanik atölyelerinde, daha karmaşık olan yüksek gerilimli güç kaynağı da elektronik atölyelerinde bir yıl içersinde yapıldı. Yapım sırasında eksikliği görülen parça ve elektronik elemanlar yine yurt dışından getirilse de sonunda alet yapıldı ve çalıştı. Halen Profesör olan bir öğrencim doktora tezini bu aletle çalışarak hazırladı. Aynı alet halen çalışır durumda olup, başka tezlerin hazırlanmasında da kullanıldı. Kimyacı olmasına rağmen iyi bir elektronik bilgi ve el becerisine sahip bu kişi, geçen süre içersinde diyot Laser kullanarak monokromatörsüz moleküler absorpsiyon ölçüm cihazı, baca gazı duman ölçüm cihazı, bir fabrikanın boya atölyesinde boyar madde derişiminin uzaktan ölçülerek otmatik boyar madde ekleyen bir aleti, bir fizikçi, biyolog ve tıp mensubu bir çok araştırıcı için güç kaynağı ve ölçüm ünitesini Kayseri imkanlarında yaptı ve halen benzer imalatları yapmaktadır. Daha çarpıcı olanı ise kendisini post doktara çalışması için gönderdiğim Almanya’daki büyük bir araştırma merkezine de ihtiyaç duydukları ve yaptıramadıkları bir aleti yapmasıdır. Amacınızı, ne ölçmek istediğinizi tanımladığınız her aleti yapabilen bu profesör,  Yazmayı, gösterişi sevmez tek maaşla geçinmeğe, ay başını borçsuz getirmeğe çalışır. Benzeri beceriye sahip nice araştırıcımız da imkansızlıkta mütevazi koşullarda ihtiyaç duyduğu aletleri, hem de sesleri duyulmadan yapabilmektedir. Bu örneklerin sayısı az olsa da  ülkemizdeki alet üretimi yapılamamasının nedenin bilgi yetersizliği değil, ilgi ve bu alana destek eksikliği olmasıdır.         

 

Ülkemizin bir şansı da son 10 yıldır en yetenekli ve bilgili gençlerimizin elektronik, bigisayar ve işletme okumalarıdır. Bu üç alanda yetişen gençlere işin önemi anlatılır, destek sağlanır,   uygun düzenlemeler yapılır, imkan verilirse ülkemizde her tür araştırma ve tıbbi alet üretilebilir. Bu alt yapıyı kimler oluşturacak? Teşvik, destek ve imkanı kimler verecek? Milli Eğitim ve Sanayi Bakanlıkları TÜBİTAK, TÜBA, YÖK ve üniversitelerimiz önce işin önemine inanacaklar, sonra düzenlemeleri yapacaklar, destek ve imkanları sağladıktan sonra ürünlerini göreceğiz.

 

Eğitim sistemimiz ve programlarımız yetenekleri ortaya çıkaran, bir beceri kazandırıcı, kendine güvenen ve üretici bireyler yetiştirecek şekilde yeni baştan değiştirmelidir. Okul öncesinden lisans üstüne kadar 16 milyon nüfusumuz okullarda eğitim- öğretim gördüğüne göre hedef ve uygulamanın en büyük sorumlusu bellidir. Eğitim sistemi toplum geleceğinin yönlendirilmesinin en önemli halkasıdır. Görerek, yaparak eğitim için her düzeyde okul yeterli, yerli yapım, yakın çevre ağırlıklı laboratuvar ve atölyelerle donatılmalıdır. Bu amaçla mevcut ders araçları yapım merkezleri koordinatörlüğünde, TÜBA ve TÜBİTAK işbirliği ve danışmanlığında meslek okulları ve M. Yüksekokulları imkanlarından da yararlanarak ders araçları yapımı ve laboratuvar donatımı seferberliği yapılmalaıdır. Gerekirse yerli laboratuvar donanım alet gelişimi yarışmaları da düzenlenerek sanayi bakanlığı ile korordineli şekilde üreticiler teşvik edilmelidir. Her kademedeki tüm öğrenciler haftanın en az bir gününü bu laboratuvar ve atölyelerde geçirmelidir. Bir şeyler deneme, yapma alışkanlığını küçük yaşlardan itibaren kazananöğrenciler, bunlara rehberlik yapan öğretmenler birer araştırıcı olurlar.

 

TÜBİTAK bir yandan araştırma desteklerini soyut ve bireysel araştırmalardan çok ülke yararına uygulamaya yönelik, üretim artırıcı araştırmalara kaydırırken, bir yandan da MAM, ATAL, BUTAL gibi araştırma merkezlerini yaygınlaştırmalıdır. Bu merkezler bir yandan araştırıcılara ve sanayicilere analiz ve ürün kalite kontrol hizmeti verirken, bir yandan da ülkede, okullarda ve sanayide ihtiyaç duyulan araç gereç gelişimi çalışmalarını, ülkenin ihtiyacı olan alanlarda bölgesel ve ulusal stratejik öneme sahip araştırmaları (Bor, Krom, toryum, altın, barit, tekstil, biyoteknoloji, bilgisayar, savunma gibi özel amaçlı) birlikte yürütülmelidir. Ayrıca şehir merkezlerinde luna parklar gibi öğrencilerin ve halkın gezeceği bilim parkları kurmalı, veya kuracak belediyeleri desteklemelidir. Bunlar zor değildir ve zaten çoğunun alt yapısı hazır, bir kısmını da yapmaktadır.

TUBA ayağı yere basmayan üyeleri ile seçkinler klubü gibi soyut toplantılar yapıp, okunmayan kitaplar yayınlama yerine ülke gerçeklerinde hizmete hazır üyeleri ile yasanın kendilerine verdiği görev ve sorumluluk doğrultusunda araştırıcılığı özendirecek, bilimi yaygınlaştıracak danışmanlık hizmetlerine yönelmelidir.

 

YÖK, bu günkü gibi öğretim üyesi yetiştirmek amacı ile her alanda gençleri yurt dışına doktora eğitimine göndermek yerine merkezi planlama ve koordinasyonla sadece ülkemizde olmayan alanlarda bir hedefele sınırlamalı, büyük üniversitelerdeki atıl kapasiteyi, araştırıcı potansiyeli harekete geçirici, azami yararlanacak önlemleri almalıdır. Araştırmaya ayrılan kaynakların yerli yerinde ve üretime yönelik kullanımını sağlayıcı önlemleri almalıdır. Akademik yükselmelerde sadece ne amaca hizmet ettiği bilinmeyen yurt dışı yayınlar yerine ülke kalkınmasına, teknoloji ve üretim gelişimine hizmet eden, toplumsal yarar sağlayan somut araştırmaları daha öncelik vermelidir. (Yurt dışında 75 makalesi yayınlanmış ve bunlara 600 kez atıf yapılmış biri olarak bu öneriyi getiriyorum).

Üniversitelerimiz, en çok araştırmanın yapıldığı, en çok bilgi ve bilimin üretildiği, belki de en çok araştırma yatırımı yapılan kurumlarımızdır. Toplumları geleceğe hazırlayan en dinamik kurumlar olarak her alanda üniversitelerimize görev düşmektedir. Halen üniversitelerimizde okutulan ders kitapları, ders programları teknoloji ötesi toplumlardan aşağı değildir. Çoğu alanda aynıdır.Bu ülkelerde de başarısını kanıtlamış öğretim üyelerimiz sayıları azınlıkta olsa da üniversitelerimizde görev yapmaktadır. Diğer ülkelerin aksine ülkemiz üniversiteleri ülkemizdeki araştırmaların % 90 gibi büyük bir bölümünün yapıldığı kurumlardır. Atıl aletlerin bir çoğu da maalesef üniversitelerimizde bulunmaktadır. Doğrudan veya dolaylı devlet parası ile satın alınan aletler sahiplenene bakmaksızın her araştırıcının yararına ve hizmetine açılmalıdır. Gerekirse merkezi bir veya birkaç merkezde toplanabilir.

O halde şikayetlerimizin çözümünde de üniversitelerimize görevler düşmektedir. Ülke olarak araştırma- geliştirmeğe ayırdığımız kaynaklar yetersiz ve gelişmiş toplumlara oranla çok düşüktür. Buna karşılık son yıllarda kaynakların önemli oranda arttığını inkar edemeyiz. Hem de çoğu insanımızın işini kaybettiği iki büyük ekonomik krize rağmen, bazı üniversitelerimiz yılda araştırmaya 20-40 trilyon Tl kaynak ayırabilmektedir ki bu rakamları daha 10 yıl önce hayal bile edemezdik. Ancak acaba ayrılan kaynakları her üniversitemiz yerinde kullanabiliyor mu? Verdiği kaynağın karşılığında ne üretildiğinin hesabını sorabiliyor mu? Üniversitelerimiz ayırdıkları kaynağın hesabını sorabilmelidir. Kaynakları dağıtırken daha önce verilen kaynak karşılığı değeri birinci etken olmalıdır. Üniversitelerimiz sahip oldukları alet ve alt yapıların envanterini güncel takip etmeli, araştırma projelerini desteklerken kişisel projelere değil büyük araştırma gruplarının ortaklaşa yürütecekleri, hatta öğrencilerin de katıldığı projelerle, pratik yararı görülebilecek alet yapımı gibi projelere öncelik verilmelidir.Yeni katıldığımız AB araştırma programları bile ancak en az üç üye ülke araştırıcılarının ortaklığında hazırlanan geniş katılımlı projeleri desteklemektedir. Öğretimin her aşamasında öğrencilere araştırıcılık bilinci, kendine güven ve üretim aşkı verilmelidir. Üniversitelerde ataleti önleyeci, verimsizi ayıklayıcı, üreteni teşvik edici, destekleyici mekanizmalar çalıştırılmalıdır.

Üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta da büyük üniversitelerimizdeki akademik kadronun neredeyse sınırsız artışına bir türlü engel olunamaması, kadronun yaşlanmasıdır. Gelişmekte olan üniversitelere gitmek istemeyen bu kadrolar üniversite bünyesinde kurulacak bir araştırma- geliştirme merkezinde ülke yararında güdümlü projelerde görevlendirilebilir. Bu merkezler KOBİ’ler gibi, Sanayi Bakanlığı ile teknoloji geliştirme (Innovation) merkezi, veya TÜBİTAK ile ortaklaşa yukarıda sıraladığımız bir stratejik alanla görevli araştırma merkezi şekline de dönüştürülebilir.

MEB tarafından yapılmasını istediğimiz büyük eğitim reformu yapılmadan da TÜBİTAK, TÜBA, YÖK ve Üniversitelerimiz yukarıdaki tartıştığımız konularda üzerlerine düşeni yaparlarsa bilimsel alet yapımında da hızla yol alabilir, açığımızı kapatabiliriz. Bu başlangıç yapılırsa sanayici ve yatırımcılarımız da bu kurumlara daha çok proje ve destek vererek ileri teknoloji üretimi demek olan her alanla ilgili alet, makine üretiminde patlama yaşayabiliriz.Önemli olan inanmak ve bir yerinden başlamaktır.Başlangıcı otomotiv sanayisinde olduğu gibi yurt dışı firmalarla ortaklık kurarak da yapabiliriz.Otomotiv san sanayisi de tenkit ettiğimiz bu tür ortaklık sonunda gelişti. Bu ise yeni iş alanları ve yeni kazanç kapısı, üst liglere yükselmemiz demektir.