|
Bilimsel Yayınlar (Scientific Publications) Popüler Bilim (Popular Science) Tez Yönetimi Ve Danışmanlık (Thesis Directed) Verdiği Dersler (Courses Instructed) |
Avrupa Birliğine Giriş ve Avrupa ile İlişkilerimiz (KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı Der.2000 Güz Sayısında yayınlandı)
Türkiye son iki yüz yıldır yüzünü batıya yöneltmiş olup, geri kalmışlığının kurtuluş yolu olarak batı kurumlarını almak, taklit etmek, ve onlarla ittifaklar kurmakta görmüştür. Bu uğurda ittifaklarla savaşlar yapmış, bu savaşlar toprak kaybını daha da hızlandırmış, 1. Dünya savaşı sonunda ittifak ettiği devletlerin yenilmesi ile Anadolu’nun küçük bir parçasına sıkıştırılmağa çalışılan Osmanlı İmparatorluğu yerini bir Milli Mücadele (Bağımsızlık Savaşını) kazanarak Cumhuriyeti kuran yeni devlete bırakmak zorunda kalmıştır. Cumhuriyeti kuran Atatürk ve arkadaşları yine batıya yönelişe devam etmişlerdir. Bu politika sosyal kurumların da değiştirilmesi ile daha hızlandırılmıştır. Batının anlamı, daha çok Batı Avrupa ülkeleri olmuştur. Bu ülkelerle hem ekonomik hem askeri ittifaklar kurulmuştur. 6 Batı Avrupa ülkesinin oluşturduğu AET ile çoğu diğer batı Avrupa ülkelerinden çok önce ( 1963 yılında) ilişkiye geçmiş ve ortak anlaşmalar imzalamıştır. Türkiye’nin iç sorunları (yaygın terör olayları, askeri müdahaleler, ekonomik güçlükler gibi) AET ile ilişkilerin başlangıçtaki olumlu gelişimini aksatmıştır. Özellikle 1990 sonrası Doğu Avrupa İttifakı’nın (Comekon) çökmesi, Sovyetler Birliğinin dağılması, iki Almanya’nın birleşmesi sonucu Batı Avrupa Devletlerinin doğu sınırlarını güvenceye almaları nedeniyle NATO gibi askeri ittifaklara ve Türkiye’nin sınır bekçiliğine eski ihtiyaçları kalmamıştır. Türkiye’nin yeniden yükselen jeopolitik önemi de Batı Avrupa ülkelerinin eskisi kadar ilgilerini çekmemiştir. Öte yandan Türkiye’deki hızlı nüfus artışı ve tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişteki hızlı köyden göçüşün doğurduğu büyük işsizlik sonucu, Türk vatandaşlarını başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinde iş aramaya yöneltmişlerdir. Bu yönelme, başlangıçta iş gücü açığı olan bu ülkeler için cazip gelirken, zamanla hızlanan ve durdurulamayan akın ve oralarda sürekli kalmak istemeleri bu ülkeleri ürkütmüş, hatta korkutmuştur. 1970 sonrası ileri teknolojiye geçişle kendi içlerinde de işsizlik artmış,eski işgücü talebi kalmamıştır. Özellikle PKK ile mücadele sürerken çok büyük kitleler ekonomik nedene dayanan sığınmalarını Türkiye’de kendilerine baskı yapıldığı savına dayanak olarak kullanmışlardır. Organize örgütün elinde bu kitlelerin terörü Avrupa’ya taşımaları ve terörde kullanılmaları bir yandan Avrupa’nın gözünü iyice korkuturken bir yandan da buldukları Avrupalı yandaşları ile Türkiye’ye karşı baskıya yöneltmiştir. Türkiye’de adı bile duyulmayan,haklarında takip söz konusu olmayan Süryaniler gibi gruplar da aynı yol ve taktikle Avrupa' ya göçmüşlerdir. Sayıları bir milyona yaklaşan Kürt, Süryani kökenli ve aşırı uçlardaki vatandaşlarımız, 1974 Kıbrıs harekatımızı hazmedemeyen Yunan ve yurt dışındaki Ermeni örgütlerin de desteği ile Avrupa’da Türkiye aleyhine büyük bir kampanya başlatmışlar, Avrupa’nın hassas olduğu “insan hakları ihlali, vatandaşlıktan çıkarılma, ana dil yasağı” gibi konuları yalan ve istismar düzeyinde kullanarak Türkiye’nin Avrupa tarafından baskı altında tutulmasına, dışlanmasına çalışmışlardır. Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın geleneklerini, alışkanlıklarını korumak için kurdukları örgütler, bunların çoğunun aşırı uçların, Cemalettin Kaplan gibi “kökten dincilerin” kontrolünde Türkiye’ye karşı yanlış kullanılması Batı Avrupalılar gözünde Türk Dostlarının bile Türkiye imajını değiştirmiştir. Türkiye ve dış temsilcilikleri Türkiye’ye karşı sürdürülen bu tür olumsuz, haksız kampanyaları önlemede yetersiz kalmıştır. Türkiye de AET ve sonradan AB ‘ye karşı kozlarını iyi kullanamamış, Yunanistan’ın ortaklığa katılışında gerekli tepkiye ve çekinceleri koyamamıştır. Başlangıçta 6 ülkeden oluşan AET üye sayısı 15 olmuş, her bir üyenin veto hakkı saklı kalmıştır. Veto yetkisi sadece kurucu üyelerle sınırlı kalsaydı . 37 yıldır ortaklık içinde, tüm politikalarını ve yönelişini Avrupa ile bütünleşme yönünde kullanan Türkiye’nin işi daha kolay olacaktı. Türkiye şimdi ekonomik ve hukuki olarak zayıf zamanında ve yukarıda sıralanan olumsuz koşullarda AB ile ortaklık müzakerelerine başlıyor. AB ‘nin dayatmaları da insafsızlık ölçüsündedir. Ancak bunların bazı da Avrupa’nın bugün geldiği düşünce ve yaşam tarzının gereğidir. Tarihi unutmağa, olumsuzluklarını düzeltmeğe çalışmaktalar. Türkiye hesaplarını iyi yapmak zorunda. “Öfke ile kalkıp zararla oturmaması “gerekir. Bütün kazandıklarını silip atamaz. Avrupa’da yaşayan 3-3,5 milyon vatandaşını da düşünmek zorunda. Özellikle siyasilerimizin beyanlarında dikkatli olması gerekir. Kıbrıs harekatı sırasında “Attila Hatları” “Adriyatik’ten Çin Setti’ ne Türk Dünyası” “batı destekli terör” “....kalleşliği” “Türkiye’den korkuyorlar, önünü kesmek istiyorlar, hele bir 100 milyon olalım ...” “kanımızın son damlasına kadar ...”,”ya sev, ya terk et (bazen defol)” söylemleri Avrupa’daki tarihten gelen Türk korkusunu yeniden gündeme getirmeğe yetmiştir. Askerlerimiz de çağa ve Avrupa’daki gelişmelere daha uyumlu olmalıdır. Her konuşan,”Avrupa bizi içine almaz, oyalıyorlar, dinimizi değiştirirsek alırlar” gibi olumsuz görüşleri dile getirmektedir. Halkları aynı kefeye koymak hatalıdır. Avrupa’da Türklere karşı olanlar kadar sempati ile bakanlar da vardır. Hepsi de sanıldığı gibi bizi bölmek istemiyorlar. Sadece bizim yüzümüzden kendi huzurlarının kaçmasını istemiyorlar. Almanya’da yapılan bir araştırma, Almanların %75 ‘inin Türklere olumlu baktığını ve sadece %15’inin karşı olduğunu göstermiştir[1]. Beyanlarımızı Avrupalıların da dinlediğini unutmayalım. Ülkemizde AB’ne girmemize karşı olanlar belki de daha fazladır. Son günlerdeki ekonomik ve siyasi baskılar adeta herkesi bunalttı. Bence en iyi yol şimdilik müzakere süresini uzun tutmak, bu arada bazı haklı talepleri karşılamak (yasal düzenlemeler, enflasyonu düşürme, özelleştirme, kurumların yönetimdeki yerini belirleme gibi) en iyi yol görünüyor. En duyar olduğumuz ve yapmadan suçlandığımıza inandığımız “Ermeni Soykırımı” suçlamaları konusunda fazla korkmamız yersiz. Tarihte en büyük soykırım suçluları, Amerika, Afrika ve Avrupa’da birçok halkları yok eden Avrupa Birliğini oluşturan ülkelerdir. Örülmek istenen kıskacın Ermeni ayağı yeni değil. Ermeni terörü durdurulduktan sonra siyasi boyutunun geleceği açıktı. Uygun politikalar zamanında üretilemedi. Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyanlardan olduk. İyi politikalar üretebilseydik, büyük bir olasılıkla siyasi baskılar bu boyuta ulaşamazdı. Kıbrıs ve Ege sorunlarına karşı Yunanistan ‘ın tutumu hiçbir zaman değişmedi. Değişmesini beklemek ve Yunanistan ile çözmeğe çalışmak, çözümü zamana yaymak, izlenecek politikanın esası olmalı. Diğer ileri sürülen dayatmaların bir kısmı için bizim de yapmamız gerekenler olduğunun idrakine varmalıyız. Bizde problem yok demekle bir yere varılamaz. Sorun var diyenler olduğu sürece vardır. En azından kişisel hakları gözetmek gerek. Bütünleşme gerçekleştiğinde bir çok sorun, sorun olmaktan çıkacaktır. Eğer biz bu bütünleşmeden korkuyorsak iyi düşünmemiz, ama başka gireceğimiz bir ortaklığın da olmadığını, kendi kendimize kalkınmak için daha çok çabalamamız gerekeceğini, bu girişin bizim isteğimizle olacağını unutmamamız gerekir. Birliğe katılma ile Portekiz, İspanya ve Yunanistan’ın nasıl bir değişim ve gelişim gösterdiğini de unutmayalım.
Prof. Dr. Mehmet Doğan Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi e-mail: dogan@hacettepe.edu.tr. veya hmehmetdogan@hotmail.com |