Bilimsel Yayınlar
(Scientific Publications)


Popüler Bilim
(Popular Science)

Tez Yönetimi Ve Danışmanlık
(Thesis Directed)

Verdiği Dersler
(Courses Instructed)

AVRUPA’DA BİZ
(WIR IN EUROPA)

 

GİRİŞ

 

            Farklı bakış açılarına göre bir taraftan gelenek ve göreneklere, eski bir kültüre sahip bir halk ve diğer taraftan Kemal Atatürk’ün istediği  gibi batıyı örnek alan çağdaş bir Türkiye.      Bu iki farklı dünya bizim bakış açımızdan verilecektir.

            “P.Z Wir in Europa” Dergisi Eylül 1995 sayısını bu girişle Türkiye’ye ayırdı. Bugüne kadar konu üzerinde dergide yer alan yazılar üzerinde hiçbir basın-yayın aracımızda durulmadı. Derginin bu özel sayısındaki yazılardan seçmeler vermek istiyoruz. Biz gerçekten, başkalarının bizi nasıl gördüğünü merak ederiz. Her yönüyle Almanya açısından nasıl görüldüğümüzü dergide makaleleri tercüme ederek aynen vermeyi bir görev sayıyorum.

 

Türkler

Dieter Golombek

 

            Kundaklama olayları, insan haklarını gözetmeme, terör , askeri yönetim, savaş, Almanya’daki Türkler için hep kötü haberler. Türkiye ile ilgili olaylar,bunun gibi çok sayıda olumsuz başlıklar altında veriliyor. Basındaki ifadesiyle “yalnız kötü haberler yi haberlerdir.” Yalnız olumsuz ve kötü haberler mi çok sattırır? Kritikler ve eleştiriler yalnız yüzeysel ve basitçe mi olmalıdır? Hiçbir şey gizli kalmamalı ama, gerçekler de tersyüz edilmemelidir. Yalnız kötü ve olumsuz haberler verilirse, kötü bir görünüm oluştururlar. Her şeye rağmen birçok olumluluk ve beklentilerimizin üstünde iyilikler de, iyi olaylar da olmaktadır. Günlük yaşantımızda ve işyerinde Almanlar ve Türkler büyük ölçüde iyi bir şekilde uyumlu bir arada yaşadıkları halde, bunlar haber olarak verilmemektedir. Örnek olarak, Türk Parlamentosunun Temmuz ayında büyük bir çoğunlukla Anayasa’ da geniş kapsamlı değişiklik yaptığından kimin haberi var? Gerçi, Türkiye’nin çoğu dostlarının beklediği ölçüde yeterli değişiklik olmadı. Ama vatandaşların demokrasiye günlük ve politik yaşamda daha geniş katılımı, diğer deyişle daha çok demokrasi yolunda büyük adımlar atıldı.

            Biz Türk demokrasisini yargılayamayız. Biz, Türklere azınlık haklarını  korumasını ve insan haklarını öğretecek durumda değiliz. Biz, genç Türk demokrasisinin kendi dinamiği içinde kendileri tarafından iyileştirileceğine inanıyoruz ve biliyoruz ki omuz silmek hiç kimseye ve hiçbir şeye yarar getirmez. Problemler ancak onlar adına dile getirilebilir, ama, küçümseme ve bilgiçlikle değil.

            İçimizde iki milyon Türk bizimle yaşıyor. Bunlar Türkiye’yle aramızdaki, bağı oluşturuyor ve bizim Türkiye ile çok yönlü ilişkilerimiz var. Almanların % 75 i Türkleri beğeniyor veya büyük ölçüde sempatik buluyor. Bunun üzerinde durulmalıdır. Bunlara karşı sempatik eleştiriyle ve komşularımızı uyararak bu sempatiyi derinleştirmek bu sayımızın amacıdır. Daha çok ne isteyebilirsiniz?

 

Yasemin’in  Mektubu

 

            Merhaba,

            Adım Yasemin, dokuz yaşındayım ve üçüncü sınıfa gidiyorum. Osnabrück’te doğdum. Bu nedenle benim ilk ülkem burası. Çok sayıda arkadaşım var. Ailem sıkça derneğe gidiyor. Dernek yeni ve ismi “Mülteciler Derneği”, orada erkek kardeşimle halk oyunları öğreniyoruz. Oynamayı çok seviyorum. Bir oyunda babam çok üzgündü. Ben ona niçin üzüldüğünü sordum. O bana Almanya’da halen sürekli yabancı olduğunu, bir insan olarak görülmediği için üzüldüğünü, çünkü kendisinin Türkiye ‘de doğduğunu ve başka bir görünümde olduğunu söyledi.

            Bu o kadar kötü mü? Bazı insanlar için bu kötü bir şey. Peki, ben kimim? Türk müyüm Alman mı? “Sen bir insansın benim kızım!”

 

TÜRKLER ALMANYA’DA

 

            Almanya’da yaşayan iki milyon Türkün % 60’ı 15 yıldan uzun süredir Almanya’da oturuyor ve dörtte biri Almanya’da aramızda doğdu. Bunlar paralarını Almanya’da harcıyorlar, sosyal güvenlik sistemimize parasal katkı yapıyorlar. Türkiye’de Almanlar’ın yatırımı (2 milyar mark), Almanya’da Türklerin yatırımının (8 milyar mark) tam dört katı.

            1983-1994 arasında Türkler’e ait iş yeri sayısı 38 000’e ulaştı. Türk işverenleri toplam 130 000 kişi çalıştırıyorlar ve bu sayının % 15 i Alman. Her yıl Türk işyeri sayısına ortalama 1200 yenisi ekleniyor. Her bir iş yeri ortalama 3,5 kişiye yeni istihdam sağlıyor. Türk girişimcilerin üçte biri 35 yaşın altında genç girişimci, 1993  yılında Türk işletmecilerinin cirosu 31 milyar DM .

            470 000 Türk ailenin ortalama geliri Alman ailelerin gelirine eşit olup, ayda ortalama 3 650 DM kadardır. Türkler’ den 670 000 i sosyal güvenlik kurumuna aidat ödeyen işçidir. Türklerin tasarrufları da ortalama Almanlar’ ın tasarrufları civarındadır. İlk yıllar iki Türk’ten biri ülkelerine ve ailelerine tasarruf ettiği markı gönderirken, bugün Almanlar gibi yedi Türk’den biri mark tasarruf edebilmektir. Türk ailelerin evinde Almanlar’ dan daha yüksek oranda televizyon, video,HF-müzik seti ve bilgisayar bulunmakta ve daha yüksek oranda Türk, Alman arabasına binmektedir. Yeni Alman eyaletlerinde, yaklaşık 50 Türk iş yeri bulunmaktadır.

            Almanya’da Türkler diğer iş yerleri arasında bir de hazır beton yapı elemanları fabrikası kurmuşlardır. 7 Türk bankası ve 20 banka şubesi faaldir.

            Yılda ortalama 40 000 Türk ülkesine geri dönmektedir. Her 10 Türk aileden biri Almanya’da kendine ait evde yaşamaktadır. Kendi evine sahip olan Türklerin sayısı 2000 yılında iki katına çıkacaktır. Ev yapım tasarruf hesabı olan Türklerin sayısı 135 000 olup bu sayı artış eğilimindedir.

 

BEŞİKTAŞ TEKNİK DİREKTÖRÜ

DAUM İLE BİR SÖYLEŞİ

 

PZ-   İstanbul’da Beşiktaş antrenörlüğü sizin ilk yurtdışı işiniz. Sizi Türkiye’ye ne çekti?

 

-     Solingen’deki kundaklama olayı buna neden oldu. O zaman bütün Almanya’da aydınlatıcı bir üslupla  ile her yerde yabancı düşmanlığı protesto edildi. O tarihte eşime biz de bir katıda bulunalım ve buna gösterge olarak da Portekiz tatilimizden vazgeçerek Türkiye’ye gidelim dedim. Beni futbolcu olarak tanıyan insanlara Almanların yabancı düşmanı olmadığını, sadece içimizdeki küçük bir azınlık grubun yabancı düşmanı olduğuna açıkça göstermek istiyordum.

 

PZ- Daha önce Türklerle temasınız oldu mu?

-            Köln’de yaşamam nedeniyle yalnız okul yıllarından değil, her zaman çok sayıda Türk arkadaşım ve dostum vardı.

 

PZ-   Bu gidişiniz sizin gözünüzde Türklerin görünümünü ve intibalarını değiştirdi mi?

 

-            Ben daha çok Ayasofya, mavi camii (Sultan Ahmet Camii), Kapalı Çarşı gibi oriyental görüntülerden etkilenmiştim. Türkler genellikle başörtüsü ile sunulmuştu. Ama Köln’ de İstanbul’dan daha çok başörtülü var. Türklerin bendeki bu görünümün yanlış olduğunu anladım.

-            PZ       Almanya’daki Türkler nasıl?

 

-     Bu farklı, Almanlar yanlış noktadan bakıyor. Daima Türklerin hangi kesim ve kesitinin aramızda, Almanya’da yaşadığını göz ardı etmemek gereklidir. İyi yetişmiş, iyi öğrenim görmüş orta ve üst tabaka Türkler İstanbul’da veya diğer büyük şehirlerde yaşıyorlar. Bu kimseler en üst yönetim ve işlerde,modern bankalarda, bilgisayar uzmanı ve benzeri görevdeler. Bunların çoğu oldukça iyi yetişmiş, Harvard’ da öğrenim görmüş kimseler. Bu durumu bizde çok az kimse biliyor.

 

PZ- Siz teknik direktör olarak çok başarılısınız. Yenilgi ve başarısızlıktan korkmuyor musunuz?

 

-      Bu bir iş ve gayet açık, 24 saat içinde Türkiye’ye terk edebilirim de. Bu tür durumlara benim mesleğimde her zaman hazırlıklıyım, bu Almanya’da Türkiye’ye ya da Dünyanın herhangi bir yerinde de olabilir.

 

PZ-    Özellikle hangi ilginç anılarımız var, nerelerden en çok etkilendiniz mi?

 

-   Dikkate değer noktaların başında her yerde atasözü gibi “hoş geldiniz” denmesi ve misafirleri herkesin davet etmesi.

 

PZ-   Siz Almanya’nın Türkiye’deki elçisi misiniz?

 

-            Evet! Tekrar evet, gayet doğal bu. Gerçi insanın kendi kendini övmesi uygun düşmez ama, ben şahsen Türk-Alman dostluğuna dış İşleri Bakanlığı mensuplarından daha çok katkıda bulunduğuma inanıyorum.

 

PZ-  Turistler de ülkemizin elçisidir. Nasıl görüyorsunuz? Bunlar ne tür işlev yerine getiriyorlar?

 

-            Bütün insanlar normal olarak oraya gidiyorlar. Davetleri kabul ediyorlar, geri çevirmiyorlar. Türkler için yabancı bir misafiri ağırlanmaktan büyük şeref duyarlar. Turistlere hediyelik eşya satmak isteyen satıcılara karşı kibar ve samimi olun. Bunlar hayatını böyle kazanıyor. Bir şey almak istemeseniz bile kızmayın, kibar olunuz.

 

PZ-  Türkiye’de sosyal konulara da katkınız oldu mu?

 

-            Biz geçen yıl birkaç ay içinde kanserli Türk çocuklarına  için para topladık. Böylece 28 anne ve çocuğu için hastane yaptık ve döşedik, çok sayıda hastayı umutlandırdık. Bu tür etkinlikler çok yeniydi. Bu kampanyaya Beşiktaş Fan Klüp katıldı. Ve birkaç milyon mark toplandı. Teknik donanım iyiydi ama yerleri yoktu. Modern araç gereçleriyle doktorlar başarılı şekilde kemik iliği nakli yapıyorlar. İyileşme oranı çok yüksek ve Avrupa ölçüsünden en öndeler.

 

PZ-   Türk insanı sizi benimsedi mi?

 

-            Benim her davranışım göz önünde, açık. Her adımın ve hareketim izleniyor . O nasıl giyiniyor? Bizimle rakı içer mi? Türk dansı yapar mı? Ben onlarla oynuyorum, birlikte içiyorum, ben onlardan biriyim. Müthiş bir şey!

 

PZ-   Tanınmadan sıradan biri olarak herhangi bir yere gitme şansınız var mı?

 

-             Hayır

 

PZ -  Siz bir örnek kişi misiniz?

 

-            Belki, belki de belirli emelleri ve değerleriyle orada yaşıyan biri. Dinden bağımsız en yakın sevgiyi pratiğe geçirmeyi deniyorum. Ben iyi bir hareket ve davranışın, yüz öğütten daha değerli olduğunu göstermek istiyorum.

 

PZ-   Futbol birçok klüp için ek bir uyuşturucu afyon mu?

 

-   Türkiye’de futbol Almanya’da olduğu gibi daha çok fakir toplum kesimine hitap ediyor. Bu kesim boş zamanlarını daha iyi değerlendirmek için imkan ve para bulamıyor. Günlük yaşamdaki stresi atmak için bedava olan tek şans bir futbol klübü veya futbolcuyu izlemek ve tutmaktır. Çoğu bir futbol klübü üyesi olarak doğuyor. Bir kimse Galatasaray ailesinin Beşiktaş veya Fenerbahçe topluluğunun bir  sempatizanı olarak doğar.

 

PZ-  Fanatikliğin bastırılması içini bir şans görüyor musunuz?

 

-            Her zaman bir şans vardır. İnsan sabırlı olmalıdır. Şimdi ben Türkiye’de genç futbolcuların, genç amatörlerin eğitimi için uzun süreli ve kalıcı bir yapı değişikliği yapmaya çalışıyorum.

 

PZ-  Bu arada en büyük problem nedir?

 

-            Bilgiçlik taslamamak, tepeden bakmamak lazım. Buna Türkler çok büyük tepki gösteriyorlar. Bu nedenle daha çok tavsiyeler şeklinde sorarak veya soruyu değiştirerek teklifte bulunmalıdır. Ama insan bir çözüme ulaşmak ve karar vermek zorunda kalırsa kesinlikle o kararında durmalıdır. Kişisel sürtüşmeye kadar! İnsanlar bazen sürtüşme ve uyuşmazlık istiyorlar. Zira genellikle çoğu kimse çok yavaş.

 

PZ-      Beşiktaş’a  bir Alman futbolcu almak isterseniz bunun hangi özelliklere sahip olmasına ne tür futbol kalitesini götürmesini isterdiniz?

 

-            O kişi her tür şartlara kolaylıkla uyarak yaşayabilmeli. Sadece 18°C de oda sıcaklığında iş gören birine ihtiyacım yok. (Yani kolay uyum sağlayacak, yalnız ideal şartlarda çalışmaya alışmış birini istemem)

 

PZ-    Teknik Direktör olarak işinizi buradan farklı mı yapıyorsunuz?

 

-            Kesinlikle hayır. Orda da Kazanmak, burada da kazanmak zorundayım.

 

PZ-  Siz çok enerjik ve sıcak kanlısınız.

 

-            Ben Türklerden daha çok Türküm.

 

PZ-  Ekleyecek başka bir düşünceniz var mı?

 

-            Benim istediğim Almanya’daki Türklerin ikinci ve üçüncü nesillerinin Almanya’ya tüm uyum sağlaması. Bunlar aynen Almanlar gibi karşılanmalı, bir Almanla ile karşılaşmamalı ve rahat yaşayabilmeleridir.

 

PZ-  Biz bir yabancı ülkeye gidersek, onların kendilerine özgü özelliklerini araştırıyoruz. Bu bizim için tatil hatırası oluyor. Ama bizim içimizdeki Türkler başka kendilerine özgü yaşamak istediklerini bilmek istemiyoruz. Bu bir çelişkidir.

 

PZ-   Her zaman genelleme yapmak sorundur. Biz “sevgili okuyucular biz daima genelleme yaptığımız için, tipik durumları genele mal edip özel durumları dikkate almadığımız için özür dileriz” diye yazmalıyız. Almanlar tek tip olmadığı gibi Türkler de tek tip değildir.

 

 

                                                                                                          Dieter Galombek

                                                                                                          Evelyn Lackner

 

 

 

“BENİM ÜLKEM HATIRADIR”-Nezihi Özer

(Yazan: Angela Lamza)

 

            O, Toskana’da bir ev sahibi. Yaşlılığın için Recklinghausen’de çok daireli bir apartman alıyor. Evinin Bahçesine ağaçlar dikti. Bu ağaçlar ilerde çocuk ve torunlarına yaz sıcağında gölge oluşturacak.

            Sayılamayacak kadar eski arabalar Özer’in evinin garaj girişini düzleştirdi. Eski arabalar Özer’in hobisi. Ankara’da doğan Özer, iki yıldır emekli bir maden mühendisi, emekli olmadan önce dünyanın her yerinde çimento fabrikası projelendirdi ve yaptı.

            Nezihi Özer 1995 yılında Almanya’ya geldi. Clausthal-Zellerfeld’te yüksek öğrenim yaptı. “O tarihte, uzak dünyalara hasretimi gidermek için vatanımı terkettim” diye eski günlerini hatırladı. Ülkesini bıraktığı gibi kaldığını düşünerek oraya gitti. “Buradayken Ankara’ya gitmek istiyorum, ama Türkiye’de isem Recklinghausen’a geri dönmek istiyorum” diyor.

            Hanımı iki kızı, bir torunu çok sayıda arkadaşı, dostu, bahçe, hobisi hepsi burda. Nezihi Özer için Ana vatan terimi nedir? “ Uzun süre eledim, ayırdım”, ana vatan doğduğun yer mi doyduğun yer mi?” O yaşantısını Ruhr oyunlarının metropolüne de bağlamıyor. “Ana vatanım doyduğum yer değil, vatanım sıcaklığını hissettiğim ve sevdiğim, dönmek istediğim yerdir. Nerede bana ihtiyaç varsa, nerde sorumluluk duyuyorsam  vatanım orasıdır. Benim ana vatanım hatıralarımdır”. diyor.

O, uzun yıllarını verdiğim Türk-Alman derneğindeki aktif görevlerini ve organizasyonlarını bıraktı. Güçlü ve zorlukları bırakıp gerilere giderek, insanlar arası alanlarda karşılaştığı durumları hatırladı.

            Seçtiğimiz vatandaki çağdaşlarını daha az sıcak buluyor. “Türkiye’de komşular ve arkadaşlar birbirlerini gayet doğal ziyaret ederler ve yine doğal olarak birbirine yardımcı olurlar” diyor ve çevresindeki insanları egoistlik ihtiyacına karşı uyarıyor.

 

 

 

TÜRKİYE

 

Bilmeyenlere göre Türkiye

 

            Birini 20 yıldan beri tanıyorum. Bu çok sevimli ve daima tıraşsız. O hiç domuz etki yemez, alkol içmez veya Allah görmezse çok az içer. Bazen bir çocuk gibi sevinir, ama bazen da bir haksızlığa uğradığını hissederse kükrer. Onun candan samimiliği çok kolay anlaşılmaz. Özellikle aile içinde. Aile, bir arada iç içe yaşar. Ailenin diğer bireyleri ise, ihtiyaçları Almanya’dan karşılanarak Ankara’nın oldukça ötesinde yaşar. Türkiye, uzak bir ülke, onların bizim için yabancı gelenekleri, çok ayrı bir yaşam tarzı, başörtüsü, türban, haremlik-selamlık var “oralardan” birçoğu bizim içimizde yaşıyorlar ve geri dönmez istemiyorlar.

 

 

Biraz Tanıyanlar Türkiye

 

            Çok eski kültür ülkesinden söz ediyoruz. İnsanlığın beşiği burasıdır. Eski bir Hıristiyan dünyadır. Kutsal  Paulus, tüm küçük Asya’yı baştan başa dolaştı ve burada yerleşim yerlerini kurdurdu. Yaklaşık 1000 yıl sonra bu bölgeler İslamlaştırılmaya başlandı. Osmanlı imparatorluğu ile bu yeni dünya dini 1529 ve 1683 de iki defa Viyana’ya kadar yürüdü. Sadrazam Kara Mustafa Paşa (1683) Şehri iki ay süreyle kuşattı. Sonra da acı bir şekilde yenildi. Savaş alanlarında arta kalanlardan hiristiyan galipler, en iyi kahve, yoğurt, havyar, ızgara, etleri, gül suyu, banyo kültürü, üflemeli müzik için gerekli aletleri, öğrendiler ve aldılar.

 

 

Uzmanlara göre Türkiye

 

            1683 yılında Kara Mustafa Paşa’nın başaramadığını sonraki Türkler başardı. Dört milyon Türk, Alman işçi piyasasını bütün becerileriyle ele geçirdi. Bunların iki milyonu zamanla tekrar vatanlarına döndü. Avrupa Birliği ve Yugoslav işçilerden sonra buraya yerleştiler. Her tür iş, herkese yetecek kadar var. Karşılıklı hayal kırıklığı ve derin sosyal problemlerin geleceğinden akıllı gözlemciler daha 1979 yılında itibaren korktular. Son yıllarda artan genç dazlakların baskısı altında “ezilen ve zarar gören genç Türkler” ortaya çıktı. Bizim Türklerin çoğunluğu bütün günlük olay ve problemlerden uzak durmaktadırlar. Çünkü onlar burada kalmak  istemektedirler. Türklerin %83’ü Almanya’yı sürekli yerleşecekleri yer olarak görüyorlar.

 

Çok İyi Bilenlere göre Türkiye

 

            İki milyon Türkün yola düşmesi ve Almanya’ya getirilmesi oldukça başarılı bir olaydır. İtalyan, İspanya, İspanyol ve Yugoslavlar için daha önce başlatılan tekrarlandı. Misafir işçiler, vatandaş oldu. Türklerin üçte ikisi Almanya’daki yaşamlarından memnunlar. Çocuklar ve torunlar toplumla uyum içinde, ikinci ve üçüncü nesil kendilerine uyan durum ve şansları değerlendiriyorlar. 37 000 müteşebbis yatırımcı, 15 000  yüksek öğretimde öğrenci. Artan doktor, Öğretim üyesi, akademisyen, işletmeci ve politikacılar bunun ispatı. Artık ortalıkta “ bizim Türkler gücümüze güç katıyor ve çok  iyi şekilde aramıza katılıyorlar” sözü dolaşıyor.

 

                                                                                                                      (K.H.Kirchner)

 

            Türklere karşı biz  Almanlar bazen önyargılı ve ölçüsüz oluyoruz. İlişkiler Türkiye’de bizim hukuk devletimizden farklı. Ama bizim ilişkilerimiz, olması gereken kadar olamıyor. Yabancılara karşı sürekli artan baskı ve şiddet bunu gösteriyor. Türkler de bir tarihe sahipler ve onun pozitif yanlarını Almanlarınkiyle karşılaştırılabilir. Avrupa,  Türkiye gibi büyük ve güçlü, Asya kıtasında ve İslam dünyasında çok yönlü ilişkileriyle saygın bir ülkenin gelecekte de Avrupa’yla birlikteliğine büyük ilgi duymaktadır.

 

                                                                                             

                                                                                                                      (Manfred Rommel)

 

Yusuf’un ismi Siegfried olmamalı

 

            Burada sürekli kalmak ve yaşamak isteyen birinin kendini bütün bir toplumun bir parçası olarak hissetmesi ve bunun sorumluluğunu taşımsı hedef olmalıdır. Ama dini, geleneği, ana ülkesine bağı gayet doğal olarak korunmalıdır. Benim kanıma göre yeni bir toplum, Avrupa Birliği toplumu oluşacak. Doğal olarak bunda özel Alman öğesi, içeriği ve alışkanlığı da gelişecek. Ama Yusuf’un bu nedenle Siegfried ismin alması gerekmeyecek.

 

                                                                                                                      (Manfred Rommel)

 

 

SELDA ÖZTÜRK

 

            “Ben kesinlikle bir Almanla evleneceğim”

 

            Selda 18 yaşında ve 1990 yılında bu yana Almanya’da yaşıyor. O Köln’de çok başarıyla “Hauptschule” yi bitirdi. Şimdi tekrar Lise dalında öğrenimini sürdürüyor.

            PZ-  Kendini Alman mı yoksa Türk mü hissediyorsun?

-            Hiçbir fikrim yok, ben tam olarak bilemiyorum, gerçekte kendimi Avrupalı hissediyorum,

PZ-     Hayran olduğun biri var mı?

-            Evet, Atatürk, çünkü o Türkiye’yi değiştirdi.

PZ-      Almanlar Türkler’ den neler öğrenebilirler ve tersine Türkler Almanlardan neler öğrenebilirler?

-            Almanlar Türklerden sıcak kalpliliği almalıydılar. Ben Alman sınıf arkadaşlarımla konuşurken, genellikle kendimi yabancı hissediyorum. Türkler de Almanlar’ dan çocuk yetiştirilmesini öğrenmeliler. Alman çocuklar daha serbest yetiştiriliyorlar. Anne-baba Türk aileler gibi katı, sert değiller. Benim babam bir erkek arkadaşım olmasına veya yalnız başıma diskoya gitmeme  asla izin vermez.

PZ-      Bir Alman evlenmeyi düşünebilir misin?

-            Ben kesinlikle bir Alman’la evleneceğim ve asla bir Türk ile evlenmeyeceğim. Çünkü Türk kocalar çok katı. Ben çocuklarımı da benim olduğum gibi baskı altında yetiştirmeyeceğim. Bir Türk koca doğmuş ve  büyümüş olsa bile, Onun aileleri daima evliliğe karışmaktadır.

-                                                                                                                             (Martin Gerritzen)

 

 

 

Cem Özdemir “Benim sözlü ödevim şansım Oldu”

 

            Ona Cem Özdemir “abla” (Türkçe de büyük kız kardeş için kullanılan terimle) diye hitabediliyor. Cem Özdemir ve Leyla Onur Federal Parlemontoda Milletvekilleri. İkisi akraba değil. Ama onları birbirlerine bağlayan çok şey var. İkisi de Türkçe ve Almanca konuşuyorlar. İkisi de her iki kültürü tanıyorlar  ikisi de Bonn da oturan ilk Türk orijinli milletvekilleri. Braunsehweig’da doğan Leyla Onur SPD milletvekili, Cem Özdemir Bad Urach’lı 90/Yeşiller birliğinden. Anne-babası Türkiyeli. Türk olan Özdemir sosyal pedagoji uzmanı ve partisinin merkez yürütme kurulu üyesi. Özdemir’in yolu hep kitaplarla ilişkili. İlk okul 4. Sınıfa kadar Almanca 5 (Almanya’da 1 Pekiyi, 5 zayıf) yani sınıfın en kötüsüydü. “Benim şansım sözlü ödevime zorlanmam oldu” diyor. Türkçesini de  daha son yıllarda mükemmelleştirdi.

            Özdemir, Parlâmentoya çifte vatandaşlık için girdi ve Alman  uyruğuna geçişin kolaylaştırılması için teklif verdi. Özdemir, Türk parlâmentosunda haziran ortalarında kabul edilen ve Türklerin vatandaşlıktan çıkmasına ve yeni uyruğa geçmesine kolaylaştıran yeni yasayı destekledi. O, bunu desteklemek ve filliyata geçirmek için bir kampanya başlattı; “Birlikte parlemontoya, biz vatandaş olalım!”

            Leyla Onur ve Cem Özdemir’in seçilmesi tarihi bir olay. Bunlar yüzlerce yıl  içinde Almanya’ya yerleşenlerin temsilcileri.

 

 

AŞIRI SERBEST YETİŞMEK

 

            İsimleri Seyfi, Nezir, Toper,Füsun, Betil, Seçil Yaşları 14-16 arası. Diğer dokuz sınıf arkadaşlarıyla 10 gün için Köle (Kolonya)’e geldiler. Bunlar İstanbul’da özel bir okulun öğrencileri. Türkiye’de yaz tatili zamanı ve tatildeler, Köln-Ostheim’daki Kurt-Tuckolky Temel öğretim Okulu bu

 

 

Köln-Ostheim Temel Öğretim Okulu

Bir Çatı Altında 20 Millet

 

            Okul tesisleri, geniş çayırlıklar üzerinde, ağaçlar arasında, adeta gizlenmiş bir yerde. Buralara hakkında yerel bilgisi olmayan 13 yaşlarında siyah saçlı birine soruyorum: “okul merkezi burada arkada mı?” Bu küçük soran bakışlarla “evet” kısaca yanıtlıyor. “Beni de götürebilir misin?” şeklinde soruma yine cevabı çok kısa bir “evet2 Sessizlikle içinde 300 metre yürüyüşten sonra okulun ana girişine ulaşıyoruz. “Okul müdürünü nasıl bulabilirim?” diye yine soruyorum. “Bilmiyorum, özür dilerim çok az Almanca biliyorum da!” diye cevaplandırıyor. İşte burada olmalı!

            Kısa bir başlangıç noktasında uzun bir hikaye: Uzak ülkelerden gelen çok sayıda öğrencilerden biri. Hemen, hemen dünyanın her yöresinden gelen 20 milletten sığınmacı çocuklar. Hepsi için iki çok uluslu hazırlık sınıfı. Bu çocukları bir arada tutabilmek ve eğitmek için önce Almanca öğretmek zorundalar. Sonra Temel Öğretim okulu, ortaokul ve liseye gidecekler. Hepsi bir çatı altında, çok sayıda çocuk bir arada, çok kısa eğitim yolları, çocuklar için acilen yapılması gereken her şey; burada bir merkezden düzenleniyor.

            Hiçbir Cezalandırma Yok.

            Herkese açık kahvehane okulun bir buluşu. Burada bir araya geliyorlar. Okul Müdürü, İstanbul’dan bir liseden gelen öğrenciler ve öğretmenler birlikte otuyor. Ortaokulun bir öğretmeni, siyah saçlı bir öğrenci babasıyla geliyor. “Özür dilerim, acil bir durum var!” Afganistanlı bir sığınmacının oğlu iyi bir öğrenci, ama henüz Almancası yok. Beş dakikalık bir görüşmeden sonra olay bağlanıyor. Büyük tatilden sonra bir Temel Eğitim okuluna, denk bir sınıfa gidecek. Burada hiçbir cezalandırma yok. Bir yaşam yardımı. Çocuk daha sona kapasite ve becerisine göre devam edebilir. Meslek Lisesi bitirme veya lise olgunluk mümkün.

            Temel eğitim okulunun, 500’ün üzerinde öğrencisi ve 35 öğretmeni var. Çocukların çoğu Köln’de oturan ve Türk Vatandaşı olmak üzere alan yarısı Almanya’daki yabancı işçi çocukları. Bu Türk Çocukları aileleriyle 1960 yılında sonra Köln’e gelmiş olan Türklerin çocukları, yani üçüncü nesil. Ama içlerinde daha sonraki yıllarda aile birleşimi kapsamında gelen birinci nesil de var. Hazırlık sınıfı daha çok bunlar ve diğer yabancı çocuklar için.  Bunların içinde örnek olarak son yıllarda gelişi artan Kazakistan veya eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetlerinden gelen çocuklar da var.

Almanlaştırma Yok

 

            30 yıldan beri, alışılmışın üzerinde bir çabayla bu öğrencilerle uğraşan toparlayıcı 55 yaşındaki okul müdürü  Klaus  Faber, objektifimize geliyor. Kötü tanımlanan yetersiz bir kelimeyle okul uygulanan model intergrasyon modeli olarak isimlendiriyor. Ama gerçek anlamıyla Köln-Ostheim Kurt-Tucholsky Temel Eğitim okulunda yabancı öğrencilerin uyumu sağlanıyor. Zorunlu yardımlarla sosyal uyumları gerçekleştiriliyor, Almanlaştırmıyor.

            Model yirmi yıl süreyle ülke içinde uygulandı.  On yıl önce bile sonuçlar şaşırtıcıydı. Könl-Ostheim da Türk çocukları %93’ü diploma almıştı. Kuzey Ren Vestfallen eyalet ortalaması %50 idi. Geçen sürede durum daha olumlu değişti, daha çok Türk çocuğu orta okul ve lise öğrenimini görüyor.

KHK

 

 

BİR  LİSANDA  DÜŞÜNMEK

 

            “Kim evinde bir lisanı konuşmuyorsa, o dilde düşünmede de zorlanıyor diye özetliyor”. Heiz Bielefeld. Bay Bielefeld, Köln şehir yönetiminde yabancıların eğitiminden sorumlu pedagogdur. Her yıl sadece Köln’de 100 yeni yabancı öğrencinin eklendiği 71 uyum sınıfında, günlük yaşam için gerekli olduğu kadar Almanca öğretilmeğe çalışıyor. Uzun yılların deneyimi  ışığında Türk işçi çocuklarının ikinci ve üçüncü nesillerinde iyileşmeler olduğu görülüyor. Ana dildeki dil derslerinden gelecekte yalnız nitel bir dil dersi gereği ortaya çıkıyor. Bay Bielefeld, açık bir ifadeyle bazı ipuçları veriyor.  “Biz çok dilli öğretime doğal bir ilgi duyuyoruz” diyor. Meslek yaşamına hazırlamada da mesleki dil yardımı verilmelidir.

 

            Zeki Çilek bir Türk, Kürt, Alevi ve Alman

 

            38 yaşındaki Zeki Çilek adlı adam konuyla ilgili ne varsa hepsini içeren başlı başına bir öykü. Zeki Çilek çoğunluğu Türk çocuklarından oluşan bir Alman Temel  Eğitim okulunda Türkçe öğretmeni. Kendisi Kürt asıllı ve alevi. 4 çocuğu ve eşiyle birlikte bir yıldan beri Alman vatandaşı. Arkadaşlarının ona söyledikleri gibi “Bir kişide dört kişilik ve bununla işi tamam”.

            Zeki 20 yıldan beri Almanya’da. Gençliği Doğu Anadolu’da bir köyde geçti. İlk Türk işçileri nesli Almanya’ya geldiğinde, köyde ailesinin yanında mutlu yaşıyordu. 1975 yılında Türkiye’de evlendi. Eşi tekrar Almanya’ya gitti. Bir yıl sonra da ayrılmış ailelerin  birleştirilmesi çerçevesinde Almanya’ya geldi. Türkçe öğretmeni Zeki, önce güney Baden’deki Laerlach’a geldi. Orda onbir yıl süreyle değişik işlerde yardımcı işçi olarak çalıştı. Gelişen  Almanca’sı ona tekrar mesleği olan öğretmenlik olanağı verdi. 1989 yılından bu yana Köln Ostheim’daki Kurt-Tuckolyki Temel Öğretim okulunda Türkçe ve Din Dersi öğretiyor. O devlet tarafından organize edilen dini gruplara karşı. Kürt olması nedeniyle kendi halkının öyküsünü iyi biliyor. Gerçeklerin bilincinde ve her terörün her türüne karşı. “Bir Kürt devleti belkide Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığı ve ortadan kalktığı 1921 yılında mümkün olabilirdi. Ama bu gün için bir Kürt devleti anlamsız bir hayaldır “(Utopia) diyor”.  Bugün 8-12 milyon Kürt Türkiye’de yaşıyor. Kürtler Irak, İran, Suriye ve güney Rusya’da yaşıyor. Dünya üzerindeki diğer dinlere karşı kapalı bir grup oluşturan alevi İslam mezhebine karşı Zeki çok iyi bildiği için özel bir anlayışa sahip. Bütün bu temel özellikleri ve durumundan dolayı Zeki, Almanya’ya çok iyi uymuş, özellikle, bir eritme potası gibi olan Köln’de iyi durumda. Komşuluları bu Türk öğretmeni ve ailesini sevimli buluyorlar. Bu anlayış okuldaki meslektaşlarında da aynı şekilde mevcut. O artık Alman vatandaşlığına geçmek istediğinde deneyimler ışığında ve kendi düşüncesi sonucunda ailesi ve kendisi için problemsiz, sorunsuz bir gelecek yaratabilme isteği ağırlık kazandı. Karar verme onun için kolay değildi. Aile büyükleri, bütün kardeşleri ve bütün hocaları Türkiye’de yaşıyorlar. Bunların anlayış göstermesi karar ve tercihini kolaylaştırdı.

                                                                                                                      K.H.Kirehner

 

            “Biz karşılıklı ön yargıları bilerek işe başlarsak ikinci adım olarak ön yargıları daha kolay yok ederiz” Zeki Çilek

 

 

 

ALMANYA  BENİM ANAM

 

            (Köln’de et toptancısı 51 yaşındaki Aydın Yardımcı ile Mülakat)

 

            Türkler Almanya’da mı?  Halen bazıları bu sözlerle temizlikçi grupları, yardımcı işçileri, döner kebap büfeleri, baş örtüsü ve geto evleri düşünüyorlar. Ama öyle değil. Bir çok işçi artık işadamı oldu.

            PZ- Sizin kendinize ait bir işyeri açmanızı kendi hemşerilerin gözüyle nasıl açıklarsınız? 

-            Bir çok Türk fakirliğin ne olduğunu biliyorlar. Bunlar ailelerinin ve çocuklarının geleceğini  garantilemek için mümkün olduğunca çok para kazanmak istiyorlar. 

 

PZ-  Bir işyeri açmanın çok rizikosu yok mu?

-            İnsan çalışkan ve dürüstse, bütün gün boyu 18 saate kadar çalışırsa, niçin kaybetsin? Aymanya’da insan çok iyi iş yapabilir.

PZ-   Türk girişimciler için özel problemler nelerdir?

-            Bazıları gerekli sermayeye sahip, ama tecrübeleri yok. Bizim birliğimiz bu nedenle Köln Sanayi ve Ticaret Odasıyla çalışarak ticari hayata geçecekler için seminer düzenleniyor.

PZ- Alman iş adamlarıyla temas ve ilişkileriniz nasıl?

-            Günlük ticari yaşamda iyi, birlikte çalışmalarımız var. Ama halen çok sayıda iş adamının birliğimize üye olmaması üzücü. Şimdiye kadar bize katılanların oranı yüzde beşle sekiz arasında.

PZ- Alman idaresi ile ilişkileriniz nasıl?

-            Bu ilişkilerimiz çok iyi. Türkler GUS devletleriyle arasında bir köprü oluşturulabilir. Eylül’de Köln’de bir tür Türk-Alman Ticaret ve Sanayi odası kurulabilecek..

PZ-  Türkiye’deki politik gelişmeler sizin vatandaşlarınızın Almanya’daki ticari işlevlerini ne derece etkiliyor?

-      Kötü haberler doğal olarak olumsuz etkiliyor. Almanya tarafındaki güvensizlik ve yanlış anlama Türk girişimcileri de etkiliyor.   Ama bu etki kısa sürüyor. Türk-Alman dostluğu o kadar eskilere dayanıyor ki bu tür olumsuzluklar bu dostluğu bozamaz.                                

      PZ-  Türk iş adamları yabancı düşmanlığı ile mücadele ediyor mu?

-          Yabancı düşmanlığı her ülkede var. Ben şahsen bütün Almanların böyle düşündüğüne inanmıyorum.  İş dünyasında  15 yıl boyunca ben şahsen böyle bir problemle karşılaşmadım. Ben zaten Alman uğrundayım. Almanya benim anam, Türkiye de babam.       

                                                                                                                      Monika Hoegen

 

 

            Fransız Josef  Gerwin’e İki Soru

 

48      Yaşındaki Fransız-Josef Gerwin Köln’de bir basımevinin sahibi ve Türk-Alman işadamları derneğinin Alman üyesi

PZ- Alman iş adamlarının bu birliğe ilgisi niçin böyle düşük?

-            Türk-Alman işadamları derneği Köln’de ve ülke çapında  TIDAF birliğine bağlı. Bir yandan ülke çapında ismini az duyurdu. Çoğu Almanlar ne kadar bir potansiyeline sahip olduğunu ve kaç milyar ciro yaptığını bilmiyor.

PZ- Almanya’daki Türk işadamları yabancı düşmanlığı ile ne ölçüde mücadele edebiliyor.

-            İş dünyası zaten uluslar arası teşkilatlı ve düzenli. Bu olayların hiçbir etkisi yok. Birlikler varsa bunlar da görevlerini yaparlar.

 

 

TIDAF

 

                Türk-Alman İşadamları derneğinin bir birliği olarak TIDAF 1993 yılı sonunda kuruldu. Bu birliğe 22 yerel Dernek ve 800 üye firma dahil.  TIDAF Alman-Türk ekonomik geliştirmek istiyor. Başkanı Köln’lü Türk toptancısı Aydın Yardımcı

            Aydın-Et’in cirosu 130 milyon DM. Köln işletmesi Avrupa Birliği Kurallarına göre iş yapıyor ve bir örnek işletme olarak gösteriliyor.

            “35 yıldan beri Türkler burada yaşıyorlar. Halen Avrupa Birliği sınırları içinde 2,7 milyon Türk yaşıyor ki bu sayı Lüksemburg nüfusunun yedi katı. İrlanda’nın toplam nüfusunun üçte ikisinin üzerinde, Danimarka ve Fillandiya nüfuslarının yarısından fazla”

 

            Faruk Şen

            Türkiye Araştırmalar Merkezi Müdürü,Essen

 

            Dışarıda Kapının önünde

            1683 Yılında Türkler Viyana kapılarına dayandı. İşgal etmek istediler ve yenildiler. 1995 de Osmanlı İmparatorluğu’nun torunları Bürüksel’in kapısındalar. Avrupa’nın barışçıl komşuları bunlar. Avrupa Birliğine üye olmak istiyorlar.

            Türkler Avrupa Birliği ana konumuz.

 

 

            Daima Bir Arada

            ALMANYA’DA BÜYÜDÜ

 

            Ayşe, beş yaşından itibaren Almanya’da yaşıyor. Gerçi halen önceki gibi Türk uyruğunda. Ayşe Aslı, lise olgunluk sınavını İngilizce ve Fransızca’dan çok iyi bir notla başardı. Türk kızı, kendini Avrupalı hissediyor. AB- politikacılarının doğum yerinin coğrafik konumu ile uğraşa durması umurunda değil. Sonunda kendisi Avrupa’nın göbeğinde, Almanya’da büyüdü.

            Bugüne bugün belge de aldı ve Avrupalı olma bilincinin Avrupalı kabul edilmek için yeterli olmadığını anladı. Ayşe, Fransa’da üniversiteye kayıt şartlarını öğrenmek için mektup yazmıştı. Temel öğrenim basamağından sonra iki üç sömestre süreyle oraya gitmek istiyordu. O şimdi üniversiteden Avrupa Birliği Vatandaşı dolup olmadığı sorusunu aldı. Genç Türk kızı  şaşırdı ve sınıf arkadaşı Katrin’e sordu. O da bilmiyordu.

            Ayşe Aslı soruşturdu. Arkadaşının ona karşı bir üstünlüğe  sahip, olduğunu asla tahmin etmemiştir. Ama, artık öğrendi. Katrin Alman olarak Avrupa vatandaşız ve hiçbir problemsiz sorunsuz Avrupa’nın bir ülkesinde yaşayabilir ve tahsilini sürdürebilir. Ama Türkiye, Avrupa Birliğine dahil olmadığı için Katrin’in arkadaşı bu ayrıcalığa sahip değil. Birlik vatandaşı olması için Ayşe’nin bir AB ülkesi vatandaşlığına geçmesi gerekiyor. Türk uyruğu Alman uyruğu ve Ab vatandaşlığı. Kim bunu sağlayacak?  Bir kez meraklandı ve birlik vatandaşlığını araştırdı.

 

Seyahat

           

            Türk kızı oturma müsaadesiyle, Schengen anlaşmasını imzalayan bir ülkeye problemsiz gidebilir. Eğer gideceği ülke bu  anlaşmayı imzalayan bir AB ülkesiyse Ayşe Aslı gideceği ülkenin büyükelçiliğinden bir vize almak zorunda. Bu vize ile bütün AB ülkelerine seyahat edebilir. Ve her yerde geçerli. Vizesi herhangi bir nedenle reddedilirse, bu red tüm AB ülkeleri için geçerli. Genellikle bu kişi üç ay sonra Almanya’ya tekrar dönmek veya oturma müsaadesini uzatmak zorunda. Diğer bir yol da Ab vatandaşı ile evlenmek olmalı.

 

 

ÇALIŞMA  ve  OTURMA

 

            Genel AB- oturma müsaadesi hakkı Ayşe Aslı için geçerli değil. Şayet Ayşe daha sonra ikametini veya işyerini Fransa’ya geçirirse, Fransız giriş şartlarını yerine getirmek ve Fransa’ya Türkiye’den değişik yollardan gelmediğini ispatlamak  zorunda. Aynı durum daha sonraki diploma ve  mesleğinin tanınmasında da geçerlidir.

            Ayşe Aslı büyükbaba ve büyükannesinin anavatanlarına  döndüklerinde başlarına geleni gördü. Bir kez herhangi bir AB  ülkesi terkedilip, anavatana dönünce bunun anlamı sürekli dönme demektir. Bunu bildikleri için dedeleri Almanya’dan emekli oldukları halde her altı ayda bir tekrar Almanya’ya gidip gelmek zorundadırlar.

 

            Mahalli Seçim Hakkı

            Ayşe Aslı’nın oturduğu yerde çok sayıda vatandaşı da yaşıyor. Gelecek mahalli seçimde Türkler şehir yönetimine bir  temsilci göndermek için iyi bir şans yakalamışlardı. Bu ancak şehrin yabancılarla ilgili konularda bir danışmanı olabilecekti. Ama bu hak Maastricht antlaşmasına göre sadece İspanyol, İtalyan ve Yunanlılara özgü bir haktı ve Almanya’daki Türkler için söz konusu değildi.

 

            Destekleme Programı

 

            Ayşe Aslı Fransa’da öğrenim amaçlı kalma arzusundan vaz geçmedi. Alman Üniversiteler Arası Değişim Kurumu (DAAD) den öğrendiğine göre Avrupa Birliği Vatandaşı olmayanlar için de bir olanak vardı. Eğer bir Alman üniversitesine tam öğrenci olarak kaydını yatırırsa, AB eğitim programı desteği ile bu imkan elde edilebiliyordu.

            Ayşe Aslı işsiz olursa, İşçi Bulma Kurumunun eğitim programına katılabilirdi. Bu tür meslek değiştirme kursları, özellikle uzun süreli işsizler ve işsiz gençler düşünüldüğünde çok sayıda eğitim programı ve kurs AB’nce desteklenebilirdi. Türk kızı birlik vatandaşı olmadığından ek olarak bir oturma izini ve çalışma iznini sunmak zorunda.

            Ayşe Aslı, birlik vatandaşlığı konusunda kendi Alman arkadaşlarından daha çok bilgiye sahip. Kendisi bunu anlamlı ve dikkat çekici buluyor. Bu, para için de geçerli, insan parasız kalınca ancak parası olmayanın halinden anlar  (Bizde tok açın halinden anlamaz deriz).

                                                                                                                                 Uwe Roth

 

            “Sokrat Programı”

            Avrupa Birliğinin yeni bir genel eğitim programı “Socrates” olarak isimlendiriliyor. 850 milyon EUC tutarındaki bir bütçeye sahip program 5 yıl süreyle bütün Avrupa Birliği Ülkeleri için geçerlidir. Bu paranın % 55’i üniversiteler arasındaki ortak çalışma ve öğrenci değişimi için, yüzde 10’u Avrupa çapında kardeş okullar için, %25’i de yabancı dil öğrenimini veya yeni iletişim teknolojisiyle uzaktan öğretimde kullanılacak. Ayrıca okul öğrencilerinin dış ülkelerdeki ikametleri için de  kullanılabilir ki bu haktan Türk çocukları da eşit hakla yararlanabilir.

 

            ERASMUS   Programı

 

            Bu program 10 yıldan bu yana Avrupa içindeki öğrenci değişiminde kullanılan Ab programıdır. ERASMUS, 1995 yılında itibaren genel eğitim programı olan SOCRATES’in bir bölümü halini aldı. Normalde öğrenciler, 1,2 yarıyıl süreyle dış ülkede kalabilir. Dış ülkede öğrencilik asıl üniversitece kabul edilir. ERASMUS öğrencileri ulundukları dış ülkelerdeki fiyat   farkını karşılamak için ek bir burs alırlar. Öğrenim haçları da alınmaz

 

 

BİRLİK  VATANDAŞLIĞI

 

            Maastricht anlaşmasından itibaren AB insanları Birlik Vatandaşı. Avrupa vatandaşlığı için ayrı bir pasaport yok. Birlik vatandaşlığı  özellikle AB  ülkeleri sınırlarında yaşayanlar için çok yararlı. Bu anlaşma AB içerisinde seyahat ve oturma hakkı verdiği gibi, kendi vatanı gibi mahalli  seçimlere katılma hakkı da getiriyor. Birlik vatandaşlığı  özellikle yabancıların devlet dairelerine girişini kolaylaştırıyor.

 

 

İŞTE BU NEDENLERLE  TÜRKİYE

AB’ne ÜYE OLMALIDIR

 

1-        “Türkiye de demokrasi kararlı ve sürekli değil, insan hakları da ihlal  edilmektedir.”  AB- komisyonu bu gerçeklerle Türkiye’nin giriş talebini reddetti. İspanya, Yunanistan ve Portekiz’in alınışında kararsız politik durumlar aynen söz konusuydu. Bu ülkelerin AB’ne girişiyle bu ülkelerdeki demokrasinin gelişimin güçlendirmesi istemişti. Başarılı sonuç Avrupa Birliğini haklı çıkardı. Ama Türkiye için buna yanaşılmadı.

2-        İnsan hakları ihlali ve belirli dini ve etnik grupların Türkiye’de olduğu düşüncesi var. Türkiye’nin AB üyeliği ile bu gruplara yardım şansı doğar.

3-        Demokrasi ve hukuk devletini Türkiye’de güçlendirmek için AB önemli bir hedeftir. Demokrasi ve hukuk devletiyle sosyal ve politik istikrar da (stabilizede) yakından bağlantılıdır. Ekonomideki büyümeyle ve çalışanların sayısının artışıyla Avrupa piyasası için ülkenin etkinliği ve üretim standardı da yükselir.

4-        Türkiye’nin  AB’ne üyeliği reddedilirse, Türkiye’de batı yanlısı Partiler  acı şekilde ağırlık ve görüntü kaybına uğrar. Avrupa düşmanlığı su yüzüne çıkar. Politik radikalleşme önlenemez. Gelecekte de artık Türkiye’nin birlik üyeliği için uygunluğu söz konusu olmayabilir.

Çiğdem Akkaya

Türkiye Araştırmalar Merkezi

Türkiye Araştırma Bölümü

Türkiye Araştırma Bölümü Yöneticisi

Essen

 

ALMANYA’DAKİ  KÜRTLER

 

Almanya’ya gelen Kürt asıllıların ancak ikinci  üçüncü nesillerin bir bilinç oluştu. 1980’li yıllarda iç savaştan ve baskıdan kaçarak ülkelerinden Almanya’ya Kürtler geldi. Türk araştırmalar merkezi Almanya’daki Kürtlerin sayısını 300 000 ile 400 000 arası veriyor. Almanya’da yaşıyan iki milyon Türk  vatandaşının içinde Kürtlerin sayısı bu civarda, kasım 1993 tarihinde bu yana yasaklanan PKK, kamu düzeninin bildirdiğine göre yakın takipte. Almanya’daki PKK’lıların sayısı 8000, ama bunlar 50 000 Kürd’ü sokaklara sürükleyebilir.

PKK, uzun süreden beri Almanya’daki Türkler ve Kürtlerin arasını açmağa ve birbirine düşürmeye çalışıyor. Yıllardan beri barış içinde yaşayan vatandaşlar bundan etkileniyorlar.

                                                                                                                Volker Thomas

 

 

 

KÜRT  SORUNU

 

1984 yılından beri  Güneydoğu Türkiye’de kanlı bir iç savaş devam ediyor. Bu savaş binlerce asker ve sivilin canına mal oldu ve olmağa devam ediyor. Bir yanda Türk askeri, diğer yanda silahlanmış  PKK grupları. PKK  Marksist-Leninist bir direnme-terör partisi. Ana hedefleri kendilerince “Türk işgal kuvvetlerini ve unsurunu kovarak bağımsız Kürt devletini kurmak”, bunu da terörist yolla gerçekleştirmek. Bu iç savaş, yüzlerce yıldan beri barış içinde, birlikte yaşayan Türk ve Kürtleri ciddi şekilde tehdit ediyor.

 

Türkiye’deki  Kürtler

 

                        Birkaç yıl öncesine kadar Türk resmi politikası Türk Devleti içinde Kürtlerin de yaşadığını kabule yanaşmaktaydı. Genellikle özel kültürlerine bakmaksızın ve uğraşmaksızın onlar da Türk sayılırdı. Kürt dili ve gelenekleri sadece aile içinde sürer. Okullarda Kürtçe yasaktı. Hiçbir Kürt televizyon ve radyo yayını bulunmamaktadır. Bu baskı biraz aralandı. Şimdi Kürtçe kitap, gazete basılabilir ve teyp kâsede doldurulabilir.

 

                        Devlet Felsefesi

                        Türk Devleti; devletin kurucusu Kemal Atatürk’ün istediği gibi ülke sınırları içinde yaşayan herkesi Türk sayar. “Ne Mutlu Türküm Diyene”.

                        Kan bağına göre etnik kökeni hiçbir önemi yoktur. Zira binlerce yıldan beri çok sayıda halklar ve kültürlerin karışımı  sonunda  bu devlet vücut bulmuştur. Anadolu,  sürekli Asya ve Avrupa arasında köprü olmuştur.

 

                                   “Eritme Potası”  (ya da Mozaik)

 

                        1980 yılına kadar Türkiye’de eritme  potası ilkesi geçerliydi. Etnik ve kültürel azınlıklar, hukuk önünde politik ve sosyal yönden tam bir eşitliğe sahip ve eşit tutulurdu, halen de eşit. Türkler ve Kürtler arasında ne nüfus cüzdanında ne de eğitim-öğretim ve iş yaşamında hiçbir fark gözetilmedi. Birçok Kürt de  Türk arkadaşı gibi giyiniyor, devlet yönetiminde, askerlikte, politika ve iş dünyasında en yüksek mertebeye çıkabiliyorlar.

                        Yakın bir zamana kadar hiçbir kimse devlet dairesinde yüksek bir görev için de müracaat etse bile soyunu ve etnik kimliğini sormaz, hatta ilgilenmezdi. Hatta Türk Hükümeti Bakanlar Kurulunda bile Kürt asıllı bakanlar bulunur. Parlemontoda ki Millet Vekillerinin 100’ü Kürt asıllı.

 

                        En Büyük Azınlık

 

                        Türkiye toplam nüfusu içinde Kürtler  % 15-20 ile en büyük azınlık grubu oluşturuyor. Güneydoğu’da illerde  toplam nüfusun yarıdan çoğunu oluşturuyorlar. Ama İstanbul ve İzmir’in merkezinde de milyonlarca Kürt asıllı yaşıyor. Kürtlerin çok büyük bir kısmı Türkler gibi Müslümanlar. Kürtlerin büyük bir çoğunluğu kültürel kimliklerinin resmen tanınmasını istiyorlar. Bu haklarını Türk Devletinin  hemen vermesini istiyorlar. Bunun anlamı ise devletin Kürt politikasına yeni esaslar getirmek mecburiyetiyle şu talepte bulunuyorlar.

 

                        -Kürtçe, Türkçe’nin yanında resmi dil ve anadil olarak okullarda verilmeli, öğrenimi kolaylaştırılmalı.

- Radyo ve televizyonda Kürtçe yayına izin verilmeli,

            - Ülke çapında yönetim reformu yapılmalı. Merkezi Ankara yönetimi, biraz gevşetilmeli, yerel yönetimlere daha çok yetki verilmelidir.

             Böylece Kürtler, sadece yasal değil aynı zamanda politik ve kültürel olarak da Türklerle aynı haklara sahip olacaklarını söylüyorlar. Bu taleplerinin  değişik halk gruplarının birlikte yaşaması için politik bir baz oluşturacağını umuyorlar. Bugün görünen ve güdülen strateji ise önce PKK’nın askeri (savaş) gücünün kırılması, sonra reformların yapılması isteklerine yönelmek. Önce reformların yapılması hata olur. Ancak acil ve gerekli demokratikleşme Türkiye’ye yardımcı olur.

 

 

DEMOKRATİK  REFORMLARI

 

            Göz  ardı edilmemesi gereken bir nokta, Türkiye, demokratik serbest seçimlerle gelen bir hükümet tarafından yönetilir. Ama demokrasinin bazı arızaları ve eksiklikleri olmuştur ve halen de var. Çünkü yasaların çoğu 1982’den kalma. 1980 yılında askerlerinin kontrolünde ve korumasında alınmıştır.

            Halen Türkiye muhafazakar ve sosyal  demokrat partiler koalisyonunda Tansu Çiller tarafından yönetiliyor. Bu hükümetler gibi bunlar da toplumun ve devletin demokratikleşmesi için büyük çaba harcadılar ve bazı önemli değişiklikler yaptılar. En yeni örnek ise Temmuz 1995 de Anayasada yapılan değişikliklerdir. Buna göre dernekler, meslek birlikleri, sendikalar serbest politika ile uğraşabilirler. Seçme hakkı 21 yaştan 18 yaşa indirildi. 1980 askeri darbesinin halkın talebi ile yapıldığı ve başarıldığı kısmı çizildi.

            Daha bir çok değişiklikler gündeme. Anti-terör yasasının 8. Maddesi, fikir özgürlüğünü açıkça engelliyordu. Büyük partilerin isteği doğrultusunda ya kaldırılacak ya da daha makul hale getirilmesine çalışacağı ifade ediliyor.

            Baskı ve insan hakları ihmali, yasalarca yasaklandığı halde yine de genellikle görüldüğü inkar edilemez. Gerçi Hükümet, bu tür olayların üzerine gidiyor ve ceza kavuşturması yapıyor. Ama gerçek olan bu tür olay ve baskılar Türkiye’de bugüne kadar önlemedi.

            Bütün eleştirilere rağmen Türkiye demokratik kontrolleri yerine getiren bir Parlementoya sahip, demokratik bir ülkedir. Medya ve her tür yayın organları ülkedeki kötü olayları ağır  kritiklerle serbestçe duyuruyorlar. Mahkemeler, olayları hükümet baskısı olmaksızın karara bağlıyorlar.

            Türkiye, sivil toplum olma yönünde önemli yol almıştır, ama henüz bu yolun dönüşü olmayan bir yol olmadığı, yani ters yönde de gidebileceği gözden uzak tutulmalıdır. Avrupa’yla kurulan her sıkı bağ Türkiye’deki demokrasiyi  kuvvetlendirilecektir. Her geri çevirme ise aşırı uçların ve kökten dincilerin ekmeğine yağ  sürecektir.

 

                                                           Avrupa-Türkiye İlişkiler Enstitüsü

 

 

BAŞKENT’İN EN ŞANSLI (MUTLU) AİLESİ

 

            Berlin’in en çok konuşulan dördüzlerinin isimleri Mehmet, Yunus, Sultan ve İpek. Bu dördüzlerin hikayesi Berlin’de yaşayan bütün ırklardaki insanların duygularını hareke geçirdi.

            Berlin’in Spandau semtinde yaşayan Nermin  Caksu 1979 yılından bu yana çocuk sahibi olmak istiyordu. Sonra hormon tedavisi görmeğe başladı. Hormon etkisini gösterdi. 1993 yılında İbrahim doğdu. Ama hormon etkisini sürdürdü ve Kasım 1994 de  normal doğumdan dört ay önce dördüzler dünyaya geldi. Her bir  bebek 800 gram bile gelmiyordu. Tüm Berlinliler de aile ile birlikte heyecanla yaşama şansları  % 50 olan bebeklerin  hayatta kalmasına  dua ediyorlardı. Ama asıl problem bebeklerin yaşamasıyla başladı.

            Üç kişilik aile bir odalı bir dairede oturuyor ve baba Celal, bir  fırında ayda ancak 2300 DM kazanıyordu. Medya bunu bildirince, hemen bir konut inşaat şirketi dört odalı bir daire bağışladı. Para yardımları, bebek mamaları, oyuncakları, çocuk bezleri yağdı. Bir de izin verdiler. Bir avcı derneğinden 56 görevli giyimlerini üstlendiler. Nermin ve Celal Caksu başşehrin en mutlu ailesi oldu.

 

ÇOĞU  ALMANYA’DA  KALACAK

 

            “Bir kol saati ve beyime bir naylon gömlek alabilmek için 500 lira biriktirdikten sonra tekrar geri dönmek istiyorum”  diyor, Schöneberg’li Songül Yıldırma.  Berlin’de bir firma 25 yıl öncenin 500 lirasının 180 DM olduğunu hesapladı. Parayı Songül çoktan biriktirdi, ama dönüşü düşünmüyor.

            İlk gelen işçiler (1. Nesil) yalnız birkaç yıl çalışmak, sonra geri dönmek istiyordu. Gerçekten  de 1955-1973  yılları arası gelenlerin büyük kısmı geri döndü. Birçoğu ise  çocukları ve torunları burada yaşadığı için burada kalıyor. Yılında Berlin’de 395 358 kayıtlı  yabancı (16 yaşın üstünde, olduğu anlaşıldı. Bunların yaklaşık 55 000’i 50 yaşın üzerinde ve bu sayının 20 000’ini Türkler oluşturuyor, ve bu yaş kuşağında büyük çoğunlukla ilk sırayı alıyorlar.

            Sosyal düzenleme ve kurumlar bu durumu  doğruluyor. Schöneberg’de  “Halk Köşesi” denen bürolar da var Burada yaşlılara  yardımcı  olmak üzere bir yıl önce bir proje kapsamında danışma merkezi kurulmuş.  “Türkler içinde hemen hemen hiç normal yaş haddinden emekli olan yok” diyor.  “Halk Köşesinde” görevli Annette  Maurer-Kartal.

            “Yaş haddinden önce emekli olan ve uzun işsizlikten sonra emekliye ayrılan bu yaşlıların eline çok sınırlı para geçiyor. Aynı şekilde sağlık nedeniyle malulen emekli olanların da emekli paraları düşük. “Yaşlı ve fakir olanlar bir çok kurumdan kuruma koşuyorlar. Ama çoğunun okuma yazması da yok. Bu da işlerini  iki kat zorlaştırıyor”, diyor Annete Kartal ve devam ediyor: “Çok sayıda yaşlı insanlar kurumlar arasında dolaşmaktan şaşırıyorlar ve poşet dolusu formları getiriyorlar ve bunları düzenlemek için 80-100 saat harcıyorlar”.

            Türklerin çoğunlukla yaşadığı Kreuzberg’de 5000’in üzerinde 50 yaşından büyük Türk oturuyor. Yerel yönetim daha çok kısa bir süre önce Almanca yanında Türkçe broşür de vermeye başladı.

            Poşet Dolusu Evrak

            İşçi danışma merkezi iki yıldan bu yana Adelbert caddesinde Türklerin danışacağı sürekli bir büro açtı. Her ayın ilk Salı günü Türk ve Alman emekli işçileri buluşturuyor.

            “Biz ilk kez evden atılan bir büyük anne ile karşılaştık” diyor, Annette-Kartal. Büyük Türk aileleri arasında değişmeler başladı. Bu kötü muamele, birinci nesil yabancı ebeveynlerde ruhsal çöküntüyü daha da artırıyor. İşçi emeklilerinin Almanya’da  kalması kendi öz anne babaları da olsa aile içinde krize yol açıyor.

 

 

ALİ AZİZ EFENDİ HEYKELİ

 

Ali Aziz Efendi. 29 Ekim 1798 yılında ölen Prusya’daki  Osmanlı büyükelçisidir. Saray divanında bakanlık da yapan Ali Aziz Efendi, Anadolu’nun en büyük gölge oyuncusu, modernleşme dönemi yol göstericisi yazardı. Kitabı “Muhayyel at” batı tarzında    yazılan ilk Türk Edebiyat ürünüdür.

            Berlin  29 Ekim 1798 de Friedrich caddesinden dört atın çektiği bir araba, Halle Kapısına gidiyordu. Arabanın üstünde yeşil bezle örtülmüş bir ağaç tabut vardı. Arabanın yan kenarlarında garip giyimli erkekler oturuyor ve yol boyunca  bakanlara bozuk para atıyorlardı. Tabutun içinde, Temmuz 1797 den itibaren Osmanlının Prusya büyükelçisi olarak görev yapan ve Almanya’da ölen ilk Türk’ün Ali Aziz Efendi’nin naaşı vardı.

            Boğazlardan gelen diplomat, Berlin’de bulunan ilk Türk değildi. Ama yüzyıllarca süren Türk-Alman dostluğunun temel taşını koyan ilk Türk’tü. Ali Aziz’den önce iki Türk daha Berlin’e gelmişti. En ilgi çeken ziyaret ise Resmi Ahmet Efendi’nin ziyaretiydi. Resmi Ahmet Efendi7nin Berlin’e girişi gösterişliydi ve onu 70 kadın muhafız izliyordu. Bütün Berlinliler o gün ayaktaydı. Herkes bu alışılmadık ziyaretçi, “kan dökücü barbar Türk” denilenin nasıl biri olduğunu görmek istiyordu. Ama Tersine olgun ve çağdaş bir kişi çıkageldi; yıllar sonra ise oldukça dolu bir ruh zenginliğine sahip Ali Aziz Efendi onun halefi oldu.

 

                        Barbara John İle Bir Söyleşi

 

            CDU’üyesi Barbara John, 1981 sonunda Federal Almanya’da ilk kez Berlin’de o zamanki Büyük şehir  Belediye Başkanı Richard von Weizsaker tarafından yabancı sorunlardan sorumlu Eyalet Başkanlığına getirildi. Şimdi Potsdamer Caddesinde değişik milletlerden 30 kişinin çalıştığı bir bürosu var.

            PZ-  Berlin’deki Türk gençlerinin durumu nasıl görüyorsunuz ?

-            Türk gençleri. Özellikle aileleri tarafından desteklendiğinde çok büyük bir gelişme gösteriyor. Çoğu kendine bir yol buluyor. Mesleklerinde başarılılar. Türk gençlerin çok azı ise ki bunların çoğu Alman gençlerin yanında bulunuyor ve çok tehlikeli yoldalar. Bunlar okulu da bitiremiyor ve iş hayatına giremiyorlar.

PZ-   Yabancılardan sorumlu  biri olarak politikada bağımsız yalnızsınız. Hedefinize nasıl ulaşıyorsunuz?

-            Ben bunları gözden uzak tutmuyorum, ama taviz de vermiyorum. Birçokları politikayı kısa süreli olarak düşünür, ama ben vazgeçilmez görüyorum.

PZ- Niçin bu kadar zor?

-            İnsanlar uzun süre aniden  farklılıklarıyla bir araya geldiklerinde aşılmaz bir duvarın önünde olduklarına inandılar. Bu yanlış! Farklar, kötüye kullanılmazsa herbiri bir zenginlik kaynağı olabilir                                     

PZ- Başarınız nelerdir?

-            Şehirdeki uluslar arasılık ve kültürel bütünlük artık şehrin simgesi halinde görülüyor. Ama bu arada elle tutulur somut  Örnekler: Almanya’ya gelenlerden her dört kişiden birinin vatandaşlığa alınışı Berlin’de oluyor. Alman olmayan gençlerin eğitiminde Berlin ilk sırada yer alıyor. Bizim açıklığımız ve hizmetimiz Avrupa ölçüsünde örnek alınıyor. Lütfen çok büyük olduğumuzu ve palavra attığımızı sanmayın. Yaptığımız herşey, büyük hizmet ve  çabanın ürünüdür.

PZ-   Bir Türk’ü  nasıl  tanıyabilirsiniz?

-            Biz genelleme ile Türkler hakkında konuşamayız. Onlar da Almanlar gibi hep tekdüze olmadığını kabul etmelisiniz. Türk Berlinli erkekler ve kadınlar 20 yıl öncesine göre daha iyidirler ve iş sahibidirler. Aralarında çoğu kendi işyerine sahiptir. Örgütlendikleri  100’ün üzerinde dernek var. Türkiye’de de ancak bu etkinliğe (aktiviteye) ancak sahip olabilirlerdi. Geçen sürede, Türkler Berlin’de büyüdü. Gerçek Berlinli, aslı hemşehri oldular.

 

 

BEKLEME  DURUMUNDA BİR ÜLKE

 

            Her Avrupa  devleti Birliğe üyelik için müracaat edebilir. Bu ülke talebini parlamentoya sunar.

            Avrupa Birliğinin bazıları çok karmaşık ve ayrıntılı kurallarına, uzun teknik tanımlarına rağmen üyeliğe başvuru basit bir formalitedir. Brüksel’deki  Bakanlar Komitesine yazılı bir yeni üyelik başvurusu yeterlidir. Buna karşın yeni başvurunun üyeliği kabulü yönünde yürürlükteki maddelere göre hiçbir etki şansı yok. Buna kararı, komisyonun incelenmesine ve Avrupa Parlementosunun salt çoğunlukla alacağı  karara göre Bakanlar Komitesi veriyor.

            Bakanlar Komitesinin kararı oybirliği ile vermesi gerekir. Yani her AB ülkesi veto hakkıyla yeni başvuruyu önleyebilir.

            Türkiye’nin Nisan 1987 başvuru Bakanlar Komitesine  ulaştığında bu deneme henüz olmadı. Şimdiye kadar ne Avrupa  komisyonu ne de Avrupa Parlementosu AB  Bakanlar komitesini buna taraftar yapmadı.

            Yunanistan, yalnız Kıbrıs probleminden değil, aynı zamanda  komşuna karşı iyi olmayan tutumu nedeniyle Türklerin, AB’ne alınmasındaki son kararı durdurabilirdi. Ama bugüne kadar hiçbir önemi olmadı. Bu yoldaki diğer engellerin öncelikle kaldırılması gerekir.

            Türkiye’ye karşı Avrupa Topluluğunun yaklaşımı ve tutumu, Avrupa Ekonomik Topluluğunun kurulması antlaşmasına kadar uzanan uzun bir tarihi hikaye.  31 Temmuz 1959 da Türkiye, o tarihteki AET7ye asosiye üyelik talebinde bulundu. Bu tarihte AET henüz daha bir yıllık geçmişe sahipti. Bu tür anlaşmalar AET sözleşmesine göre (şimdi AB sözleşmesi bugüne kadar olduğu gibi ilişkilerin yoğunlaşmasını öngörüyordu, ama kesin bir kararlılığı ifade etmiyordu. Türkiye ile AET arasındaki görüşmeler 28 Eylül 1959 da başladı.

            12 Eylül 1963 de karşılıklı 10 müzakereden sonra Ankara Asosiye Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma yalnız ekonomik ilişkileri artırmayı değil, aynı z amanda tarafların Türkiye’nin birliğe girişinin  yollarının ve imkanlarının araştırılmasında öngörüyordu.

            1 aralık 1964 de bu anlaşma yürürlüğe girdi. Bu anlaşma adım adım  gümrük birliği sağlanmasını öngörüyordu. Ön görülen üç periyotta tek tek bütün malların serbest ve gümrüksüz gidiş gelişi gerçekleştirilmeliydi. Anlaşmanın diğer önemli ağırlık noktası da  Türk işçilerinin 1986 yılından itibaren Avrupa Topluluğu Bölgesinde serbest dolaşmasını öngörüyordu. Ama bu sağlanamıyordu. Anlaşmanın üçüncü periyodunda ise gümrük birliğinin 1.1.1995 tarihinden itibaren başlaması yazılmıştı.

            Yarı üyelik anlaşmasıyla Avrupa Birliğine katılmak için en önemli ön şartın ülkenin Avrupa ülkesi olması gerektiğinden, Türkiye’nin Avrupa ülkesi olarak tanınmasını gerçekleştiriyordu. 14 Nisan 1987 de ise Türkiye Birliğe katılmak için resmen başvurmak zorunda kaldı. Çünkü 1986 yılında Avrupa Topluluğu birleşik Avrupa sözleşmesine göre (EEA) 1992 yılı sonuna kadar  kendi içinde sınırları kaldırmayı öngörüyordu.

            18 Aralık 1989 da  Bakanlar Komitesi bu giriş başvurusunu “şimdilik” kaydıyla süresiz reddetti. Öncelikle Avrupa komisyonu  Türkiye’nin katılma görüşlerini bu tarihten sonraya almak istediğini söyledi.

            AB’ne göre ekonomik düzey farkı henüz çok yüksek, olduğundan, Türkiye’nin çok geri kalmış bölgelerinin geliştirilmesi için gerekli mali yük çok yüksek olacaktı.  Ayrıca ekonomik düzeyi yüksek olan AB ülkelerine yoğun göçlerden kokuluyordu.

            Aynı şekilde “insan hakları sorunu”   ve “azınlıkların kimliklerinin tanınması” da önemli rol oynuyordu. Komisyona göre “durum son yıllardaki önemli ve olumlu gelişmelere rağmen”  demokratikleşme henüz batı düzeyinde değil” di.

            6 Mart 1995 de ise Türkiye ile AB arasında gümrük birliği anlaşması imzalandı  Türkiye 1 Ocak 1996 da bu anlaşma yürürlüğe girecek ve Türkiye’yle GB başlayacak.

 

 

ATATÜRK

 

10 Kasımda  İstanbul, Ankara veya İzmir’e uçan bir iş adamı büyük bir iş yapacağını dikkate almalıdır. Bu gün de Almanya’daki “ölüm pazarı” gibi sessiz ve saygılı düşünce hakimdir. 10 kasım 1938 de Mustafa Kemal Atatürk öldü. Atatürk ilerici biri için devlet kurucusu, kökten dinciler için “İslam düşmanıdır. Bugünün asıl etkinliği, her 10 Kasım ölüm dakikasıdır. Saat 9.05 de  ülkenin her yerinde sirenler çalar, trafik durur, bütün millet saygı duruşuna geçer, Askerler selama durur. Bir dakika sonra tekrar herşey normale döner. Arabalar tekrar klakson çalar, ama bu kez öne geçmek, yolu kapmak için. Nüfusu yedi milyonu bulan İstanbul halkı bir dolmuş, otobüs ve banliyö treni ile tekrar hareketlenir. Devlet yası biter. Sadece bayraklar yarı yükseklikte kalır. Gün biter, Mustafa Kemal tekrar akşamları devlet televizyonlarıyla tüm evlere, otel lobilerine taşınır. Doğuşundan  10.11.1938 günü saat 9.05’e kadar birinci Dünya Savaşı haberleri dahil, kesitleri ile naaşının Ankara’ya taşınması verilir.

            Mustafa Kemal, her yerde yaşatılır. Atatürk’ün at üstünde heykelinin veya büstünün bir meydanında yer almadığı şehir,  Atatürk fotoğrafının bulunmadığı bir devlet dairesi veya işyeri yoktur. Alman turistler posta pulunu ters veya değişik yapıştırmamalıdır. Atatürk’e  hareketle cezalandırılır. Atatürk aleyhine konuşulmaz. Vecizeleri bir peygamber gibi saygıyla anılır, tekrarlanır. “Ağaçları koru, Temizlik imandan gelir”, “Ne mutlu Türküm diyene”, “Türk,öğün,çalış,güven” her yerde,sınırda, istasyonda asılır.

 

MEKKE YERİNE PARİS

 

            Bugünkü Türkiye, sonradan Türklerin babası anlamına gelen Atatürk adını alan Mustafa Kemal tarafından kuruldu. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan Türk Parlementosu, başarılı generali Meclis Başkanlığına seçti. Kemal’in ordusu 19 Ekim 1922 de İstanbul’a girdi. 29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyetini ilan edildi.

            Atatürk’ün parolası Mekke yerine Paris’ti. Bununla hızla batıya benzer yeni bir kültürü halka vermek istiyordu. 1925 yılında Avrupai kıyafete geçildi. Şapka devrimi yapıldı. Dini sarık ve  fes yasaklandı. 1926 yılında İslam hukuku yerine Avrupa hukuku alındı. Çok evlilik yasaklandı. Tek evliliğe geçildi. 1928 yılında Arap alfabesi yerine Latin alfabesi alındı. Arapça ve Farsça’dan gelen kelimeler yerine Türkçelerinin üretilmesi için dilciler seferber edildi.  1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı.  Bütün Türklerin soyadı alması  zorunluluğu getirildi. Yine 1934 yılında İslam takvim yerine uluslar arası takvim alındı ve tatil günü Cuma yerine Pazar olarak değiştirildi.

            1937 yılında din ve siyaset ayrıldı. Laiklik anayasada yer aldı. 1928 Anayasasındaki “Devletin dini İslam’dır” ifadesi kaldırıldı.

 

ATATÜRK’E  AİT MASAL

 

Asteroid B 616’nın genç prensin geldiği gezegen olduğuna inancım ciddi delillere dayanmaktadır. Bu gezegen ilk kez 1909 yılında bir Türk Astronot tarafından teleskopunda görülmüş. Astronot bu keşfini uluslararası  bir astronomi kongresinde büyük bir tebliğle sunmuş. Ama  kongredeki astronotların hiçbir Türk Astronotun bu buluşuna inanmamış. Sebepte Türk astronotun kıyafetiydi. Bu olay üzerine Türk otoriter halkına Avrupa elbiselerini giymelerini emretti. Bu emre uymayanlar cezalandırılacaktı.

Türk Astronot güzel  şık bir elbise giymiş olarak aynı tebliğini 1920’de tekrar sundu. Bu kez Türk  astronota herkes inandı.

“Genç Prens” Cumhuriyetin kurucusu  Kemal Atatürk kastediliyor. Atatürk ülke ve halkına Avrupa’yı örnek gösterdi ve onlar gibi olması istedi.

Bu masal Fransız  Antoine de Saint-Exupery hikayelerinden alınmış ve orijinal başlığı “Elbise İnsanı insan yapar”  aynen Türkçe’mizde insan 10’sa 9’u gibi”

 

DOĞUDAN  SADECE IŞIK GELMEZ

 

            II. Süleyman (1520-1566) Viyana kapılarına kadar geldi. Macaristan’ın dörtte üçünü Osmanlı İmparatorluğu’na kattı. Donanması Akdeniz’in hakimi idi. Kuzey Afrika ülkeleri Osmanlı korunmasını ve hükümranlığını tanıdı. Güçlü, büyük bir imparatorluk. Ama bu tarihten sonraki üç yüz yıl içinde geriledi. 1923 yılından sonra bugün Türkiye olarak bildiğimiz ülke kaldı. Bir de Avrupa’daki “Akşam ülkelerinin korkulu rüyası” denen ünü kaldı. Fransız Yakındoğu uzmanı (orientalisti) Antonine Galland  1697 yılında çağdaşlarına karşı küçümseyici şu sıfatı yakıştırdı:  “Türkler adı kötüye çıkmış, büyük bir anlayışsızlığa sahip barbar bir halk”. Daha makul ölçülü Hıristiyanlara, örnek olarak ordu komutanları bu cümleyi yalnız bir kötü propaganda olarak gördüler. Çünkü onlar düşmanlarının yalnız güçlü bir savaşçı olmayıp, aynı zamanda büyük bir kültürün elçileri olduğunu görerek tanımışlardı. Onlar düşmanlarının uygarlıktaki üstünlüğünden söz ediyorlardı. 1683 de Türklere karşı zafer kazanan Hıristiyan komutanlar savaş yerlerinde Türklerin bıraktıklarına bakınca düşmanlarının nasıl bir “taşınır saraylara sahip olduklarını görmüşlerdi. Türklerin çadırlarındaki kıl mitilli halıları, lüks yatak, yastık, dantel ve örtüleri gördüklerinde şaşırmışlardı. Şaşkınlıkları Türklerin kıymetli elbiselerini, kumaşlarını, altın kaplama kaşıklarını, çok sayıda kıymetli yazı malzemelerini, Osmanlının edebiyat kültürünün belgelerini gördüklerinde daha da artmıştı. Yeniçerilerin yaşam tarzı ve aletleri tam 100 yıl sonra Wolfgang Amedeus Mozart’ı “Saraydan Kız Kaçırma “ operasını yazmağa itti. Selim Paşa bunun şerefine onun büyük bir heykelini dikti.

            O zamanın bazı hayranlıkları Alman dilinde, oturma odasında ve bahçesinde yer bulmuştur. Noel ihtiyaçlarının karşılandığı “Bazar”, süs eşyası ve zenginlik göstergesi halı bahçe evlerindeki küçük kulübeden esinlenen büfeler, şimdi Amsterdam’dan gelen ama anavatanı Türkiye’den oraya geçen lale daha birçok alışkanlıklar ve günlük yaşantımızdaki birçok ürün hep Türklerden alınmıştır. Liste çok uzatılabilir.

                                                                                                                   Klaus Barde

 

 

 

 

“BİZİM TÜRKLER”

 

            Çalıştığım Vesfalye firmasından aldığımla lüks yaşayamıyorum. Yabancılar söz konusu olduğundan  Türklere acıyorum. Bunlar burada kalmak zorundalar. Çünkü daha birkaç yıl önce yabancımız olan İtalyanlar, şimdi gölgede kaldılar. İspanya bize göre çok pahalı olduğu için biz çoğu kez Türkiye’ye gittik. Orada çok hoş sürprizlerle karşılaştık. Orada insanlık mükemmel. Hayatımda orda içtiğim kadar çay asla içmedim.

                                                                                                                                                                                                                                                                       Egon Stier, Berl                                                                                                                         

BERLİN TÜRKÇESİ

 

            Berlin’deki Türkler,  Almanca bazı zor kelimeleri

            Skinhead-sükünet

            GörlitzerBahhnhof-Gülizer Banof

Kaiserdamm-Kayseri Damı

            Zurückbleiben-Sür İbrahim

            Gesundebrunnen- Kesik burun 

Gibi kendi dillerindeki benzerleriyle değiştirerek Türk Almanca’sı geliştirmişlerdir. Bunların çoğunu Berlin’de oturan birinci nesil Türklerin ilginç buluşları. 2. Neslin Almanca’sı iyi. Ama bunların da Türkçe’si tarzanca gibi.

 

KREUZBERG

 

            Kreuzberg, şüphesiz Türklerin en sevdiği semtlerden biri. Kottbuser Kapısı (Kott). Türklerin buluşma yeri. Burada Türkiye’de olan her şey var. Burada ne yoksa, Türkiye’de de yok. Hamamdan tüm Türk Banka şubelerinden Türk çiçekçisine kadar her şey var. 50 000 Türk oturanıyla Anadolu’da ancak küçük bir il merkezi olabilirdi.

            İlk Türk işçiler, eski Batı Berlin’in kenar semti olduğundan mahalleye severek gelmişlerdi. Belki de savaşta çok isabet aldığından burada evlerin çoğu harap ve ucuz olduğu için sevmişlerdir. Evlerin %60’ı oturulmayacak kadar haraptı. Duvarın hemen dibine yatırım yapmak da ekonomik değildi. 1987’ye  kadar Berlin’de kiralar merkezi olarak belirleniyordu. Ama Türkler daha  çok kendi vatandaşları nerde oturuyorsa orada  oturmak istiyordu. Bu yabancı bir ülkede olanlar için yaşamayı kolaylaştırıyordu. Hemen kendilerine özgü bir yapılanmaya gidiliyorlardı ve Alman fazla ilişkilere gerek kalmıyordu.

            Özellikle 70 ve 80’li yıllarda semte, dünyayı düzeltmek isteyenler, sanatçılar ev işgalcileri, içkiciler ve serbestliği seçenler yerleşmişti. Bu karışım, Kreuzberg’i Berlin içinde ve Almanya’da en tanınmış semt yaptı. ve turistlerin uğrak yeri oldu.

            Bugün Kreuzberg’i Türklerden ayrı düşünemezsiniz. Bunlar artık sokak ve caddelerin ayrılmaz bir görüntüsüdür. Bu semtte işsizlik çok yüksek (%18.2) özellikle Kottbuser Kapısı yakınında Türk iş adamları kendileri ve başkaları için iş alanları yarattılar.

            “Her geçen gün daha çok yerleşiyorlar”

            Bu semtte Türkçe, ikinci önemli dil. Yıllar içinde sağlık bir yaşam seviyesi oluştu. Bu da semtin ekonomisini desteklendi.  Her geçen gün daha çok Kreuzberg’li Türk, Alman Vatandaşlığına geçiyor. Bu sebeple seçme hakları da var.  22 Ekim 1995 mahalli  seçimlerinde anahtar rolü oynayabilirler, dengeyi değiştirebilirler. Bunu Kreuzberg’li politikacılar biliyor. Buna göre plan yapıyorlar bağlantıya giriyorlar.

            Henüz bir Türk-Alman dostluğundan söz edilmezse de, Kreuzberg Getto değil, Burada Almanlar “Alman değil” Türkler Türk değil, Çocuklar burada özellikle anaokulu ve okulda birlikte yaşamayı öğreniyorlar. Öğrencilerin %40’ı Türk asıllı. Burada barış içinde bir arada yaşamak sorunlu değil.

 

 

Yazar Salina Scheinhard ile Söyleşi

İKİ ÜLKE BİR ANAVATAN OLUŞTURUYOR

 

            PZ-  Siz şimdi Türkiye’de bir ev satın aldınız. Ülkenize dönüş mü bu?

-          Türkiye’ye tekrar dönülecek yer olarak düşünmedim. Gayet doğal, Türkiye, 17 yaşına kadar yaşadığım  büyüdüğüm anavatanım. Siz benim  ruhsal düşüncemi merak ediyorsanız Almanya’da kısmen tatmin olmuş bir yaşam sürüyorum. Ben burda dil öğrendim. İlginç insanlar tanıdım, seyahatler yaptım, kendimi serbest hissedebildim. Emotional yönüm zayıf kaldı. Bir sıcaklık, gülüş, sevgi ihtiyacım halinde hiçbir güçsüzlük Türkiye’nin kapısını çalacak kadar yakın hissediyorum.

            PZ-Türk olarak mı yoksa Alman olarak mı tepki veriyorsunuz? (davranıyorsunuz?)

-