|
Bilimsel Yayınlar (Scientific Publications) Popüler Bilim (Popular Science) Tez Yönetimi Ve Danışmanlık (Thesis Directed) Verdiği Dersler (Courses Instructed) |
ÜNİVERSİTELERİMİZve TEMEL SORUNLARI
Prof. Dr. Mehmet DOĞANHacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi
Ankara – 1996
2547 SAYILI YÜKSEK ÖĞRETİM YASASI
GİRİŞ
6 Kasım 1981 tarihinde kamuoyunun yakından bildiği 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu yayınlandı. Bu yasa birçok olumlu yanları olduğu gibi olumsuzluklar içeriyordu. Ama kendi esprisi içerisinde bir bütün ve tutarlıydı.
Yasanın ana hedefi Türkiye’deki Yükseköğretimi bir çatı altında toplamak ve ülke genelinde dengeli kaliteyi yaygınlaştırmaktı. Gerçekten de değişik Bakanlıklara bağlı Yüksek Okullar, Meslek Yüksek Okulları, Eğitim Enstitüsü, Yüksek İslam Enstitüsü Akademiler, özerk ve bağımlı üniversitelerde yapı olarak Yükseköğretim çok karmaşıktı. Yükseköğretimin ana unsuru olan öğretim elemanı ihtiyacının karşılanması da başlı başına bir karmaşa idi. 1933 yılında başlatılan modern Üniversite ise çok yavaş gelişmiş ve özellikle İstanbul Üniversitesi’nin kapalı yapısı, Yükseköğretimin ülke genelinde yaygınlaşmasını önlemiştir. 1960’lara 4-5 üniversite ile giren ülkemizde 1965-75 yılları arası yeni üniversiteler eklenmekle beraber özerk üniversiteler yaygınlaşma ve kapasite artışını gerçekleştirememişlerdi. Cumhuriyetin 50. yılında açılan 6 üniversite, 1981 yılına kadar ne ciddi bir gelişim gösterebilmiş, ne de öğretim üyesi bulabilmiştir. 1981 yılında sayıları 19 olan üniversitelerin 8’inde fiilen görev yapan öğretim üyesi sayısı yok denecek kadar azdı ve öğretim üyesi ihtiyacı “Uçan Profesörler” denen çoğu yalnız doktoralı, para için bu görev talip olan Ankara ve İstanbul’da oturan öğretim elemanlarınca karşılanıyordu. 8 büyük Üniversite dışındaki Üniversitelerde öğretim üyesi yeterli olmadığı gibi öğrenci sayısı çok düşüktü. Öğretim üyesi yeterli olan ve bütçesi devlet tarafından karşılanan üniversiteler de öğrenci kontenjanlarını artıramıyorlardı. Üniversiteler özerk diye siyasi iktidarların bu yöndeki taleplerini geri çevirmeleri yoğun Yükseköğretim talebi iktidarları bir ara özel Yükseköğretim Kurumlarının açılışına izin verme zorunda bırakılmıştı. Bu kurumların çığ gibi büyümesi, denetim dışı kalışı ve kapatılmalarından sonra ise bizzat Milli Eğitim Bakanlığı Mühendislik Akademilerinin ve diğer Yüksek Okulların açılışına yönelmiştir.
Gerçekten bir Yükseköğretim kargaşası doğmuş, 1980 öncesi anarşik ortam Üniversiteler yanında bu Yüksek Okullarda da zemin bulmuş, Yükseköğretimin nicelik ve nitelik açısından da düzeltilmesi her kesim tarafından dile getirilmişti. Bütün bu kargaşa ve eksiklikleri önleyici yasal düzenleme beklentisi içerisinde, çok değişik bazlarda hazırlanan üniversite ve Yükseköğretim yasaları arasından Konsey Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın öncülüğünü yaptığı tasarıyı seçmiş ve bugün yürürlükte olan 2547 sayılı çok kapsamlı Yükseköğretim Kanunu'nu benimseyerek yürürlüğe koymuştur. İlk yayınlanışından itibaren özellikle anti demokratik oluşu, tek tip üniversite öngörüşü rotasyon sistemi gibi yasanın ruhundan kaynaklanan yönleri ve yasadan kaynaklanmayan ama uygulamada sanki yasa sonucuymuş gibi görüntü verilen öğretim üyelerinin uzaklaştırılmaları (1402 sayılı sıkı yönetim yasası uygulanışıyla) yönüyle yoğun eleştirilere hedef olmuştur. Ancak yasa ile öngörülen birçok olumluluklar başta sayın Doğramacı olmak üzere YÖK üyeleri ve kimi Rektörler dışında pek tartışılmamıştır. Yasa ile getirilen yenilikler ve olumlulukların bize göre en önemlileri şu şekilde sıralanabilir.
YASANIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER
1-) Akademi, Yüksekokul, Enstitü, Meslek Yüksekokulu gibi bağlı yeri, yasası ayrı Yükseköğretim Kuruluşları da Üniversiteler çatısı altında toplanmış Üniversite-Akademi tartışma ve karmaşası önlendiği gibi değişik yasalara göre Üniversiteler de aynı yasaya bağlanmıştır.
2-) Üniversitelerin bütçeleri planlama ve yatırımları ile ülke sathında dağılımları, gelişmeleri bir merkezli üst kuruluş üzerinden yapılmaktadır.
3-) Üniversitenin asıl unsuru olan öğretim üyelerinin yetiştirilmesi için fen, sosyal ve sağlık bilimleri enstitülerinin üniversitelere bağlı olarak açılması, bu enstitülerde verilmesi gerekli asgari ders ve çalışmaların tespiti,
4-) Özellikle yeni açılan üniversite ve programların gereksinim duyduğu gene bilim adamları ve Öğretim üyesi adaylarının yurt dışına gönderilerek yüksek lisans ve doktora öğrenimlerini ileri teknoloji ülkelerinde yapmalarının sağlanması,
5-) Akademik kariyerlere yükseltilmelerde orijinal bilimsel yayın yapılması ve bilimsel araştırmaların öneminin ön plana çıkarılması,
6-) Üniversitelerdeki bilimsel araştırmalara maddi kaynak sağlanmak amacıyla araştırma fonu ihdası ve bu kaynağın döner sermaye gelirleriyle desteklenmesi,
7-) Öğretim üyelerinin tüm üniversitelere dengeli dağılım üniversiteler arasında öğretim üyesi gidiş-gelişinin teşvik ve zorunluluğuyla (rotasyon olarak bilinen ve maalesef normal işletilmeyen), gelişmekte olan üniversitelerin acil öğretim üyesi gereksiniminin karşılanması,
8-) Doktorasını tamamlamış, başarılı ve yetenekli genç bilim adamlarından özellikle yeni kurulan üniversitelerde öğretim üyesi olarak (yardımcı doçent) yararlanma,
9-) Doktorasını bir üniversitede yapan kimsenin yeni üniversiteye öğretim üyesi olarak geçişi ve doçentin kendi üniversitesinde profesör olamayışıyla üniversiteler arasındaki kan değişimi, gelişmekteki elemanların da eski ve gelişmiş üniversitelere öncelikte atanmasının kolaylaştırılması,
10-) Üniversitelerde kurulan döner sermayeler aracılığı ile hem ülkenin bilimsel-teknolojik gelişimine katkıda bulunacak üniversite sanayi işbirliği gibi yolları açmak, öğretim üyelerinin bilgi ve becerilerinden ülke ve toplum olarak yararlanma, hem de öğretim üyelerinin araştırmalarına destek, bütçelerine maddi katkı sağlama yolunun açılması ile öğretim üyelerini tam zamanlı üniversitede gönüllü kalışlarının teşviki
11-) Açık ve yaygın eğitimle toplumun her kesimine ya da zamanında yükseköğretim görememişlere yükseköğretim bilgi beceri kazandırma yolları açılması
12-) Üniversiteler arasında ve yükseköğretim kurumları arasında yatay-dikey geçişlerde başarılı elemanların yükseköğretimden yararlanmasının kolaylaştırılması
13-) Üniversite öğretim üyelerinin kamu kuruluş ve vakıflarda görev almalarını düzenlenmesi
14-) İhale ve satın almalarda, yatırımlarda ayrıcalık ve kolaylık getirilmesi
15-) Tüm kariyerlerde (doktora, doçentlik, profesörlük) kapalı kutunun kırılması ve başka üniversite öğretim üyelerinin de jüri ve komisyonda görevlendirme zorunluluğu,
16-) Meslek Yüksekokullarının sayısı ve kapasite artışı sağlanmış, bu ise ülkemizde eksikliği duyulan ara eleman yetiştirmesine katkıda bulunması.
Yükseköğretim yasasının ilk başta söz ettiğimiz belki de en çok eleştirilen Rektör, Dekan ve diğer yöneticilerin yetkilerinin makamdaki kişilere verilmesi gibi en anti demokratik yapısı bile iyi niyetli ve isabetli atamalarda üniversitelerin gelişimine çok olumlu katkıda bulunabilirdi. Üniversitelerde gerçek bilim adamlarını seçim tartışma gruplaşma ve siyasi kutuplaşmalar dışında tutabilirdi. Nitekim dünyanın gelişmiş birçok üniversitesindeki bu tür uygulama bu üniversiteleri demokratik olmaktan alıkoymamış, onların gelişmelerini saygınlıklarını artırıcı rol oynamamıştır.
Yasanın bize göre olumsuz ve yetersizliklerinden daha çok olan olumlu yönleri bulunmasına rağmen uygulamada ne derece sonuç vermiştir? Yasanın yayımından bu yana geçen 15 yılda niçin beklenen gelişmeler gerçekleşememiştir? Belki de son 15 yılda toplumun değişik kesimlerinde en çok eleştirilen ve tartışılan yasa olan tartışıldıkça değiştirilen ve yine üzerinde en çok değişiklik yapılan ancak son yıllarda gündemden düşen 2547 sayılı Yükseköğretim Yasasını değerlendirmek istiyoruz.
Yasa öncelikle çok ayrıntılı tutulduğu, uzun olduğu için kanun koyucu sınıf geçme, öğretim süresi, öğretim üyelerinin yükseltilmesi, atanması, yeni üniversite fakülte ve yüksekokul açması, alınacak zorunlu dersler gibi birçok öğretim alanına yasa değişikliği ile kolay müdahale edilebilir duruma gelmiştir. Bu maddeler en çok değişen maddeler arasında olmuştur. 1981-1990 yılları arasında 2547 sayılı Yükseköğretim yasasında tam 25 kez değişiklik yapılmıştır. (M.E. Eski Bakanı Avni Akyol’un üniversitelere yasa değişikliği hakkında 05.12.1990 tarihli yazısı) son 6 yıl içinde değişikliklerle yasada değişiklik yapan yasa sayısı toplam 30’u bulmuştur.
Yasanın öngördüğü yönetmeliklerde yapılan değişiklikler ise daha da çoktur. Değişiklik rekoru ise 20 kez değişiklikle Lisans Üstü Eğitim Öğretim Yönetmeliğindedir. 14 yılda bu kadar çok sayıda yapılan değişiklik bizce yasanın asıl amacını da aşmış ve çoğu açıdan daha da geriye götürmüştür. Öğretim üyelerinin Kamu Kuruluşları ve vakıflarda görevlendirmelerini düzenleyen 38. Madde uygulamada iktidara ve bazı çıkar gruplarına yakın kesimlerce yasanın ruhuna uygun olmayacak şekilde “arpalık” olarak kullanılmıştır. Kimi kişiler üniversitedeki ünvanını basamak olarak kullanarak sürekli aynı anda 2-4 ayrı yerden maaş ve ücret-huzur hakkı-alacak şekilde kullanmış üniversitedeki asli görevini hiç yapmamış, yada aksatmıştır. Öğretim üyeleri arasında ücret dengesizliği artırıcı şekilde ve sürekli kullanılmamalıdır. Bu madde 39 ile birleştirerek örnek olarak “Bir öğretim üyesi 10 yılda en çok 4 yıl görevlendirilebilir” gibi bir sınırlama getirilmelidir.
Yükseköğretim kurumları arasında yatay geçişi düzenleyen yönetmelik, özellikle başarılı öğrencilere ilk girdikleri üniversiteden, daha iyi ya da ailesinin bulunduğu üniversiteye geçişine fırsat vermesi açısından öğrenci ve velisi için yararlı olmuştur. Ancak başarılı öğrencilerin özellikle ülkemizin geri kalmış yöresindeki üniversiteleri terk etmesi sonucunu doğurmuştur. Meslek Yüksekokulu Mezunlarının Lisans Öğrenimine devamlarını (dikey geçiş) düzenleyen yönetmelik yararlı olmuş ve öğrencileri başarılı olma yolunda teşvik edici olmuştur.
Meslek Yüksekokulları ülke genelinde yaygınlaşmıştır. İl merkezleri dışında birçok ilçe merkezinde de açılan ve “Dünya Bankası Projesiyle” araç-gereç bakımından zenginleşen bu okullar sürekli özlemini çektiğimiz ara insan gücünü ve vasıflı işgücünü yetiştirecek, daha çok öğrenciyi kısa sürede hayata hazırlayıcı kurumlar olarak başarılı olmuşlardır. Ancak çoğu Yüksekokul, eski orta öğretim öğretmeninin görevlendirilmesiyle yürütüldüğünden ve bunların araç-gereç donanımlarının da çoğu kez orta öğrenimdeki meslek yüksekokullarından daha yetersiz olduğundan öğrencilere diploma dışında bir bilgi ve beceri kazandıramamıştır. Bu okullara daha kaliteli öğretim üyesi geçişi sağlamalı, Dünya Bankası projesi benzeri geliştirme programları tüm Meslek Yüksekokullarına yaygınlaştırılmalıdır.
ÖĞRETİM ÜYELERİNİN NİTELİK VE NİCELİĞİNİN YÜKSELTİLMESİ
Sayısı hızla artan üniversitelerimize kaliteli öğretim üyesi sağlamak, yüksek nitelikli öğretim üyesi yetiştirmek amaçlı üç yol izlenmiştir. 1) Yurtdışındaki Türk öğretim üyelerinin getirilmesi, 2)Yurtdışında doktora yapmak üzere eleman gönderme, 3) Üniversiteler bünyesinde doktora eğitimi.
1-) Yurt dışında akademik kariyer yapmış kendi alanında uluslar arası üne sahip Türk vatandaşı öğretim üyelerinin ülkemize dönüşlerinin sağlanması ve bu elemanlardan yararlanma yolları açılmalıdır. Gerçi bu elemanların yurt dışında kazandıkları unvanlar eşdeğer sayılmış, istihdamları için bir takım kolaylıklar getirilmiş ama buna rağmen özel vakıf üniversiteleri dışındaki üniversitelere bu elemanların istihdamı gerçekleştirilememiştir. Kanımızca bu günkü ülkemizdeki ücret politikası ve üniversitelerin mevcut donanım ve konumlarıyla “tersine beyin göçü” gerçekleşemez. Ülkemizde öğretim üyelerine ödenen maaş, gayri safi milli hasılası ülkemizden çok daha az olan ülkelerden daha geri olduğu gibi özlük hakları bakımından nitelik gerektirmeyen birçok kesimlerle benzer düzeyde tutma gibi garip uygulamadan da vazgeçilmemektedir. Öğretim üyelerinin niteliğini ve saygınlığını yükseltme yerine, garip bir kolaycılıkla sayılarını artırma yoluna gidilmiştir. Atamalarda ve yükseltilmelerde nitelik aranmadığı için öğretim üyeleri saygınlığı da tarihinden en düşük düzeyine inmiştir. Sayıları her geçen gün artan yurtdışındaki öğretim üyelerinden ülkemiz yükseköğretim kurumlarında doğrudan ve dolaylı yararlanma için kanımızca şu politikalar izlenmelidir:
Yurt dışındaki Türk öğretim üyeleri bulundukları ülkelerde yüksek ücret aldıkları gibi çok geniş araştırma olanaklarına da sahip olduklarından özel yurt sevgisi ve vatan hasreti dışında bu koşulları bırakarak mevcut üniversitelerimize gelişleri beklenemez. Bu öğretim üyeleri ancak bulundukları koşullardaki yakın üniversitelere geçici sürelerle gelebilir. Bunlar öğretim üyelerini hiçbir özelliği olmayan okutman veya öğretim görevlisiyle aynı koşullarda ders vermek üzere getirmenin anlamı da yoktur. Ama özel amaçla açılan İleri teknoloji Enstitüleri ve bazı üniversitelerimizin “Center of Excellent” şeklinde organize olmalarından sonra üst düzeyde araştırma yapan, yüksek lisans ve doktora öğrencileri yetiştiren merkezler halinde getirilebilirlerse buralarda yurtdışındaki bu öğretim üyeleri 1-2 yıl gibi kısa süreli hizmet etmek için gelebilirler. Bu öğretim üyelerinin gelişlerinde yurtdışındaki araştırma olanaklarına yakın merkezlerde ülkemiz yararına araştırmalar başlatılabilir, aldıkları lisans üstü öğrencileri dünyadaki gelişmeler doğrultusunda yönlendirilebilir. Tekrar asli görevlerine döndüklerinde başlattıkları araştırmaları “Internet” gibi teknik olanaklarla yönlendirme ve izlemeye devam edebilirler. Bu merkezlerde yetişen genç bilim adamları yeni üniversitelere ya da araştırma merkezlerine çekilebilirler.
YURT DIŞINDA DOKTORA EĞİTİMİ
Yeni üniversitelerin öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak üzere lisans mezunu araştırma görevlisi ve öğrencilerin doktora yapmak üzere yurt dışında görevlendirilmeleri ilk bakışta çok yararlı ve üniversitelerimizi batının gelişmiş üniversiteleri standartlarına ulaştırmayı amaçlamıştır. Halen 2000 kadar genç yurtdışında doktorasını ya da yüksek lisanssını tamamlayarak ülkemize dönmüşlerdir. 2000 kadar genç de yurtdışındadır. Bu sayı 5000’e ulaştırılacaktır. Japonya’nın bu günkü gelişmesinde de asıl yürütücü gücün, benzer programla batı ülkelerine eğitim amaçlı gönderilen Japon gençleri olduğu bilinmektedir. Japonya’da başarı ile uygulanmış ve olumlu sonuçları görülmüştür. Japonya’nın bugün dünyanın en hızlı gelişen, ABD’den sonra ikinci büyük ekonomisine sahip, en çok patent üreten yine ABD’den sonra en yüksek oranda yüksek öğretim düzeyine sahip ülkesidir. Bizdeki bu programı yakından incelediğimizde gelişim çizgisi aynı başarılı sonucu veremeyeceği şimdiden açıktır. Burada yapılan ana hatalara gelince: Öğrencilerin % 70’i İngiltere’ye gönderilmektedir. İngiltere ise eğitimin ticaretini yapmaktadır. Öğrenci başına yıllık ortalama 7000 sterilin öğrenim harcı alarak lisans yada yüksek lisansını tamamlamış bu öğrencileri araştırma projelerinde bedava laborant gibi çalıştırmaktadır. Sosyal bilim alanlarında çalışanların ise çoğunun konusu Türkiye ile ilgilidir. Bu kadar yükseköğrenim harcı aldığı için ne kadar başarılı ya da başarısız olurlarsa olsunlar yabancı dil öğrenimi dışındaki bu öğrencileri tam 4 yıl tutmaktadır. 4 yıl sonunda üniversitelerinden uzatma alamayanlara doktora vermekte, uzatma alanlara ise, 2 yarı yıl daha tutmaktadır. Ama başarısız olanlar yok denecek kadar azdır. İngiltere’ye göndermenin bir iyiliği varsa o da tüm doktora amaçlı gidenlerin öğrenimlerini tamamladıktan sonra istihdam edilmediklerinden ülkemize geri dönmeleridir. Bu şekilde gönderilen öğrenciler şu andaki döviz kuruna göre ortalama 7 milyar TL ’ye mal olmakta olup dönüşlerinde bir milyar TL bile yatırım donanım veremediğimizden ve esasen çalışan bir çark sisteminin bir dişlisi gibi yetiştiklerinden bağımsız bir araştırmaya başlamamaktadır. Edindikleri gibi ve kazandıkları deneyimler birkaç yılda kaybolmaktadır.
Çoğunlukla yurt dışında yüksek lisans ve doktora amaçlı gönderilen elemanların gidecekleri ülke üniversite, öğretim alanları ve bunlardan istenen uzmanlık alanı ülke ve üniversite ihtiyaçlarına göre planlanmamaktadır. Özellikle ilk gönderilen elemanlardan yabancı dil sınavı dahil hiçbir sınavdan geçemediklerinden dolayı “akseptans” bulan her araştırma görevlisi yurt dışına gönderilmiştir. Bunların uzmanlık alanları, gittikleri üniversitelerin yeterliliği, bu alanda ülkemizde aynı eğitimin verilip verilmeyeceği gibi kriterler maalesef göz önünde tutulmamıştır. Hatta yurt dışında başarılarının takibi, gönderildikleri alanlarda doktora yapıp yapmadıkları sorgulanmamıştır. 1416 sayılı yasa ile gönderilenlerin seçimi daha ciddi yapılırken üniversiteler adına gönderilenlerde bu duyarlık gösterilmemiştir. Örnek olarak yüksek enerji ve plazma fiziği atom ve moleküller fiziği nükleer fizik alanlarında doktora yapmak üzere gönderilen araştırma görevlileri katılan anabilim dalında doktora derecesi alarak dönmüştür. Eski yıllarda Atomik spektroskopi ve spektral analiz alanında uzmanlık için bir kurumca gönderilen genç doktora adayı da molekül spektroskopisinde doktorasını yapıp dönmüş, sonra da o kuruma yararlı olamayacağını öne sürerek burs veren kurumdan ayrılmıştı. Gerçi bu şekilde üniversitemiz kıymetli bir öğretim üyesi kazanmış, ancak gönderen kurum amaçladığı elemandan yoksun kalmıştır.
Yurt dışına yüksek lisans ve doktora amaçlı araştırma görevlisi (260 sayılı KHK’ göre) seçimin son iki yıldır merkezi yapılması ve asgari dil öğreniminin ülkemizde verilmesi yolunda gidilmesi eleman seçimindeki gölgeyi kaldırmıştır. Ama eski üniversitelerimiz halen kendileri göndermeye devam etmektedir.
Büyük bir mali kaynağa ve döviz ödenmesine mal olan iyi niyetli uygulama bu şekliyle devam etmemelidir. Bu yola bir öğrencinin maliyeti ortalama 100 bin ABD doları ve her yıl iki bin öğrenciyi 10 yıl içinde gönderdiğimizi düşünürsek (hedef bu idi) toplam 20.000 öğrenci için en az 2 milyar dolar gerekir. Türkiye gibi bir ülke için bu meblağ önemli değil denebilir. Ancak daha önce de sözünü ettiğimiz gibi mevcut uygulamanın da çok yararlı olmadığı artık görülmüştür. Kanımızca elemanların gönderildiği alanlar isabetli olmadığı gibi büyük çoğunluğunun yurt dışında aldıkları eğitimden yurda dönüşlerinde yararlanma şansları da sınırlıdır. Ülkemiz şartlarından kopuk, en üst düzeyde donatımlı laboratuarda bir araştırma grubu içinde doktorasını tamamlayarak yurda dönen genç bilim adamı öğrencisinin bile laboratuar bulunmadığı yeni bir üniversitede öğretmen olarak devam etmek ve tekrar yurt dışına gitmek ikilemi arasında bocalamaktadır. Yurtdışındaki eğitimi için 100 bin dolar veren devlet, aynı eleman yurtdışı tebliğ için uluslar arası bir kongreye tebliğli bile gitse 200 dolar vermemekte, laboratuarına 1000 dolarlık malzeme alamamaktadır.
Mevcut uygulama yerine aynı paranın yarısının üniversitelerimizin araç-gereç donatımına ayrılarak diğer yarısının öğretim üye ve araştırma görevlilerinin kısa süreli yurt dışı bilimsel işbirliği (yurtdışı turistik geziye değil) kullanılması daha yararlı olur. TÜBİTAK’ÇA planlanan yurtdışı-yurtiçi entegre burs programı daha yararlı olur.
ÜNİVERSİTEMİZDE DOKTORA EĞİTİMİ
2547 sayılı yasının en önemli yetkilerinden biri de öğretim üyesi yetiştirilmesine asgari standart getirmesi ve üç enstitü (Fen-sağlık ve sosyal bilimler) üzerinde ciddi bir yüksek lisans ve doktora programının yürürlüğe konmasıdır. Yasa uyarınca çıkarılan lisans üstü eğitim öğretim ve sınav yönetmeliği de başlangıçta çok uygunken zamanla yapılan 20 kez, bazen kişiye özgü değişiklikle çoğu bu programları kötüye kullanacak şekilde çevirmiştir. Örnek olarak başlangıçta bir üniversitede bir dalda doktora programı açılabilmesi için o dalda en az üç öğretim üyesi olması, kütüphane, araç-gereç yeterli olması gibi koşullar ciddi uygulanırken, son yıllarda aksatılmış, asgari süreler de neredeyse sıfırlanarak ve mezuniyet notu sınırı kaldırılarak yozlaştırma ve kötü niyetli kullanıma imkan verecek şekilde getirilmiştir. Aynı üniversiteden mezun olan ve hızlı yollardan aynı üniversitede doktora yapan yardımcı doçent atanan bir genç öğretim üyesi aynı anda 5-6 kişiye doktora yaptırma cesaretini gösterebiliyor. Yine doktora sınavına diğer üniversiteden çağrılan öğretim üyesi de yardımcı doçent olabiliyor. Bu durumun ciddi üniversitelerde olması söz konusu değil. Ama yeni gecekondu üniversitelerde maalesef son yıllarda alınan doktora dereceleri ciddi tartışma götürür. Özellikle aynı üniversitede doktora yapan ve yardımcı doçent atananın doktora tezi yönetmesi jürilerde görev alması önlenmelidir. Bir öğretim üyesi aynı anda en fazla 2-3 gibi sayıyla sınırlı doktora tezi yönetebilmelidir. Uygulamada kendi anabilim dalı hatta bölümü dışındaki dallarda aynı anda 2-3 yıl içinde fabrika gibi 5-10 kişiye doktora yaptıranlara karşı hiçbir önlem alınmamıştır. Özellikle belirli dallarda yozlaştırılmış ve belirli politik görüşe göre doktora dağıtılmıştır. Özellikle gelişmekte olan üniversitelerde ciddi denetim şarttır. Doktora sınavları doktora tezi yönetimi mutlaka bilimsel yeterliliği belirli kriterlere göre kesin ispatlanmış, doçent ve profesörler tarafından yapılmalıdır. 1996 yılında değişiklik sakıncalarını önemli derecede azaltacaktır.
ÖĞRETİM ÜYELİĞİNE YÜKSELTME VE ATAMA
A) YARDIMCI DOÇENTLİK
Hızlı ülke sathına yayılan yeni üniversitelerimizin acil öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak için doktora unvanlı genç elemanlardan geçici statüde öğretim üyesi olarak yararlanma uygun ve yerinde bir yoldur. Ancak bu uygulamaya imkan veren 2547 sayılı yasanın 24. Maddesinin ilk hali devam etmeliydi. Yapılan değişiklik daha geriye götürmüş, öğretim üyeliğinin değerini düşürdüğü gibi yozlaşmaya neden olmuştur. İlk halinde yasanın amacı genç elemanların yeni üniversitelerde görev almasını özendirmek, üniversiteler arasında bilgi ve kan bağını sağlamaktı. Eski yasaya göre bir eleman doktora derecesi aldığı yerde yardımcı doçent olabilmek için üç yıl beklemesi ya da yeni üniversiteye geçişi öngörüyordu. Yeni üniversiteye geçen eleman eski üniversiteyle yeni üniversite arasındaki bağlantı oluşturduğu gibi, eski üniversitenin bilgi birikiminden yararlanmasını sağlıyordu. Ayrıca üniversitesi bu genç elemanın yetişmesine daha önem veriyordu. Bu sayede üniversitelerde kısır döngü kırılıyordu. Yeni üniversiteler de daha kolay eleman buluyordu. Şimdi ise kötü amaçlı da kullanabiliyor. Aynı üniversitede kısa bir süre önce ve topluca doktora yaptırılan tecrübesiz araştırma görevlileri tanıdık çevrede yabancı dil sınavı da kazandırılarak yardımcı doçent yapılabiliyor. Bu alanda 1996 yılından itibaren yeni olumlu uygulama başlatılmıştır.
B) DOÇENTLİK SİSTEMİ
Üniversitelerimizde halen en ciddi ve tek merkezi verilen akademik unvan doçentliktir. ABD ve İngiltere’de bu unvan basamağı yoktur. ABD asosiye profesörlük doçentlik karşılığı gibi ise de aynı değildir. Asgari standardın sağlanması için ülkemizde daha uzun yıllar bu unvan kaldırılmamalıdır. Bu unvanın verilmesi bazı dallar için bilimsel yayın alanında 1750 sayılı Yasada olduğu gibi doçentlik tezinin de getirilmesi, kolay ve kaçamak unvan vermeye vesile olan ara anabilim dallarının kaldırılması ya da en aza indirilmesi gibi değişiklikle getirilebilir. Ancak bu unvan kadro ile bağlantılı olmalı ve ihtiyaç olan üniversitelere gitmek üzere olmalıdır. Aksi halde mevcut şekliyle büyük üniversitelerimizde her devre 100-200 kişi doçent unvanını almakta ve hiç yer değiştirmeden atanmalarını beklemekte, o üniversitede boşalan profesör kadrosuna da kendi elemanı diye bunlar atanmaktadır. Bu konu ciddi olarak ele alınmalıdır.
C) PROFESÖRLÜĞE YÜKSELTİLME VE ATANMA
2547 sayılı yasa yürürlüğe girdiğinde yasanın 26. Maddesi ile profesörlüğe yükseltilebilmek için uluslar arası yayın yapma, yayınlananı uluslar arası dergilerde atıf yapılmış olma gibi asgari bilimsel kriterler getirmiştir. Ayrıca profesörlüğe yükseltilmek üzere müracaat edebilmek için istenen bu kriterler hiç de ağır değildir. Uluslar arası dergilerde en az 10 yayın, en az 10 uluslar arası kongre tebliği, 3-5 çağrılı tebliğ sunmuş olma, doktora tezi yönetme, kitap yazma gibi koşullar bir profesörden beklenir.
Buna rağmen yasanın ilk şekliyle uygulandığı 1982-1986 döneminde bile basit koşulları yerine getirmeyen yani bir tek uluslar arası yayına ve eserlerine atıf yapılmamış çok sayıda doçentin profesör olmaması üzerine önce atıftan vazgeçildi, sonra da uluslar arası düzeyde yayın (kendisi de uluslar arası yayın yapmayan birkaç profesörün bir yayınının aynı düzeyde olduğunu söylemesi ve yazması yeterli) yapmış olması şeklinde yorumlandı. Bir süre YÖK’çe oluşturulan profesörlüğe yükseltilme komisyonu uygulandı. Bu komisyon işi sıkı tutup kriterleri tam uymayanların reddedilmesi üzerine 1991 yılında çıkarılan 3747 sayılı yasa ile profesörlüğe yükseltilme işlemi üniversitelere bırakıldı. Birkaç üniversite dışında her üniversite dışında her üniversite profesörlük bekleme süresini dolduran her doçenti profesörlüğe yükseltmektedir. Profesör sayısında asıl patlama ise Haziran 1989’da yayınlanan 3455 sayılı yasa ile gerçekleştirildi. Bu yasa 2547 sayılı yasanın ana esprisini kökünden sarstığı gibi altı ay içerisinde Türkiye’de profesör sayısını 4 katına çıkarmıştır. Bu yasa ile beş yıl doçentlik bekleme süresini dolduran her doçent unvanlı öğretim üyesi merkezi yabancı dil sınavını vermese bile ister 1750 sayılı üniversite yasasına isterse 2547 sayılı YÖK’e göre, doçent, yardımcı doçent, öğretim görevlisi hatta uzmanlık kadrosunda bile olsalar profesörlüğe yükseltilmiş, aynı üniversitesine atanmışlardır. Bu unvanlar ömür boyu geçerlidir.
Bir yandan YÖK’ün dağıttığı sanat dallarında ve konservatuar okutmanlarına bulundukları yerde profesör olma yolunun öte yandan yukarıda sözü edilen yasal değişikliklerle üniversitelerde bulunan, hiç de bilimsel çalışma yapamayan profesörlüğe yükseltilince 1980 yılında 2200 olan profesör sayısı 1991 yılında 4800’e 1995 da 6000’e yükseltilmiştir. Bulunduğu üniversite de herhangi bir şekilde profesör olunca öğretim üyeleri piramit’i de tersine dönmüştür. Her anabilim dalı için 1 prof., 2 doç., 8 araştırma görevlisi olarak düşünülen ideal kadro dağılımı tersine dönmüş, hatta peri bacası şeklini almıştır. Örnek olarak Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü’nde 1993 yılında 23 profesör görev yaparken, hiçbir yardımcı doçent ve doçent kalmamıştır. Yine Ege Üniversitesi’nde 1991 yılında375 profesöre karşı 180 doçent, 138 yardımcı doçent, İstanbul Üniversitesi’nde 894 profesör, 234 doçent, 228 yardımcı doçent, Ankara Üniversitesi’nde 602 profesöre karşın 123 doçent kalmıştır. Bu oran Yıldız Üniversitesi’nde 10.2’dir. Profesörlük unvanı kesinlikle bilimsel bir düzey göstergesi olmalıydı. Bugün böylesine ucuzlatılan, 10 ayrı ölçüyle profesör yapılan öğretim üyelerinin bulunması gerçekte bu bilimsel unvanı dejenere etmiş, profesörün saygınlığını düşürmüştür. Ne yazık ki en bilimsel olmayan profesörler özel TV kanallarında ve günlük yaşantımızda en çok boy gösterenler olup, gerçek bilim adamları köşelerinde kalmıştır.
Bugün 6500 profesörün % 80’nini üç büyük şehirdeki üniversitelerimizde bulunmaktadır. Büyük üniversiteler halen yeni profesör kadroları alabilmekte, ilan ettikleri kadrolara da yasaların açık hükümlerine rağmen kadroya müracaat edilenlerin bilimsel niteliklerine bakmadan kendi doçentlerini atamaktadırlar. Taşradan müracaat edenlerin bilimsel düzeyi 10 kat üstün de olsa büyük kentlerdeki üniversitelere normal bilimsel yoldan atanma şansları hiç yoktur. 2547 sayılı yasanın mağduru olan bir grup gerçek profesörler bunlar seslerini hiç duyuramamışlar. Saygın üniversitelerimizden birinde iki anabilim dalında ilan edilen kadrolara müracaat eden adayların başına gelenleri ibret için vermek istiyorum. X üniversitesinin A – anabilim dalı kadrosuna aynı üniversiteden bir doçent (aynı üniversitede lisans, yüksek lisans doktora ve doçentlik diplomalarını almıştır.) ile Y üniversitesinden bu alanda ülkemizin en saygın 2 ödülünü alan, 25 uluslar arası yayın ve bu eserlerine 175 atıf yapılan, lisans, doktora, doçentlik ve profesörlüğü değişik üniversitelerden alan, aynı yoldan iki kitap yazan bir eski profesör başvurur. Diğer üçüncü profesör de taşra hizmeti yapmış, 20’si yurt dışı yayını toplam 60 yayını, 10 atıf vardır. 5 Türk gencine doktora yaptırmıştır. Bu aday da hep iyi üniversitelerden derecelerini almıştır. Kıymetli ve değerli bilimsel profesörlerimizin teklifleri maalesef ters yönde olmuş ve sıralama tam tersine yapılmıştır. X–üniversitesinin doçenti kadroya atanmıştır. Yine X–üniversitesi B–anabilim dalı profesör kadrosuna da hemen hemen A kadrosuna başvuran adaylarla aynı niteliklerde yine aynı X, Y, Z üniversitelerinden de adaylar başvurur. Bu kez bilimsel düzey daha da farklı yine Y ve Z üniversitelerinden başvuran adaylar lehine olduğu halde kadroya atanan yine X–üniversitesinin doçenti olur. Bütün bu işlemler saygın X–üniversitemizde saygın profesörler aracılığı ile gerçekleşir. Bilimsel gerçekler, yasalar böylesine saygın üniversitelerde göz ardı edilince artık diğer üniversitelerimizde atama ve yükseltmelerin nasıl yapıldığını daha iyi canlandırılabilir. Akademik kariyerinin en yüksek basamağı olan profesörlüğe yükseltilmede doğru dürüst bilimsel kriterler yerleştirilemez ve profesörlük prosedürü 12 yılda 15 kez değiştirilirse, böyle 10 farklı usulle profesörlük unvanı verilirse üniversitelerimizin niçin kurumlaştığını söyler, yazar dururuz. Yeni bir profesörlük unvanı hatta bilimsel profesör unvanı getirilmeli, halen profesör olanların da bir kuruluşa (Türkiye Bilimler Akademisi geçici olarak bu görevi üstlenebilir) müracaat etmeleri ve ancak bilimselliği onaylananların bundan sonraki bilimsel derece vermede görevlendirilmesi en iyi çözüm olacaktır. Bilim profesör ya da Ord. Prof. İngiltere’deki Mason Prof. Unvanları ancak üst düzey bilim üretimine göre verilmelidir.
YENİ ÜNİVERSİTE, FAKÜLTE VE BÖLÜM AÇILMASI
Yeni üniversitelerin Yüce Parlamentomuz kararıyla açıldığını kamuoyu bütün açıklığıyla yakından bildiği ve TV basından izlediği için tekrarlamak istiyorum. Bir üniversiteye yeni fakültelerin açılması da yine yasa ile gerçekleştiği için aynı durum burada da söz konusudur. Üniversitenin talebi, YÖK’ün olumlu görüşü ve teklifi ile fakülteler de yüce parlamento kararı ile açılır. Bu üçlü süzgeç, talep, yer, alarak yeni fakülteler de açar. Bunlar halen hiç öğretim üyesi ve dekanı da olmayan Biga İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Darende İlahiyat Fakültesi, Düzce Tıp Fakültesi (Üniversite merkezi Bolu’da uygun bina olduğu halde) olabilir.
Bölüm açılması ise üniversitenin teklifi ile YÖK tarafından karşılanır. Burada talep bilim adamı olan, bu işi bilen rektörden gelir. Karar ise yine öğretim üyelerinin çoğunluğunu oluşturduğu YÖK tarafından alınır. Eskiden iyi bir uygulama vardı. Üç öğretim üyesi ve bina araç gibi alt yapı tamamlanmadan yeni bölüm açılmasına gidilmezdi. Ancak bugün birçok rektörümüz çok çalışkan görünmek ve çalışkanlığını ispatlamak için hep yeni fakülte ve bölüm açılmasını talep eder, YÖK’te bölüm açılışını onaylar. Çünkü Hükümetler daha çok sayıda öğrencinin üniversiteye alınmasını ister. Pratikte bir çok üniversitemizde böylesine çok sayıda bölüm açılmıştır. Bölümler mezun da vermiştir. Ne yazık ki bu bölümleri bitirip diploma alanlar o bölümün gerçek tek öğretim üyesinden bile ders almamışlardır. Çünkü o bölümün gerçek öğretim üyesi daha olamamıştır. Anadolu’daki üniversitelerimizde bu tür öğretim üyesiz en az 10 bölüm sayabilirim. Bazı teknik bölümlerde laboratuar görmeden mezun olur. Çoğu kez öğrenciler de öğretim üyesi ve laboratuarı olmayan bu bölümleri başarıyla bitirir ve diplomalarını alırlar. Babaları ve dayılar da bu iyi yetişmiş gençlere devlet kapısında uygun iş bulurlar. Kimi bölümlere ise 1 yada 2 öğretim üyesi bulunmuştur. Bunlar çoğu kez yardımcı doçenttir. Artık bu bölümlerde ikinci öğretim de yapılabilir. Yoğun ders yükü altında belki o öğretim üyesi araştırma yapabilir, yüksek lisans ve doktora tezi yönetir. Bakarsanız 2-3 yıl içinde yardımcı doçent sayısı 15’i geçebilir. Bunlar hep gerçeklerdir ve Anadolu’da böylesine başarılı (!) çok öğretim üyesi de vardır.
Üniversitelerin 1995-96 ders yılı kontenjanları 18 Mayıs 1995 tarihli gazetelerde yayınlandı. Milliyet gazetesi tam listesini verdi. Taşradaki kısmen eski bir üniversitemiz 10080 öğrenci alıyor. 1992 yılında açılan ve ilk üniversiteye komşu yeni bir üniversitemiz ise toplam 5500 öğrenci alıyor. 1. Üniversitemizin Rektörü çok çalışkan ve başarılı. Onun için hükümetin talebini emir sayıyor ve bu kadar çok öğrenci alıyor. Bu sayı İTÜ, Boğaziçi, ODTÜ, Galatasaray, Koç Üniversitelerinin toplamından 2300 daha fazla, komşu ildeki yeni üniversitede ise İTÜ ve ODTÜ toplamından daha çok öğrenciyi alarak getirtecek. Bunda ölçü nedir? Ben anlamadım! 1991 yılında yayınlanan YÖK Beyaz Kitabında 10 binin üzerinde öğrenci alan üniversitelerimizin doçent+profesör toplamı 150, buna karşın aynı toplam diğer 5 üniversitenin üçünde bile bu sayı 910. Belki siz daha iyi anlayabilirsiniz. Yine 1992 yılında yüz binin altında merkez nüfuslu bir ilde açılan üniversitemizin 5’i profesör gerisi yardımcı doçent toplam 30 öğretim üyesi olduğu halde yalnız 1995-96 yılı kontenjanı 3000’nin üzerinde. Bu çalışkan öğretim üyelerimiz 50 yıllık iki üniversitemizden daha çok öğrenci alıyor. Bunlar normal eğitim ve ikinci eğitim programında eğitiyor. Ayrıca yaz kursu ek sertifika ve belgeler veriyor. Hiç kimse de bu kadar yükün altından kalkıyorsunuz diye sormadığı gibi ilgilenmesi gerekenler de çok öğrenci yerleştirdiği için teşekkür ediyor. Sonra da bizler çağdaş üniversitelerin gelişiminden söz ediyoruz.
Yukarıdaki örnekleri kimi rektörlerin kapasite öğretim üyesi sayısı, fiziki mekan, kütüphane, araç-gereç-laboratuar donanımı düşünmeden yeni fakülte, bölüm açılışında TBMM üyelerinden farklı davranmadığını göstermek için verdim. Sağlıklı gelişme ile üniversitelerimizin Anadolu’ya yayılması kesinlikle gerekli ve zorunludur. Aksi halde bütün üniversiteleri üç büyük ilimizde toplayarak ülkemizi kalkındırıp geliştiremeyeceğimizi biliyoruz. Nitekim 1981 yılında 2547 sayılı yasa yayınlanınca bu yasa ile açılan ve daha önce açıldığı halde hiçbir türlü gelişemeyen ülkemiz genelinde dağılmış olan 13 üniversite (Trakya, Akdeniz, Anadolu, Selçuk, Ondokuz Mayıs, Erciyes, Cumhuriyet, İnönü, Dicle, Fırat, Yüzüncü Yıl, Gaziantep Üniversiteleri) profesör unvanını kullanabilmek için taşraya gitmek zorunda olan toplam 100 kadar vatansever profesörün çıkması, YÖK’ün de desteği ile 10 yıl içinde önemli gelişme gösterebilmişler, hatta bunların bir kısmı bilimsel düzey ve yurtdışı temaslarla büyük üniversiteleri geride bırakmışlardır. Bu üniversitelerin özellikle 2547 sayılı yasa ile çok oynanmağa başlandı 1989 yılına kadar ki, gelişimi çok hızlı ve sağlıklı olmuştur.
Ülkemizde halen ataerkil aile sistemi içinde kız çocukları liseden sonra başka bir ilde Yükseköğretime gönderme isteksizliği vardır. Ama yaşadıkları şehir ya da yakınında üniversite açılınca özellikle kız çocuklarını üniversiteye göndermişlerdir. Benim fakültemde ilk yıl dört bölümde toplam öğrencinin yüzde sekseni aynı ilden, yine toplam öğrencinin yüzde altmışı kız öğrencilerdi. Öğrenciler arasında yaptırdığım küçük çaplı bir anket sonucu çarpıcıdır. Şayet bu ilde üniversite açılmamış olsa erkeklerin yüzde otuz kadarı kızların ise yüzde altmış beş kadarı ailelerinin kendilerini büyük şehirlere okutmak üzere göndermeyeceklerini ya da göndermek istemediklerini işaretlemişlerdir. Türk Dili Edebiyatı, Kimya ve Biyoloji bölümlerinde öğrencilerin yüzde 55-80’i kız öğrenci olup, mezunlar ilk üç dereceye girenlerde bütün bölümlerde kız öğrencilerin oranı bu oranın da üstünde olmuştur. Araştırma görevlisi giriş sınavlarında kız öğrenci yüksek olmasına rağmen, yurt dışına gitmek isteyen yok denecek kadar az olmaktadır. Bu sonuçlar üniversitelerin yayılmasının nüfusun % 50’sini oluşturan kız öğrencilerin de yükseköğrenimden daha çok yararlanmasına imkan verdiği için yararlı olduğunu göstermektedir.
Taşra üniversiteleri tam gelişmekteyken önce 3455 sayılı yasa ile profesörlük kolaylaştığı gibi, büyük şehirlerde de bekleyenler bulunduğu yerde ve kadroda profesör oldu. Boşalan profesör kadrosuna da böyle kolay profesör olanların öncelikle atanması öngörüldü. Bir yıl sonra da kadroları verildi. 1991 yılında yine yasal değişiklikle profesörlük işlemleri üniversitelere bırakıldı. 1992 yılında da iki İleri teknoloji Enstitüsü ve 23 yeni üniversite açılmasıyla kısa sürede birden bire üniversite sayısı da iki katına çıkartıldı. Alt yapısı hazır olmadan “her ile bir üniversite sloganı” ile hazırlıksız açılan bu üniversiteler yalnız kendi sağlıksızlığı ile kalmamış, gelişmekte ve kısmen bilimsel alt yapısı kurulmuş olan eski taşra üniversitelerini de sarsmıştır.
Bir çok yasal değişiklikle mağdur olan, özellikle 3455 sayılı yasa ve 3747 sayılı yasalarla, taşraya gitmeden önceki bulundukları üniversitelere tekrar dönme şansının kalmadığını yaptıkları bilimsel çalışma ve başarının da ülkemizde ve üniversitelerimizde takdir edilmediğini gören, basiretsiz yöneticilerin bezdirdiği o ilk taşraya giden profesörler küskünlüğe düşmüş, çoğu üniversitelerini terk ederek kendi iline yakın üniversitelere geçmeğe çalışmışlardır. Alt yapısı, araştırmacı araç gereçleri tamamlamakta olan bu taşra üniversitelerinin çoğu milyarlık aletleri de, aletleri alan ve çalıştıranların üniversiteden ayrılması sonucu atıl kalmışlardır. Üç büyük şehir üniversitelerinden hiçbir öğretim üyesi yeni üniversitelere geçmek isteyince bütün yeni açılan üniversitelere geçenler de yukarıda sıralanan ve iyi gelişim yoluna girmiş 13 üniversiteden olmaktadır. Büyük şehir üniversitelerine kendi elemanları için kesinlikle doçent ve profesör kadrosu verilmemelidir, amaç taşrada 5-10 yıl çalışanlarında geçişine imkan verilmelidir. 1992 yılından üniversitelerini terk ederek kendi iline yakın üniversitelere geçmeğe çalışmışlardır. Alt yapısı, araştırmacı araç gereçleri tamamlamakta olan bu taşra üniversitelerinin çoğu milyarlık aletleri de, aletleri alan ve çalıştıranların üniversiteden ayrılması sonucu atıl kalmışlardır. Üç büyük şehir üniversitelerinden hiçbir öğretim üyesi yeni üniversitelere geçmek isteyince bütün yeni açılan üniversitelere geçenler de yukarıda sıralanan ve iyi gelişim yoluna girmiş 13 üniversiteden olmaktadır. Büyük şehir üniversitelerine kendi elemanları için kesinlikle doçent ve profesör kadrosu verilmemelidir, amaç taşrada 5-10 yıl çalışanlarında geçişine imkan verilmelidir. 1992 yılında açılan üniversiteler de gelişmeden kaç fakülte olursa olsun, kesinlikle yeni üniversiteler açılmamalıdır.
DÖNER SERMAYE VE ARAŞTIRMA FONU
2547 sayılı YÖK kanununun 58. Maddesi ve bu maddeye göre hazırlanan yönetmelik, üniversitelerin yaptıkları üretim ve hizmet karşılığında gelir sağlamalarının yasal dayanağını oluşturuyordu. İlk sermayeleri bütçeden verilerek kurulan döner sermayelerin gelirleri ile sağlanırsa, gelirin yüzde ellisi öğretim üyelerine katkı payı olarak iki maaşa kadar ödenebiliyordu. Başlangıçta yalnız öğretim üyelerine döner sermaye geliri ödenmesi öngörülürken, daha sonra 1989 yılında yapılan değişiklikle hem öğretim üyelerine “mesaj dışı gelir payı” ile iki kat daha, yeni normal öğretim üyesi maaşının 4 katı döner sermaye geliri alma yolu açılmış, hem de tüm öğretim elemanlarına ve memurlara da döner sermaye geliri ödenmesi yolu açılmıştır.
Döner sermaye gelirinden pay alma öğretim üyelerini tam zamanlı olarak üniversiteye bağlamak için yararlı olmuştur. Ayrıca gelirlerin % 50’sinin geliri getiren birimin araç gereç ve sarf malzemesi alımına da olanak sağladığı için döner sermaye geliri sağlanabilen birimlerin gelişimine de büyük katkısı olmuştur. Yine aynı maddenin b- fıkrası uyarınca kurulan araştırma fonuna aktarılan pay da iyi kullanan üniversitelerde araştırmaları desteklemek için önemli bir kaynak oluşturmuştur. Bu kaynakla gerçekten çoğu üniversitelerde araştırmalar artmıştır.
Yukarıdaki olumlu katkılar yanında döner sermayeler, üniversite birimleri ve öğretim üyeleri arasında önemli dengesizliklere de neden olmuştur. Bu dengesizlikler kamuoyunda pek dile de getirilmemiştir. Çarpıcı olması bakımından birkaç örnek vermek istiyorum. Bugün çoğu üniversitemizde Tıp Fakültesine yeni atanan genç bir yardımcı doçent aynı üniversitenin başka bir fakültesi dekanı ya da 15 yıllık profesöründen çok daha fazla aylık almaktadır. Aynı kıdemdeki bir tıp fakültesi profesörü diğer fakültedeki meslektaşının 5 katı maaş ve ücret alabilmektedir. Rektörler de ita amiri olarak bu döner sermaye gelirinden en az iki maaş ek gelir sağladığı için de sistemin değişmesi için hiç kimse uğraşmamaktadır. Üniversiteler eğitim ve araştırma kurumu ve öğretim üyeleri de aynı amaç için, ama farklı dallarda bu hizmeti yapıyorlarsa bu şekilde bir dengesiz gelir dağılımı olmamalıdır, ama bu dengesizlik 15 yıldır sürdürülmektedir. Yine aynı üniversitede görev yapan, ikisi de biyolog olup, biyolojide doktora yapan ve doçent olan, iki öğretim üyesinden biri tıp fakültesi, fizyoloji, tıbbi biyoloji ya da mikrobiyoloji anabilim dalına atansa, diğeri fen fakültesi biyoloji bölümüne atansa, ikisi de aynı dersleri yine tıp fakültesinde verseler, tıp fakültesine atanmış doçent, aynı kıdemdeki meslektaşının 1.5-3 katı maaş alabilmektedir.
Her ne kadar fakülte, yüksekokul ve enstitü kendi döner sermayesini kursa da pratikte çok az teknik ve bilgisayar bölümü dışında yalnız tıp ve diş hekimliği fakülteleri yeterli döner sermaye geliri sağlayabilmektedirler. Zira bu fakültelerin eğitim-öğretin faaliyetlerinin önemli bölümü hasta başında geçmekte, hasta da muayene ve tedavisi için ücret ödemektedir. Bir fizik öğretim üyesi deney masası ve alet başında, ya da dershanede ders anlatıyorsa, hekim de hasta başında ya da ameliyathanede ders anlatıyor. Her ikisinin de çalışma ortamını devlet kurdu. Tıp fakülteleri olan üniversitelerin bütçeleri incelendiği zaman, gerek yatırım, gerek cari harcama kalemlerinden o üniversitelerin bütçelerin yarısı üçte ikisinin doğrudan tıp fakültelerine ve hastanelere verildiği kolayca görülür. Aynı durum kadroların dağılımında da söz konusudur. Meslektaşlar arasında yarı espri şeklinde ifade ettiğimiz gibi kimya öğrencilerinin pratik çalışmalarını yapmak için devlet bize de bir “klor-alkali” ya da “petrokimya” kompleksi kursa, işçilerinin maaşını da verse, her yıl işletme sermayesini de verse biz kimyacılar da daha yüksek döner sermaye geliri sağlarız ve bütün üniversite harcamalarını da finanse ederiz. Maalesef çoğu üniversitelerde araştırma fonu verilmesi gereken pay (eskiden %5’i) çok düşürülüyor ya da paylar da tıp fakülteleri araştırmalarında tahsis ediliyor. Burada kesinlikle bir kıskançlık söz konusu değil. Bir hekim muayenehaneye ya da özel hastanede çalıştığı zaman çok daha yüksek maaş ya da gelir sağlayacağını biliyoruz. Üniversitede çalışmayı seçen maddi fedakarlık yapıyor. Ama kariyer yapanın üniversite dışında kazanma şansı daha yüksek. Eğitim kurumunda çalıştığı zaman da yine diğer fakülte öğretim üyesinden daha fazla çalıştığı ve mesai dışında bile ameliyat yaptığı için daha çok maaş alabilsin. Ama uçurum bu kadar yüksek olunca kendileri bile buna karşı çıkabilmelidirler.
ÜNİVERSİTE BÜTÇELERİ
2547 sayılı yasanın biri de devletin yükseköğretime verdiği kaynakların en etkin kullanılması, üniversite bütçelerini hükümete sunması, ülke düzeyinde birleştirici, bütünleştirici, sürekli ahenkli ve geliştirici koordinasyonu sağlama yetkisini Yükseköğretim Kuruluna vermiştir. Yükseköğretim Kurulu Üyeleri de Anayasanın 131. Maddesine göre bu görevleri yerine getirecek şekilde üniversiteler, Bakanlar Kurulu ve Genel Kurmayca gösterilen adaylarla, Cumhurbaşkanınca doğrudan seçilen üyelerden oluşmaktadır. Hal böyle iken, her üniversite bütçesini artırmak, dış kredi bulmak ya da tahsisatını serbest bırakmak için Rektörleri ve bölge parlamenterleri üzerinden devlet kapısını çalmaktadır. İlk baştaki gibi devlet üniversite bütçelerinin YÖK üzerinden dağıtılması dengesiz dağılımı önleyebilir. Üniversiteler çapında dağılım maalesef dengesiz olduğu gibi aynı üniversite içinde fakülte ve birimler arası da adil olmamaktadır. Örnek olarak farklı ve bölümleri olan yedi fakülteli bir üniversitede bütçenin yarısı, üniversite hastanesine tahsis edildikten sonra diğerleri aynı düzeyde eşit ya da yakın, fakülteler arasında bölüştürülmektedir. Yalnız bir programı olan tıp, ilahiyat, diş hekimliği, hukuk fakülteleri ile bu fakülteler aynı yurt içi ve yurt dışı yolluğu alabilmekte, halbuki 10 bölümü olan bir mühendislik ya da 12 bölümü olan bir fen-edebiyat fakültesinin ihtiyaçlarını bir bölümlü fakültelerin 10-12 kat olacağı göz ardı edilmemektedir. İlginç örnek olması açısından üniversite yönetim kurulunun aynı toplantısında 5 yurt dışı görevlendirme görüşülüyor. Bunlardan üçü yurt dışı tebliğ verecek olan öğretim üyeleri, fen-edebiyat fakültesi her birine bütçe imkanları sınırlı olduğu için yedişer milyon TL. tahsis edebiliyor. Ama A fakültesi öğretim üyesi bilgisi görgüsünü artırmak için yurt dışına çıkacak ve alacağı yurt dışı yolluğu 40 milyon TL. B fakültesi öğretim üyesi de bilgi-görgü artıracak. Ona tahsis edilen yolluk ise 30 milyon TL. En azından gidiş amaçlarına göre aynı üniversite içinde kaynaklar o amacı gerçekleştirecekler açısından fakültesi farklı da olsa dengeli olabilmeliydi. Üniversite yönetim kurullarında her fakülte eşit temsil edildiği için birçok bütçe kalemleri ve kadrolar üyeleri memnun edecek şekilde fakültelerin özelliğine bakmadan eşit dağılması çok bölümlü fakültelerin aleyhinde sonuç vermektedir.
BİLİMSEL ARAŞTIRMA VE BİLİMSEL YAYIN
Üniversiteleri yüksek okullardan ve diğer eğitim kurumlarından ayıran en önemli unsur bilimsel araştırma yapmaları ve kendi öğretim kadrolarını yetiştirmeleridir. Gerçekte üniversitelerin ana görevlerinin başında bilimsel araştırma yapmak, araştırma sonuçlarını bilim arenasında ve toplum hizmetine sunmaktadır. Üniversitenin diğer işlevi eğitim-öğretim ise bütün eğitim kurumları, basın-yayın, özel kurslarla da yerine getirilebilir. Eğitim bireye beceri ve bilgi kazandırarak topluma uyuma sağlar. İnsanı üretken yapmak için ona bir mesleğin bilgi, beceri ve teknikleri de eğitimle öğretilir. Yeni bilgiler üretmeden de bilinenlerin öğretilmesiyle bu amaç gerçekleştirilebilir. Bu tür eğitim daha çok meslek yüksekokullarının amacıdır. Üniversiteler bu iki işlevi bir arada yapabilirse gerçek üniversite olur. Dünyanın önde gelen üniversiteleri yalnız bilim üretmekle kalmaz, bilimin teknolojisini de yapar. Diğer bir ifade ile üretilen bilimi toplum ve insanlık yararına teknolojik ürüne dönüştürür. Bir yandan bu teknolojiyi endüstrinin hizmetine sunarken, diğer yandan da bu teknolojiyi uygulayacak nitelikli mezunlar yetiştirir. Bu görevlerine ek olarak da konferanslar, kurslar, danışmanlık hizmetleri ve yeni yayınlarıyla sürekli olarak toplum ve endüstrisinin ihtiyacını karşılar. Bu açılardan bakılınca üniversite bir yandan toplumun ihtiyaç duyduğu nitelikli elemanları yetiştirirken, buna paralel olarak da temel bilimler ve uygulamalı araştırmalarla yeni bilgiler üretir ve toplumun hizmetine sunar. Bu özelliğinin mutlaka göz önüne alınması gerekir. Öğretim üyesinin araştırma niteliği daima ön planda tutulmalıdır.
YÖK ve buna bağlı akademik derecelerin alınması öğretim üyelerinin bilimsel yayın yapma özelliğini ön plana çıkarmaktadır. Yardımcı doçent atanması, doçentliğe ve profesörlüğe yükseltilmeler yasaya göre ilginin bilimsel yayınlarının değerlendirilmesiyle yapılmaktadır. Bu talep ve zorunluluk ise gerçekçi uygulamada öğretim üyesini yayın yapmaya teşvik eder, hatta iyi dergilerde yayınlamaya yöneltir. Araştırma fonu ile bilimsel araştırma projelerine kaynak sağlanabilmektedir. Bu maddeler iyi uygulandığı sürece gerçekten de öğretim üyelerinin yayın yapmalarında artırıcı etkisi görülmüştür. 1981 yılında Türkiye’nin SCI (Science Cıtation Index)’ce taranan dergilerdeki yayın sayısı 344 iken, sürekli artışla bu sayı 1993 yılında 1492’ye çıkmış yani 4.3 kat artmıştır. Ancak uygulamada akademik derecelere yükseltilmedeki tavizler, yayın sayısındaki düzenli artışı engellemiştir. Ayrıca ilginç olan nokta 1981-1989 yılları arası yayın sayısındaki artışla doçent ve profesör sayısındaki artış paralel olduğu halde 1989 yılından sonra özellikle profesör sayısındaki artış, yayın sayısındaki artışın çok daha üstünde olması sonucunu doğurmuştur.
Öğretim üyeleri zorunlu ders yükü üzerinde verdikleri dersler için ek ders ücreti almaktadırlar. Bu ek ders 2. Öğretimde verilirse normalin 3.2 katı olmaktadır. Haftada 30 saat ücretli ders veren öğretim ise maaşına yakın bir ek ders ücreti alabilmektedir. Bilimsel yayın yapan bir öğretim üyesine ise üniversitesince bir ödenme olmadığı gibi yayın için masrafları da özel olarak kendisi ödemektedir. Bilimsel yayın yapmanın akademik yükselme ve tercihte öncelikli kriter özelliğini her geçen gün kaybettiğini gören çoğu öğretim üyesi ek ders ücreti alarak ders vermeyi bilimsel yayın yapmaya tercih etmektedir. Ayrıca okutman ve öğretim görevlisi gibi yayın yapma ihtiyacı olmayan öğretim yardımcılarının daha fazla ek ders ücreti alması bilimsel yayın yapabilmek amacıyla araştırma yapan öğretim üyelerini bu amatör zevklerinden soğutmakta, onları da ücretli ders vermeye yöneltmektedir. Öğretim üyelerinin ücretli ders peşinde koşar duruma düşmesi de ayrıca tartışmayı gerektirir. Bir ara çözüm bulunmalı ve bir öğretim üyesinin haftada 40 saat ek ders vermesinin üniversitede aldatmacadan başka bir şey olmayacağını “birileri” söyleyebilmelidir. Maalesef çoğu öğretim üyesi haftada 40 saat ders verebiliyor. Bu ise dersin kalitesi ve araştırmaya ayrılacak zaman açısından düşünmemizi zorlamalı.
TÜBİTAK’ÇA uluslar arası yayınlara verilen teşviklerin çok yaralı olduğu, yayın sayısındaki artışı da üniversitelerden daha çok katkı sağladığını söylemek hata değildir. Bu desteği ek ders ücretleri düzeyine çıkması daha teşvik edici olacaktır.
YÖNETİCİ SEÇİMİ
Yükseköğretim kurumlarında halen tam seçimle atanan tek yöneticiler Anabilim Dalı Başkanlarıdır. Gerçi bölüm başkanları ve Rektörler de yarı seçimle atanırlar ama bu atamalarda seçim sonucunda en çok oy alanın atanması gerekmez. 2547 sayılı yasanın 21 maddesi ve Yükseköğretim Kurumlarında Teşkilat Yönetmeliği’nin 14 maddesi uyarınca bölüm başkanı atanması için dekan ilgili bölüm anabilim ve ana sanat dalı başkanlarının yazılı görüşleri doğrultusunda az oy da olsa önerilen öğretim üyelerinden birini üç yıl için bölüm başkanlığına atar. Ancak bölümde bir profesör varsa ikinci profesör atanıncaya kadar tek profesör, hiç profesör yoksa görevdeki tek doçent doğrudan bölüm başkanı atanmış olur. Yine bölümde hiç profesör ve doçent yoksa bir yardımcı doçent bölüm başkanı olabilir. Gerçekte bölümde anabilim dalı sınırlı ise bu seçim anlamsızdır. Bölüme bağlı 5 anabilim dalı olsa, üç anabilim dalında yalnız birer yardımcı doçent, diğer anabilim dallarında ikişer profesör, üçer doçent ve bir o kadar yardımcı doçent olsa, bölüm başkanı seçiminde anabilim dalı başkanı olmayan o bölümdeki 6 doçentle iki profesörün görüşü ve oy hakkı yokken, belki de o bölüm için pek de gerekli olmayan, bu nedenle küçük kalan üç anabilim dalındaki yardımcı doçentler (bunlar vekaleten atanmış olsalar bile) bölüm başkanı seçimini belirleyecektir. Eğer bir seçin olacaksa bu seçim o bölümdeki sürekli statüde görev yapan doçent ve profesörlerin onaylarıyla seçilmeli. Yoksa doğrudan atanma yarı seçimden daha uygun olur.
Rektör seçimine gelince, 1992 yılı temmuz ayında üniversitelerin ve öğretim üyelerinin görüşü alınmadan acele yapılan değişiklikle rektörlerin Yükseköğretim Kurulunca teklifinden sonra Cumhurbaşkanı tarafından atanmasını değiştiren yasa teklifi yapılmış, rektör adaylarının üniversitelerce yapılacak seçimle tespiti esası getirilmiştir. Bu değişikliğin iki önemli olumluluğu dışında bir çok sakıncası da vardır. İki olumluluktan biri rektörlüğü ömür boyu bir meslek olmaktan çıkararak en çok iki kez atanma ile sınırlaması, diğeri ise tam olmasa da öğretim üyelerinin oylarıyla adayların belirlenmesidir.
2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’nın en belirgin özelli üniversiteye her şeyi ile Rektöre teslim etmektir. Senato ve kuralların tamamını rektör oluşturur ve kontrol eder. Üniversitenin en yüksek organın senato, rektörün teklifi ile atanan fakülte dekanları, rektörce atanan rektör yardımcıları, enstitü ve yüksekokul müdürleriyle fakülte kurullarınca seçilen birer temsilciden oluşur. Yani rektör senato üyelerinin 2/3’nü doğrudan belirler. Aynı durum daha açık olarak üniversitenin en üst icra kurulu olan üniversite Yönetim Kurulu’nda da daha açık üstünlükle rektörün kontrolündedir. Bu kurul ise Rektör başkanlığında, yardımcıları, dekanlar ve senatoca seçilen üç öğretim üyesinden oluşur. Yasaya göre rektör istediği takdirde kurulları toplantıya çağırır ve görüş alır. Rektör üniversitedeki bütün atamaları yapar. Gerek görürse öğretim elemanları ve tüm personelin görev yerlerini değiştirir, bütçe teklifini ve harcamaları yapar, tüm üniversite birimlerinin ita ve onay amiridir. İsterse mutlak yetkileriyle üniversitenin patronu ve kralıdır. Her ne kadar yasada sorumlulukları varsa da görev süresince istediğini yapar, hatta kendisiyle uğraşan politikacı yoksa, ya da koruyucu politikacı varsa korkusuzca üniversiteyi yurtdışından idare eder. Yetenekli, iyi niyetli ve başarılı olursa bu kez 8 yılda en iyi üniversite yapabilir. Diğer bir ifade ile üniversitenin her şeyi, gerilemesi ve gelişimi rektöre bağlıdır. Daire başkanları, şube müdürleri, sekreterler, müstahdemler hep rektör tarafından atanır. Kırmızı plakalı makam otoları vardır. Bu kadar çok yetkisi olan rektörün seçimi de önemli olmalıdır. Rektörlüğe her isteyen aday olmamalı, aday olabileceklerde asgari bilimsel düzey, yönetim deneyimi (başarılı dekanlık, enstitü müdürlüğü, yüksekokul müdürlüğü, bölüm başkanlığı gibi), belirli bir süre üniversitede tam zamanlı çalışma zorunluluğu gibi ön koşullar aranmalıdır.
Aday olduktan sonra ise atanma için teklifte de YÖK üyelerinin parmak hesabı yerine bilimsel düzey, sosyal etkinlik, bilim adamı yetiştiriciliği, bilime ve üniversiteye katkı, yurt dışı deneyim ve etkinliği gibi kriterler ve seçimde aldığı oylar ölçü olmalıdır. Bu günkü seçim şekli de sakıncalıdır. Bu sistemde 20 yıllık profesör ve bir hafta önce atanan yardımcı doçent aynı ağırlıklı oya sahiptir. Halbuki yardımcı doçentler gibi iki yılda bir atanması yenilenen öğretim görevlileri ve araştırma görevlileri ve araştırma görevlilerinin oy hakkı hiç yok! Yardımcı Doçentler çoğu üniversitelerde, özellikle yeni ve gelişmemiş üniversitelerde seçilecek rektörü belirliyor. Geçici öğretim elemanlarının ancak % 10-20 gibi bir oranda ve her birimden seçilen temsilcileri doçent ve profesör gibi aslı öğretim üyeleri ile oy kullanmalıdır. Mevcut seçimin bir diğer sakıncası ise öğretim üyesi sayısı en çok olan tıp fakültelerinin ve tıp fakültesi olmayan, yerlerde ziraat fakültelerinin meslek taassubu ile kendi fakülte elemanlarına oy kullanması sonucu rektörler bu fakültelerin tekeline gelmesidir. 1992 yılında yapılan ve tıp fakültesi olan 22 üniversitesinin 15’inde tıp fakültesi mensupları 5’inde ise yardımcı doçentlerin oyu ile görevdeki rektörler en çok oyu almıştır. Üniversitelerin dengeli gelişimi için rektörlerinde farklı fakültelerden olması sağlanmalıdır.
Rektör atanması için getirilen yarı seçim sisteminin dekanlık içinde getirilmesi gerekirdi. Dekan yetkileri daha artırılmalı, fakülte ile ilgili rektöre verilmiş bazı yetkiler yeni yasada tekrar dekanlara bırakılmalıdır.
YÜKSEK ÖĞRETİM ÜST KURULUŞLARI
Yükseköğretim üst kuruluşları olan Yükseköğretim Kurulu, Üniversiteler arası Kurul ve Yükseköğretim Denetleme Kurulu olup, bu kuruluşları kesinlikle gerekli görüyoruz. Ancak bu kuruluşların oluşumu ve yetkileri ile birbirleri ile ilişkileri kesinlikle tartışılmalı yenden gözden geçirilmelidir.
Anayasamızın 131 maddesinde görevi ve oluşum esasları tanımlanan Yükseköğretim Kurulu bugün esasen yasa ile tanımlanan yetkilerini çoğunu da kullanmamaktadır. Uygulama da YÖK başkanı daha ön planda olup, YÖK yetkileri ve başlıca başkan tarafından kullanılmaktadır.
Yükseköğretim Kurulunun teşkilinde de maalesef yasanın amacına göre seçim yapıldığı söylenemez. Örnek olarak hiçbir idari görev almayan, 1 aylık profesör bile bir sayın Cumhurbaşkanı tarafından YÖK üyesi olarak atana bilmekte, kurul üyeliğine atamalarda üyelerin politik eğilimleri, kişisel ilişkileri başarılı hizmetlerinden ve niteliklerinden daha çok öncelikli olabilmektedir. Yasadaki nitelikler aranmalıdır. Yükseköğretim Kurulu üniversite ve yönetim ve uygulamalarıyla ilgili yolsuzluk ve şikayetler üzerinde daha etkili denetim ve koordinasyon görevi yapabilmelidir. Ayrıca Yükseköğretim Denetleme Kurulu daha özerk ve etkili, yetkili denetim yapabilmelidir. Bugünkü uygulamadan asıl şikayet YÖK’ün aşırı yetki kullanması ve üniversiteleri baskı altında tutmalarından daha çok üniversitelerdeki kötü uygulama ve yolsuzluklarına seyirci kalmasından kaynaklanmaktadır. Üniversitelerin her talebini adeta inceleme yapmadan onaylamaktadır. Özellikle Yükseköğretim Denetleme Kurulu başkan ve üyelerinin seçimi ve atanması değişmeli, yetkisi artırılmalı, inceleme sonucu yaptırımcı olabilmelidir.
Üniversitelerarası Kurul yetkileri de daha fazla olmalı eğitim öğretimle ilgili olarak düzenlemeler, öğretim süresi de TBMM yerine Üniversitelerarası Kurul tarafından belirlenebilmelidir. Bu kurula bağlı bir “bilimsel Danıştay” da düzenlenmeli, yargıya gitmeden bir çok konu sonuçlanabilmelidir. Vakıf üniversiteleri de Anayasa hükmü gereği Devlet Üniversiteleri ile aynı denetim ve kurallara kesin uymalıdır.
VAKIF ÜNİVERSİTELERİ
Vakıf üniversiteleri de Türk Yükseköğretimine önemli katkıda bulunabilir. Hatta Bilkent Üniversitesi örneğinde olduğu gibi devlet üniversitelerini daha kaliteli olmaya, bunlarla yarışan zorlanabilir. Türkiye gibi genç nüfusun büyük oranlara ulaştığı ve her geçen yıl artan Yükseköğrenim görme talebi çok sayıda gencin başta eski Sovyetler Birliğinden ayrılan ilkeler olmak üzere öğrenim görmek amacıyla yurtdışına gittiği, serbest piyasa ekonomisini benimseyen ülkemizde Yükseköğretimin de Anayasa ve yasalara uygun şekilde devlet denetiminde özel sektörce desteklenmesi yararlı olur. Bir rekabet ortamı doğmasına da katkısı olur. Ancak bu üniversitelere verilecek devlet desteği çok dikkatli yapılmalı, istismar kapıları kapanmalı, kaliteleri korunmalıdır. Hatta bu üniversitelerin İstanbul ve Ankara dışında açılması devlet desteğini alabilmeleri için öğrenci ve bölüm sayılarının belirlenecek bir sayının üzerinde olması şartı getirilmelidir. Açmak zorunda oldukları fen-edebiyat fakültelerinde asıl amaç olan temel fen bölümleri bulundurmaları sağlanmalıdır. Öte yandan bu üniversitelerin bir tek kişi ve kuruluşun elinde kalmasını önleyen düzenlemeler yapılmalıdır.
ÜNİVERSİTELERİN TEMEL SORUNLARI
Üniversitelerin temel eksiklik ve sorunlarının başında sayılarının çok hızla artması, öğrenci sayılarının hızla çoğalması karşısında günü kurtarmaya çalışırken kurumlaşmaya bir türlü ulaşamamıştır. Yılların biriktirdiği sorunlar bir çırpıda iki saatin içinde sıralanacak türden değildir. Ülkemizde 1933 yılında bir olan üniversite sayısı 1950 yılına geldiğimizde ancak üçe çıkmıştı ki bu yeni iki üniversitenin de bir geçmişleri vardı. 1950-1960 arası 10 yıllık dönemde bu sayı 3 artarken (K.T.Ü., Atatürk, Ege) 1960-1980 arası 19’a yükselmiş, 1981 de 27’i bulan bu sayı 1992 yılında 58’e ulaşmıştır. Diğer bir ifade ile üniversitelerimiz 45 yılda 20 kat artmıştır. Bu kadar hızlı sayı artışına sık sık değişen üniversite ve yükseköğretim yasaları da eklenince üniversitelerimiz kurumlaşamamıştır. Üniversiteler zaman içerisinde kendi gelenek ve kurallarını kendileri geliştirir, hatta toplumun diğer kesimlerine be bu alanda da öncülük ederler.
Üniversiteler kurumlaşamayınca ya da kurumlaşmayı beceremeyince icra ve yasama, sınıf geçme, sınav hakkı verme, öğrenim süresini uzatma, kısaltma, dersteki başarının tespiti gibi tamamen eğitimin gereği olan alanlara da müdahale edebilmiştir. Üniversiteler en azından eğitimle ilgili konularda kendileri (tek başlarına değil) yükseköğretim kurumaları olarak gelenekler, kurallar oluşturulabilmelidir.
Üniversitelerin ikinci önemli sorunu, kaynak yetersizliği sorunudur. Üniversitelerin ve bunların aldığı öğrenci sayıları çok hızlı artmasına karşılık Devletin üniversitelere ayırabildiği kaynak yeterince hızlı artış gösterememektedir. Özellikle temel bilimler ve mühendislik bölümlerinde olduğu gibi birçok laboratuar ve pratik çalışma gerektiren, ancak bu uygulamaların öğrenciye verilmesi eğitim-öğretimin çağdaş olabileceği düşünülürse kesinlikle yeterli kaynak aktarılabilmelidir. Aksi halde bu dallarda istenen standartlara ulaşılınca, eğitime başlanmalıdır.
Üniversitelerin kaynak yetersizliği yalnız bu uygulamalı bilimler için değil, üniversitelerin genelinde de önemli sorundur. Devlet ve üniversite kaç öğretim elemanı olursa olsun maaşını ödemektedir. Ama özellikle yeni üniversitelerde kitap, dergi ve yayın için para bulunamamaktadır. Yine öğretim üyeleri için kaçınılmayacak bilimsel kongre, seminer ve sempozyumlara katılmak için kaynak ve destek bulunamamaktadır. Yine üniversitelere ayrılan kaynakların yetersizliği nedeniyle üniversitelere destek ve idari eleman alınmamaktadır. Son derece şişkin görülen sayılar incelendiğinde bu elemanların hastanede çalıştığı anlaşılır. 11 Bölümü, 140 öğretim üyesi elemanı, 2500 öğrencisi olan bir fakültenin toplam idari kadrosu 12 olup, tüm fakülteyi ayakta tutabilmek için çabalamaktadırlar. Laboratuarlar için laborant ve teknisyen bulunmamaktadır. Her yarıyılda ara sınav, yarıyıl sonu sınavı ve bütünleme sınavını değerlendirmek gerçekten öğretim üyelerinin oldukça vaktini almaktadır. En azından kıdemli ve üretken öğretim üyelerinin işlerine bir sekreter yardımcı olabilmelidir.
Yatırım yetersizliği denince en çok bina anlaşılıyor. Ama binasız olmasa bile üniversite için yatırım, binaların içinin dolmasıdır. Üniversite hastane yapımı ve içinin donatımı ile çalışan elemanlar kesinlikle üniversite dışında düşünülmelidir. Zira üniversite yatırımlarının ve elemanlarının % 80’i bu alanda kullanılmaktadır.
Üniversitelerin diğer bir sorunu ise kurumsallaşmama sonucu bugün bile bir başıbozukluğa doğru hızla giden denetimsizliğidir. Kurum olarak kendi iç denetim mekanizmalarını oluşturmadan üniversitelere verilecek özerklik ve gelişim serbestliği (kendi öğretim kadrosunu kendi yetiştirmesi, bölüm ve programlarının açılmasına kendilerinin karar vermesi, eğitim, program ve kapsamlarını kendileri belirleme gibi) kavramlarla yeterli denetim mekanizmalarını kurma hakkını üniversiteler verirsek, hele yeni üniversitelere birer Rektör atayıp (one man show) geliştirirsek, çok kısa sürede üniversitelerde eğitim-öğretim, akademik unvanlar da yozlaşabilir. Bu tehlikede kesinlikle küçümsenmemelidir. Halinden de memnun mistik bir hava içerisinde mütevazı bir üniversite oluşabilir.
Öğretim üyesi yetiştirme ve atanmasında bir asgari standart getirilebilmelidir. Herkesin ve üniversitelerin herkese açık olan kriterlere göre yükseltilmesi şarttır. Öğretim üyelerinin ve kamunun da denetim gücü olmalıdır. Üniversitelerde asgari şartlar sağlanmadan eğitim-öğretim başlatılmamalı, hele lisans üstü eğitimin yapılacağı yerler kesinlikle bir üst kurulca ulusal düzeyde ele alınmalıdır.
ÇAĞDAŞ EĞİTİM, ÇAĞDAŞ ÜNİVERSİTE
Bir kurumun, hatta bir kişinin çağdaş olması, çağdaşlaşması, isminin çağdaşlaşması ile olmayacağı açıktır. Üniversiteler çağdaş ve iyi insan yetiştirmenin yollarını açmalı, araştırmalıdır. Çağdaşlık ise evrensel olmayı, olaylara geniş açılı, yansız, ama bilimsel gözle bakmayı gerektirir. Birey hür düşünebilmeli, demokratik ortamda yetişmeli, çağdaşlarına hoşgörülü ve saygılı, yaşadığı ortamın bilincinde, çevresine sevgi ile bakabilen, çevresini koruyan, kaynakları yalnız tüketmeyen, üretmenin de gerektirdiğinin, üretme ve çalışmanın kutsal olduğunun bilincinde olmalıdır. Üniversiteler işte bu özellikte bireyler yetiştirebilmelidir. Bunun ise eğitim sistemimizde köklü değişiklikler gerekecektir. Çoğu lüzumsuz bilgi ve kronolojinin verilmesi anlamsızdır. Üniversitelerin çağdaş olabilmesi için tüm eğitim kurumlarının da çağdaş olması gerekir. İlk ve orta öğretimden itibaren bireye araştırıcı, irdeleyici vasıf kazandıran, tartışabilen, başkalarını dinleyebilen bir alışkanlık verebilmeliyiz. Milli ve manevi değerleri öğretirken de ölçü bu olmalıdır. Ayrıca ortak bir ilköğretimden sonra orta öğretim mesleğe yönelik olabilmelidir. Bu yöneldiği meslek alanında da yükseköğretim görebilmelidir. Örnek olarak Fen lisesi mezunları, Fizik, Kimya, Matematik, Malzeme, Elektronik, Biyoloji tahsil edebilmelidir. Endüstri Meslek Lisesi mezunu da eğitim alanında yüksek öğrenim görmelidir. Devletin sınırlı kaynakları baştan boşuna harcanmış olur. Yüksek öğrenim görmeyen de bu okullarda kazandığı beceri ile iş hayatına atılacaktır.
Eğitim-öğretim ve üniversite düzeyimiz kesin dünya standartlarında olmalıdır. “Bizim için yeterli!” “10 sene öncesine göre çok iyi geliştik” demek yetmez. Çağı yakalamak zorundayız. Dünyada yapılanı, uygulayabiliriz. Aynı düzeyde program, aynı düzeyde kitaplar, ders araçları, dünya açık ve onunla iç-içe öğretim elemanı sonuç kendiliğinden çağdaşlığa götürür.
BİLİM TEKNOLOJİ VE ÜNİVERSİTELER
Ülkemizde üniversitelerimizin tarihi ve gelişimi yeni olduğu gibi sanayimizin gelişimi de oldukça yenidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında toplu iğneden çiviye, her şeyi hazır aldığımız, hiçbir şey üretmediğimiz söylenir. Sanayi gelişim, üretim olmadan daha iyinin nasıl üretileceği araştıran araştırma kurumu da olamazdı. Eğitim-öğretim kalitesi yükseldikçe sanayi üretimimiz çeşitlendikçe ve yükseldikçe araştırma kuruluşları ve bunlar arasındaki işbirliği de artacaktır.
Halen tatmin olamadığımız Üniversite-Sanayi işbirliğinin altında yatan gerçek de buradadır. Sanayi kuruluşları geliştikçe ve daha iyi, daha çok üretim, daha ekonomik üretmek isteyecekler ve rekabet ortamında ayakta kalma mücadelesine girecektir. Bu halde ya kendi araştırma merkezini kuracaklar ya da üniversitelerden talep edeceklerdir. Bu konular Bilim Teknoloji Şurasında, bu alanda yapılan birçok bilimsel toplantıda tartışıldı. Toplantı kongre kitapları ve dokümanların incelenmesi yeterlidir. Başlıca söylenebilecek olan bir iki konu ise artık üniversite sayımız, yetişmiş nitelikli araştırıcı eleman sayımız arttı. Üniversite laboratuar aletlerini yapan özel amaçlı araştırmacıların yapıldığı TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi gibi kuruluşları artırmalıyız. Öte yandan Üniversite öğretim üyelerinin sanayiye gitmelerinin kolaylaştırılması ve sanayicilerin de üniversitelerde ders vermelerinin sağlanması işbirliğini geliştirecektir.
İLERİ TEKNOLOJİ ENSTİTÜLERİ
Amerika’daki meşhur MIT ve benzer başarılı üst düzey üniversite ve araştırma merkezlerinden etkilenilerek ülkemizde de İleri Teknoloji enstitülerinin açılması istenmiş, 1992 yılında Gebze ve İzmir’deki İleri teknoloji Enstitüsü açılmıştır. Bu enstitülerin bugünkü şekliyle açılmaları çok hatalı olmuştur. Bu gidişle her iki enstitüde gelişemez ve kendilerinden beklenen başarıyı gösteremezler. Şayet İleri teknoloji Enstitüleri bir beklenti sonunda açılmışlarsa, bu merkezlere alınan öğretim üyeleri, hatta enstitülerin rektörleri bilimsel ölçülere seçkin olmalıdır. Ama bugün baktığımızda hiç de üst düzeyde bilimsel nitelikli elemanların toplanmaya çalışılmadığını yeni bir üniversitenin kuruluşundan dahi itinasız eleman alındığını görüyoruz. Bu enstitülerde alt yapı da oluşamamaktadır. Böylesine iddialı İleri teknoloji Enstitülerini yeni baştan kurmak yerine O.D.T.Ü ve İ.T.Ü’yü yeniden düzenlemek, buralardaki üretkenliğini kaybetmiş, tembel öğretim elemanlarını ayıkladıktan sonra diğer üniversitelerimiz veya yurt dışındaki saygın Türk Bilim Adamlarını bu kuruluşlarda görevlendirmek çok daha yararlı olurdu. Bu iki üniversitemize TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezide yeniden organize edilerek ileride yeni bir İleri teknoloji Enstitüsü olarak kurulabilir. İleri teknoloji Enstitüleri bir birikime, alt yapı oluşumuna dayanırsa başarılı olabilir 58’e ulaşan üniversite içinde O.D.T.Ü, İ.T.Ü, TÜBİTAK, M.A.M, İleri teknoloji Enstitülerine dönüştürülerek üst düzeyde araştırmaların ve lisans üstü eğitim-öğretim yapıldığı merkezler haline getirilebilir. Ancak buradaki öğretim üyelerinden bilimsel yetersizliğe sahip olmayan öğretim üyeleri, aynı şekilde şehirdeki diğer üniversitelerde eğitiminde görevlendirilebilir. Bu uygulamanın başarılı sonucu alındıktan sonra İstanbul veya Ankara’daki bir başka üniversite de, sosyal bilimler lisans üstü eğitim yapan bir merkez haline dönüştürülebilir.
OKULLAŞMA VE MEZUN İŞBİRLİĞİ
Yükseköğretim çağındaki gençlerimizin Açık öğretim ve Meslek Yüksekokulları dahil ancak, % 15-16’sına yükseköğretim imkanı sunabiliyoruz. 15 yıl önce bu oran % 5-6’larda idi. 1981 yılında 130 bini üniversitelerde, gerisi diğer yükseköğretim kurumlarında olmak üzere toplam 235 bin öğrenci okurken 1995 yılında bu sayı 1.200.000’i bulmuştur. 15 yıllık gelişim daha çok bireye yükseköğretimden yararlanma imkanı sağlamış, ancak bir tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Başlıca sorun üniversiteden mezun olan gençlerin çoğunun iş bulmamasıdır. Özellikle bazı alanlarda istihdam kapasitesinin çok üzerinde öğrenci mezun olmaktadır. Dramatik ifadeyle lise mezunlarındaki işsizlik, üniversite mezunlarına ertelenmiştir. Birçok üniversite mezununun iş bulamaması karşısında çoğu veliler ve üniversite mezunu “madem devlet iş vermeyecekti, niçin masraf edip okuttu?” sorusunu sıklıkla gündeme getirmektedir. Burada iki olayı birbirinden ayırmak gerekir. Üniversiteler bu üst düzey eğitimi verirken, diğer yandan da onlara belirli alanlarda bilgi ve beceri kazandırır. Mezunlar bu bilgi ve becerilerini meslek icra etmede de kullanabilirler. Ancak ne devlet her meslek sahibine iş vermek zorundadır, ne de üniversiteler mezunlarına iş bulma garantisi verebilir. Ayrıca her üniversite eğitimi alan kişinin eğitim gördüğü alanda çalışması gerekmez. Kişi arz-talep dengesi ve serbest Pazar ekonomisi koşullarında, mezun olduktan sonra ne iş yapacağına karar vermelidir. Ama üst düzeyde bir eğitim aldığı ve ufku genişlediği için hangi alanda iş yaparsa yapsın, daha iyisini yapacaktır. Kalitesiz ve özel beceri kazanmamış işsizde, bilinçli ve belirli beceri kazanmış işsiz iyi ve daha yararlıdır. İş bulma garantisi olmasa da bireyin üniversite eğitimi almış olmasından yanayız.
Bu görüşümüze rağmen, yine de yeni açılacak bölüm ve fakültelerin mevcutlarının ülkenin daha çok ihtiyacı olan gücün ve geleceğin mesleklerine öncelik verecek şekilde kontenjan belirlemesinin ve daha çok meslek okullarına yönelmesinin bizim gibi kaynakları sınırlı olan ülkelerin yararına olacağına inanıyoruz. Devletin güç şartlarda ayırabildiği sınırlı kaynakların, ülkenin kısa dönemde ihtiyacı olmayan alanlarda eğitim vermek için kullanılmasını uygun bulmuyoruz. Örnek olarak mezun olan Ziraat mühendislerinin üçte ikisi iş bulamaz Bu alanda iş bulamazken yeni Ziraat fakültelerinin açılmasına gerek yoktur. Yine ülkemizde kimya mühendisleri ve kimyagerlerin iş bulma şansları da azdır. Bunların büyük bir kısmı öğretmen olarak çalışmaktadır. Ülkemizde çok sayıda temel bilimci yerine, kaliteli temel bilimciye ihtiyaç vardır. Kimyager ve Kimya Mühendisleri sayısı çok olduğu halde, 1982 yılından sonra açılan Eğitim Fakültelerinde de kimya eğitim bölümleri kurulmuş olup bunlar da Fen-Edebiyat Fakülteleri Kimya Bölümleri ile hemen hemen aynı öğrenimi almaktadır. Bugün birçok üniversitemizde, komşu binalarda Kimya Mühendisliği, Kimyagerlik ve Kimya Eğitimi bölümlerinden hatta birçoklarının gece bölümlerinden kimyacı mezun olmaktadır. Çok sayıda Laboratuar ve araç-gereç gerektiren kimya eğitim oldukça pahalıdır. Eğitimin kaliteli olması, laboratuar yoğun olması gereklidir. Üç ayrı bölümde 6 grup öğrenciye kalitesiz eğitim vermek yerine her üniversiteden bu üç bölümden yalnız birine kaliteli eğitim vermek daha uygundur. Bugünkü şekliyle eğitim fakülteleri ve Fen-Edebiyat fakültelerinin ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi zorunludur. Pratikte bu iki fakültelerde aynı bölümlere sahiptir. Hemen hemen aynı elemanlarla aynı işi yaparlar. Her ikisinin öğretim üyeleri de aynı dallarda yüksek lisans, doktora ve doçentlik derecelerini alırlar. Tarih bölümü ile tarih eğitimi bölümü, sosyoloji ve sosyoloji eğitimi bölümü, fizik mühendisi, fizikçi ve fizik öğretmeni arasında ülkemizde ne fark vardır? Aynı soru Matematik, Biyoloji, Türk Dili ve Edebiyatı içinde geçerlidir. Hele çoğu eğitim fakültemizde hiç öğretim üyesi olmadığını göz önüne alırsak eğitim fakültelerini bugünkü şekliyle devam ettirmenin mantıklı bir açıklamasını bulmak çok güçtür.
Ülkemizde tıp ve ziraat fakülteleri dışında en çok öğretim üyesi kimya ve fizik alanında mevcuttur. Bu üç bölümün ve 6 eğitim bir veya ikiye indirilmesi ile öğretim yükünü kaybedecek öğretim üyeleri büyük araştırma merkezlerinde istihdam edilerek üst düzeyde araştırma yapmalarına imkan hazırlanabilir. Halen, üst düzeyde uluslar arası standartta diyebileceğimiz araştırmaları bu iki bölüm mensuplarının yaptığı düşünülürse, ülkemiz araştırma potansiyeli de artırılabilir. İleri teknoloji maddeleri, yeni malzeme ve enerji kaynakları alanında, hatta biyolog ve ziraatçılarımızında katılmasıyla yeni biyoteknoloji ve besin teknolojisi alanlarında çağdaş araştırmalar ivme kazanabilir.
PROFESÖRLÜKTE SINIFLANDIRMA
Profesör, yasal tanımı ile en yüksek düzeyde akademik unvana sahip kişidir. 1981 yılından bu yana Profesörlüğe yükseltilme ve atama ile ilgili yasa ve yönetmelikler on kez değişikliğe uğramış ve bu işlem 1991 yılında tamamen üniversitelere bırakılmıştır. Bu en yüksek unvan sadece son 15 yıl içinde 10 farklı usulle verilmiştir. Eskilerde dikkate alındığında bugün 12 tür profesör mevcuttur. Üniversitelerden mezun olan genç, 11-15 yılda profesör olabilmekte ve 30 yıl profesör olarak çalışabilmektedir. Profesörlük unvanını bir kez kazanan da bu unvanı ömür boyu taşıyabilmektedir. Unvan geri alınmadığına göre, kişi isterse hiçbir etkinliğe katılmadan en yüksek akademik unvanla dolaşabilir. Bu unvanı haksız kazananlar unvanın saygınlığını da yitirebilir, veya en azından unvanından bekleneni topluma veremez. O halde unvan alınınca iş bitmemeli, daha üst düzeye ulaşa bilmek için sürekli çaba göstereceği mekanizmalar olmalıdır. Bir çok Avrupa ülkesinde profesörler arasında farklar vardır. Örnek olarak A, B, C, D sınıfı profesörler ya da “araştırmacı profesörler”, “bilim profesörü”, “ordinaryüs”, “okutman profesör” gibi unvanlar getirilerek bir çeşitlik kazandırılabilir. Bir meslek okulundaki profesör, araştırma yapmasına gerek kalmadan doğrudan iyi ders vermeye yönelebilir. Profesör unvanını alan her öğretim üyesi ders versin. Kazanılmış hakkın geri alınması, unvanın iptali söz konusu olmayacağına göre mevcut profesörler eserleri, faaliyetleri ve bilimsel etkinlikleri ile YÖK’çe oluşturulacak bir üst kurula veya TÜBA’ya müracaat etmeli, yeni derecelendirilmesi yapılmalıdır. Başlangıçta maddi ayrıcalık kazandırmasa bile belirli görevlere gelmede, jürilerde, yurtdışına çıkış desteğine öncelik almak için onore dereceler elde edebilmelidir. Bu konuda bizim teklif ettiğimiz sınıflandırma şu şekildedir.
A- SINIFI PROFESÖR : Uluslar arası dergilerde en az 15-20 makale yayınlamış + eserlerine en az 100 atıf yapılmış + 10 yüksek lisans veya doktora tezi yönetmiş + uluslar arası dergilerde hakemlik ve eleştirmenlik yapmış olması + en az 10 kez uluslar arası kongrede tebliğ vermiş + yurt dışından en az 5 konferans daveti almış, 2-5 makale yada kitap bölümü yazma daveti almış veya yurtdışında bir ders kitabı yayınlamış + yurt içinde 15 tebliğ sunmuş olan profesörler. Ayrıca yurt içinde en az 2 proje tamamlamış olma uluslar arası dergilerde danışmanlık yapma, yayın kurulunda görev almış olma, rapor yazma değerlendirilebilir.
B SINIFI PROFESÖR : Yukarıdaki şartları en az yarı eş değerini yerine getirmiş profesörler.
C SINIFI PROFESÖR : A sınıfı profesörlüğü için aranan şartların altısından en az dördünü az düzeyde (en az | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||