|
Bilimsel Yayınlar Popüler Bilim
|
KARADENİZ HAVZASI
ANALİTİK KİMYA KONGRESİNİN (3. BBCAC) ARDINDAN 12-14
Eylül 2005 Tarihleri arasında Romanya’nın Köstence şehrinde yapılan 3.BBCAC
toplantısına Türkiye’den katılan delegeler, toplantı vesilesi ile tarihimizde
iz bırakan Bulgaristan ve Romanya’nın ilginç ve turistik yerlerini de
görebilmek amacıyla kongre gidiş gelişini otobüsle yapma kararı verdi.
Gönüllü katılacakların sayısı 35 i bulunca gezi planı kongre öncesi ve
sonrası günleri de içine alacak şekilde bir turizm firması aracılığı ile
yapıldı. 9
Eylül akşamı Ankara’dan hareket eden otobüse İstanbul’dan katılacak yolcular
İstanbul Kadıköy ve Harbiye Tiyatrosu önünden alındı. 11 Üniversitemizden 33
kişi, bir rehber ve 2 şoför ile yola çıkıldı.
Sabah 9.00 da Kapıkule sınır kapısına ulaşılmasına rağmen otobüsün
evrak eksikleri, daha doğrusu otobüs firmasının Ali Rahmi ve Ahmet isimli şoförlerine
noter aracılığı ile vermesi gereken yurt dışı yolcu taşıma belgesini vermeyi
unutması yüzünden tüm yolcuların geri dönmesi tehlikesi ile karşılaşıldı.
Hafta sonu noterlerin kapalı olduğu da dikkate alınınca sorunun çözümü de
olanaksız görünüyordu. Bozuk moral ile bekleme sırasında çözüm yollarını
tartışmak da işe yaramadı. Ancak
üniversite hocalığının henüz yitirilmemiş saygınlığı ve sözüne güvenen
memurlar sayesinde yasal sınırlar içerisinde noter yerine faks ile bu
eksiksiz giderilebildi. 2-3 saat gecikme ile Bulgaristan sınırına ulaşıldı.
Bu kez yeşil pasaportlular dahil tüm yolculardan 45 Euro haraç karşılığı vize
alınması istendi. Bu işlemler de vakit aldı. Eksik evrak önemli değildi.Yeter
ki görevli başına 10 USD veya 10 E rüşvet verilsin. Bu rüşvet olayı hem
pasaport kontrol eden polisler, hem de gümrük memurları tarafından olağan bir
işlem olarak görülüyor, her şey tamamlanınca kulübeye çağrılan şoförden
isteniyor, her sınır giriş çıkışında aynı senaryo tekrarlanıyordu. Rehber
Ömer beyin rehberlik görevi de esasen her mola yerinden harekette yolcuları
saymak, her sınırda istenen rüşvetleri ödemekti. Zira Bulgaristan ve
Romanya’ya ilk gidişi idi. Kırklareli
–Dereköy sınır kapısından geçerek doğrudan sahil yolundan ve Burgaz üzerinden
Varna’ya ulaşma yerine Kapıkule sınırı seçilmesinin nedeni Bulgaristan
gezimize rehberlik yapacak, yolları gösterecek rehberimiz Cemil beyi almaktı.
Elindeki levhadan kolayca tanındık ve Cemil’i de aldıktan sonra Sivilingrad-
Harmanlı üzerinden Varna’ya gitmek üzere E-5 yoluyla hareket ettik. Cemil,
Bulgaristan doğumlu olup, Sofya Politeknik Yüksekokulunda kimya tahsilini
tamamlamış, bu yolculuğumuza rehberlik etmesi için kendini bizim turizm
firmasının Bulgaristanlı ortağı görevlendirmişti. Cemil temiz görünümlü,
güler yüzlü, sempatik, biraz mahcup bakışlı, az konuşan, kibar ve uzunca
boylu bir gençti. Önce kısaca kendini tanıttı ve Bulgaristan hakkında genel
bilgi verdi. Cemil,
Dereköy’e gidemeyeceğini bildirince Kapıkule’den alınmasına karar verilmişti.
Gerçi bu satırların yazarı E- Bulgaristan, Osman Gazi’nin oğlu I. Orhan
zamanında Türklerin Çanakkale boğazını aşarak Osmanlının ilk Avrupa’ya çıkışı
ile kısmen imparatorluğa katılmış, 1382 yılında Sofya işgal edilmişti. 1387
yılında Niğbolu kalesinin fethi ve 1389 de I. Kosova savaşı sonunda ise ülkenin tamamı 400 yıl sürecek
Osmanlı hakimiyetine girmişti.1396 Yılında tüm Hıristiyanlar tekrar bu
bölgeleri almak için büyük bir ordu ile Osmanlıya saldırdı. Yıldırım Beyazıt
komutasındaki ordu bu tüm doğu ve batı Avrupa’nın birleşik ordusunu bu kez Niğbolu kalesi önündeki ovada
yenerek birçoğunu esir aldığı gibi, Tuna ötesindeki Eflak ve Boğdan’ı
(bugünkü Romanya ve Moldavya) da işgal etti. 1877
Yılında Rusların baskısı ile Osmanlı içerisinde özerk Bulgar prensliği oluşturulmak
istendi. Tarihimizde “93 Rus harbi” ( Hicri-Rumi 1293) olarak bilinen 1877-78
Kırım Savaşı ardından Rus ordularının
Niğbolu, Plevne ve Siliststre kalelerini işgaline kadar ülkenin tamamı
Osmanlı egemenliğinde kalmıştı. 1978 Berlin Antlaşması ile ülkenin kuzeyinin
tamamı Bulgar Prensliğine verildi. 1912 yılında Balkan harbi sonrası
Ayestefonos (Yeşilköy) antlaşması ile Rus baskısı sonucu tüm Bulgaristan
Osmanlı’dan bağımsız bir devlet olarak kabul edilmiş, Bulgar Krallığı
kurulmuştu. 1. Dünya Savaşında Osmanlı
ile tekrar işbirliğine girse de artık imparatorluk dışında kalmıştı. 2. Dünya
Savaşı sonrası ise SSCB, yani koruyucuları Ruslar üzerinden Komünist rejimi
benimsemişti. 1990 yılına kadar bu rejim ile yönetildi. Diğer tüm Varşova
Paktı üyeleri gibi Bulgaristan da bu yılda Komünist rejim ve onun despot başı
Zirkov’u devirerek Batı Avrupa yanlısı liberal yönetim ve serbest piyasa
ekonomisine geçişi benimsedi. Derhal eski yasalarını Batı Avrupa Devletleri
ve NATO direktifleri doğrultusunda değiştirdi. Diğer doğu bloğu ülkeleri gibi
AB ‘ye giriş başvurusunu yaptı.
Yasalarındaki eksiklikleri ve özelleştirmeyi kısa sürede tamamladı.
AB’den bu geçiş süreci ve ekonomisini desteklemek için büyük destek ve teşvikler
aldı. 2007 Yılı Nisan ayında Romanya ile birlikte tam üye olarak AB’ne
katılacak. Osmanlı,
Balkanları Anadolu’dan daha çok benimsemiş, kendisini vatan yaptığını
sanmıştı. Örnek olarak Belgrat, Sofya, Selanik, Saray Bosna Osmanlıya
Kayseri, Malatya, Diyarbakır ve Trabzon’dan daha önce katılmıştı. Seferlerde
ordu Belgrat’ta toplanırdı.Akıncı Türkler Avrupa’daki yeni işgal edilen
topraklara yerleştirildiği gibi Anadolu içlerinde oturan Türkler de bu
verimli topraklara göçe teşvik edilirdi. 1789 Fransız ihtilaline kadar şoven
milliyetçilik moda olmadığı gibi, Türkler de diğer ırk mensupları gibi
kendini Osmanlı üst kimliği içinde tanımlardı. Bu nedenlerle Anadolu’da
olduğu gibi, imparatorluğun her yanında Türkler Hıristiyan komşuları ile yan
yana ülkenin her yanında yaşarlardı. Hatta çoğu Makedonya, Bulgaristan,
Moldavya, Dobruca ve Kosova başta
olmak üzere bir çok bölgeyi
kendilerine “vatan” olarak seçmişler, Osmanlı o topraklardan koparılmaya ve
Anadolu’ya sürülmeye zorlandığında bile vatanlarını terk etmemişlerdi. Bu
nedenle eski imparatorluk bölgelerinde hep Türkler yaşamış ve halen
yaşamaktadır. Dobruca
bölgesinin merkezi olan Köstence şehrinde yapılacak olan Kongre nedeniyle bu
gidişte, bir yandan tarihimize, Avrupa’daki serüvenimize ve de Avrupa’dan
sürülmemize tanıklık eden bu sayılan bölge, şehir ve kaleleri vaktin ve
olanakların elverdiği ölçüde görme, orada kalan Türkleri ziyaret etme bu
zahmetli, yorucu otobüs yolculuğunun ana amacı idi. Gerçi
bu Rumeli deki toprakların kaybı sonucu bir çok Türk gönüllü veya zorlama
sonucu diğer diyarlardaki kalan Türkler gibi Anadolu’ya göç etmişlerdi. Örnek
olarak Birçok Girit Türkü daha adanın Yunanlılarca işgali sonrası göçe
zorlanmış, Yunanistan’da kalan Türkler mübadele ile Anadolu’ya göç
ettirilmişti. Ancak Bulgaristan ve Romanya ile benzeri bir mübadele
antlaşması yapılmamıştı ve oralarda Türkler varlıklarını korumaya
çabalamışlardı. II Dünya savaşı esnasında buralardan da gönüllü göçler
olmuştu. Gönüllü göçler dışında bizim yaştakilerin tanık olduğu gibi birkaç
kez özellikle Bulgaristan’ daki Türkler mesela 1951, 1963 ve 1989 yıllarında
Türkiye’ye göçe zorlanmışlardı. Son zorlama göçten sonra Bulgaristan’daki
rejim değişikliği olunca Türkiye’ye gelen bir milyon Türk’ün 300-400 bin
kadarı tekrar vatanlarına dönmüştü. Seyahat boyunca bu konularda da bilgi
almağa çalıştık. Rehberimiz
Cemil’in anlattığına göre 2002 yılında AB yetkililerinin isteği ve
denetiminde yapılan ayrıntılı nüfus sayımına göre Bulgaristan’ın toplam
nüfusu 7 milyon kadar olup, bu nüfusun bir milyonu kendisini Türk ve Müslüman
olarak tanımlamış. Bu ise nüfusun % 14 ü gibi büyük bir oranı oluşturuyor.
Nüfusun çoğu Kırcaali ve Filibe civarında yaşasa da yine de ülke genelinde
büyük etkileri olmalıydı. İnsan düşünüyor. Bu kadar zorunlu göçe rağmen halen
nüfusun %14 ü Türk ise, göçler olmasa belki bugün yarısı Türklerden
oluşacaktı. Parlamentoda 3. büyük partinin Ahmet Doğan başkanlığındaki
Türklerin partisi olması sürpriz değil. Ancak tüm gezilen yollarda TV
kanallarında hiç Türklerin izi görülmüyor. Yine rehberimize göre 2 yıl sonra
AB ‘ye katılacak ülkeye yollarını, limanlarını, tarihi eserlerini
yenilemeleri için AB büyük fonlar ayırmış, bir çok AB kuruluşu ülkede
yatırımlar yapmıştı. Ülkeye daha önceki gelişlerimizle farkı yerinde görme
imkanı olacaktı. Gideceğimiz bölgeleri tanımasak da ülkedeki değişim her yeri
etkilemiş olmalıydı. Harmanlı’da
E-5 anayoldan sağa saptık. Planımız Stara Zaraga-Balkanlar- Veliko Tarnova
üzerinden Sofya-Varna ana yoluna ulaşmak, sonra bu yolu izleyerek Şumnu, Yeni
Pazar üzerinden Varna’ya ulaşmaktı. Cemil AB fonundan daha kestirme bir
otoyol yapıldığını söyledi. Bizim grubun elinde ayrıntılı bir Bulgaristan
Karayolları haritası yoktu ve sadece genel Avrupa haritası vardı. Cemil ise
kitap halinde 25-30 sayfalık bir harita ile gelmişti. Tahmini hesabımıza göre
güzel bir yoldan Varna’ya ulaşım 3 saat sürmeliydi. Harmanlı’dan sonra bir
türlü yeni açıldığı söylenen yolu bulamadığımız gibi köy yolundan beter,
asfaltı bozulmuş, kasisli, dar ve engebeli yolları izlemek zorunda kaldık.
Bir türlü ana yola ulaşamadık. Yol boyunca ne bir WC, ne lokanta, kahve veya
hızlı yiyecek satan yer bulabildik. Tuvaleti olan benzinciyi bile ancak 1.5
saat sonra bulduk. Bu ülke 1,5 yıl sonra bu koşullarda AB ye alınacak, ama
bizim görüşmelere bile başlamamız başarı sayılıyor. Bu gerçekler tüm
yolcuları Varna’ya kadar kahretti. Tüm
yazılar ve işaretler Kril alfabesi ile yazıldığından alfabeyi çıkarmamıza
rağmen izlememiz zor oldu. Bilmediğimiz yolları izleyerek yeni ana yola
ulaşmaya boşuna çabaladık. Yol uzadı, lokanta, benzinlik ve WC yok. Sonunda
Balkanlara tırmandık. Manzara açlığı unutturdu. Balkan
dağları ülkenin tam ortasından, doğu- batı doğrultusunda ikiye bölüyor.
Dağları aştıktan sonra geniş bir düzlük başlıyor ve bu düzlük Romanya ile
kuzey sınırını oluşturan Tuna kenarına kadar devam ediyor. Dağlar tamamen
ormanla kaplı. Orman hem iğne yapraklı, hem de geniş yapraklı ağaçlardan
oluşuyor. Dağların yükseklikleri çok fazla değil. En yüksek zirvesi ancak Şumnu
yakınına geldiğimizi sanarak bir yol kavşağında durduk. Ancak kesinlikle
Şumnu değildi ve çok uzak bir yerdi. Burada eski komünist rejimden kalma,
Ukrayna’da olduğu gibi tescilli mola yerleri var. Yol kavşağının dört bir
aralığında lokantalar, küçük dükkan ve büfeler, her şeyden önemlisi WC var.
Yolcuları bu sonuncusu rahatlattı. 5 YTL ile tüm yolcuların WC parası ödendi.
Herhalde hesaba akılları ermedi. Kredi kartı da kabul etmediler, ama biraz
sohbet sonrası leva yerine Euro’yu da kabul ettiler. Bu kez yiyecekler bitti.
Bu arada akşam yaklaştı. Rehberimiz Varna’ya Otel
liman yakınında 3 yıldızlı, ama çoğu 4 yıldızlıdan daha güzel tertemiz bir
oteldi. Adı Aqua Hotel Varna. Otele yerleşim kolay oldu. Daha vakit
geçirmeden yürüyerek şehir merkezine gittik. Orada çok ilginç, güzel
görünümlü sokak kahveleri, pastaneler ve publar vardı. Garsonları güzel mini
şort ve etekli genç kızlardı. Servisleri de iyi idi. Şehir ortasından geçen
ana yol araç trafiğine kapalı. Varna yol boyunca görülen perişanlıktan çok
farklı olup, burası AB ye girişi hak ediyor. O standartlarını yakalamış.
Grubun oturduğu sokak lokantasının özellikle salataları çok nefisti. Yorgunluğa rağmen şehirdeki gezinti gece
yarısına kadar sürdü. Ertesi gün başka bir rehber eşliğinde şehrin Varna’dan
Kavarna’ya kadar yol Karadeniz sahilini izledi. Karadeniz’in bu kesimi, daha doğrusu batı sahilleri Türk
sahillerine hiç benzemiyor. Bütün batı sahili düz ova. Yer yer çok hafif
tepecikler var. Varna yakınındaki yapılar daha çok sayfiye yerleri olup villa
ve otellerden oluşuyor. Bu sahilde başta Almanlar olmak üzere batı Avrupa
ülkeleri vatandaşları çok sayıda konut satın almış, otel yaptırmışlar.
Romanya’ya gidiş yolu Balçık ve Kavarna şehirlerinden geçerek Durankulak
sınır kapısına ulaştı. Toplam yol 1,5 saat aldı ve 11.00 de sınırda olundu.
Hiç sıra olmadığı gibi bizim otobüsten başka araç da yoktu. Halbuki Balçık’a
geldikten sonra sağa saparak Dobric üzerinden kolaylıkla Silistre’ye ulaşıp,
kaleyi gezdikten sonra feribotla Tuna’
yı geçerek Romanya’ya ulaşmak mümkün olabilirdi. Silistre’den sonra Tuna
birkaç kola ayrılarak kuzeye yönelmekte ve deltasına dağılmaktadır. Diğer bir
ifade ile en büyük debili hali ancak Silistre’de görülebilirdi. İstenirse
tekrar aynı yoldan sınıra ulaşılabilirdi. Bulgaristan
sınırı çıkışında da şoförler hem polislere
hem de gümrük memurlarına rüşvet verdi. Yolculara kolaylık sağlasalar
da şoförü tekrar yalnız başına çağırıp, alenen para istemişler. Tek tek tüm
pasaport kayıtlarının bilgisayara yapılması 1 saat aldı. Aynı işlem Romanya
tarafında Banda Bece de tekrarlandı. Sınırın çıkışında Romanya rehberi
Seyfettin karşıladı. Seyfettin asıl rehber Mehmet Beyin şoförü idi ve o da
oğlu Levent’e bizi emanet etti. Bu arada hanımların gireceği temiz bir WC her
iki kapıda da bulunamadı. Bu ihtiyaçlarını sınır sonrası Mangalya’da bir
benzinlikte giderebildiler. Sınırdan
Köstence’ye (Constanta) 55- Otel
Köstence’nin turistik “Mamamia” yarım adasında Baveria Blue otel idi. Otel
çok temiz ve 4 yıldızlı güzel bir oteldi. Esasen Mamamia yarım adası
otellerle dolu ve tam ortasından geçen turistik bir teleferik dikkati çekti.
Grubu Vitola Papescou ve Esmagül isimli iki görevli bayan karşıladı.
Asistanlar da öğrenci yurduna yerleştirildi. Fakat hiç biri yurtları
beğenmedi ve sonra onlar da çevredeki otellere ve Baveria otele taşındılar.
Deniz kenarında nefis bir balık lokantası yorgunluğu unutturdu. Akşam verilen
kokteyl hiç de zengin değildi. Kongre
başkanına kongrenin yapıldığı Ovadius üniversitesine nasıl ve ne zaman götürüleceğimiz
sorulduğunda alınan cevap “Çok kolay, otel yakınındaki duraktan 310 no.lu
otobüsle üniversite kapısına kadar gider, orada inersiniz” cevabı şaşırttı.
Ülkemizin kongre organizasyonunda aldığı mesafe, yabancı konukları
havaalanlarından karşılayarak otellerine ulaştırma, otellerinden kongre
salonlarına kadar bir görevli eşliğinde taşıma düşünüldüğünde bu cevabın ne
kadar şaşırtıcı olduğu daha iyi anlaşılır. Neyse ki Ankara’dan götürülen
otobüs yolcuları yanında diğer misafirleri de sabah kolayca kongre merkezine
ulaştırıldı. Kongre
kayıtları da bir alemdi. Yolcuları karşılayan 2 görevlinin kongre evraklarını
tek tek dağıtması bir saat aldı. Bizde en küçük bir kongrede bile 3-5 görevli
bu işlemleri 10-15 dakikada tamamlar. Açılış konuşmasını kongre başkanı bayan
R. Mucanu, Mühendislik Fakültesi dekanı ve üniversite rektörü yaptılar. Solon
sıradan bir amfi idi. Kongre
katılımcıları hiç de kongrenin adı ile uyumlu değildi. Karadeniz ülkelerinin
çoğundan katılımcı yoktu. Türk çıkarması olmasa kongre belki de
gerçekleşemezdi. 120 katılımcının 53’ünün Türk oluşu bu iddiamızı desteklemek
için yeterli olsa gerek. Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan’dan hiç katılımcı
yoktu, Rusya’dan tek bir bayan, Bulgaristan’dan bir bey, Yunanistan’dan 2
bey, Makedonya’dan 7 kişi, gerisi 8
ülkeden 8 davetli konuşmacı ve Romenler. Daha garibi kongre başkanı ve
Ovadius üniversitesinden de bir kişi çağrılı konuşmacı olurken en kalabalık
grubun katıldığı Türkiye ve Makedonya’dan, diğer bir ifade ile Romanya
dışındaki hiçbir Karadeniz ülkesinden gerçek çağrılı konuşmacının olmaması
idi. Belki bundan daha da garip durum, 7 sürekli komite üyesinden 4 ünün
kongreye katılmamış olması idi. Kongre merkezi ve çevresinde hiçbir internet
bağlantısı yoktu. Esasen üniversitede mevcut 2 bağlantının birinin dekanın,
diğerinin rektörün bürosunda bulunması idi.
Türkler arasında en yaygın konuşma ise bu ülkenin 1,5 yıl sonra AB’ye
tam üye olarak katılması onaylanırken Türkiye ile ucu açık görüşmelerin
başlanmasını bile erteleme girişimindeki çelişki idi. İster, istemez “Biz
Müslümanız diye, Avrupalı bizi istemiyor” düşüncesi güç kazanıyor. Kongre
ve organizasyonun daha çok eleştirilecek yanı var. Belki de böyle bir kongre
devam ettirilemez. Zira gelecek kongrenin hangi ülkede yapılacağına bile karar
verilemedi. Romen konuşmacılardan birkaçının gelmemesi ve çağrılı
konuşmacılardan 2 kişinin de gelmemesi ayrı bir eleştiri konusu. Kongre
sırasında ve akşamları Türkiye’den giden ve bir turizm – seyahat acantası
açan rehberimiz Mehmet Bey yönetim ve rehberliğinde şehir gezleri kongrenin
aksaklığını unutturdu. Bazı boşluklarda Türklerin özel otobüsleri ile kendi
rehberlerinin yönetiminde şehir turu yapmaları ayrı bir güç gösterisi oldu.
Bu küçük turlarda meşhur kilise, cami ve ilginç binalar görüldü. İsteyen
alış-veriş yaptı. Köstence’de 7 cami faal durumda ve ibadete açık. Şehir
merkezinde Köstence camisi ve minaresi bakımlı. Önemli bir Müslüman nüfus
olmalı. Rehberimiz
Mehmet beyin söylediğine göre 24 milyon nüfuslu Romanya’da 2 milyon Türk
asıllı Müslüman yaşıyor. Çoğu da Karadeniz sahili ve Tuna deltasını içine
alan Dobruca bölgesinde. Türkler 3 grupta toplanabilir. Kırım Tatarları, Gül
Türkleri ve diğer yerleşik eski Türkler. Parlemontada 20 Türk asıllı
milletvekili varmış. Bizim grup da kongre sonrası Türklerin yoğun yaşadığı
delta bölgesine gezi planlamıştık Mehmet Beyin rehberliğinde o bölgenin
merkezi olan Tulcea (Tulça) şehri ve çevresine yapacağımız geziye çıkıyoruz.
Yol boyundaki bir çok yerleşim yerinin ismi Türkçe. Bunlardan en meşhuru
Babadag (aynen yazılıyor ve okunuyor). Babadag
da bulunan bu minareli ve büyük cami 1522 yılında Gazi Ali Paşa tarafından yaptırılmış olup
halen dimdik ayakta ve ibadete açık. İmamını da biz göndermişiz. Diyanet
Başkanlığının gönderdiği Sakaryalı imam 2 yıldır bu camide görev yapıyor.
Ancak cemaat yokluğundan şikayetçi. Türkleri tespit etmiş, onların evlerine
giderek din dersi verdiğini, onları camiye gelmeye ikna etmeye ve
kaybettikleri İslamiyet’i öğretmeğe çalıştığını söyledi. İmama göre 70 hane,
Babadag’lı birine göre 155 hane Türk var. Hepsi de içki düşkünüymüş. Bu
gerçeği Tulça da gördüğümüz Türklerde de bizzat saptadık. Türkçeleri de
tartışmalı. Türkçe bilenler ve biraz akıcı konuşanlar rejim değişikliği
sonrası Türkiye’ye gelerek inşaatlarda çalışanlar. Köstence’den
Tulça’ya kadar tüm yol boyuna iki
taraflı ceviz dikilmiş ve çok güzel, iri cevizleri görünüyor. Bu cevizler
sahipsiz olup devlete ait.İsteyen gidip topluyor ve aç kalmıyormuş. Komünist
sistemden kalma iyi bir sosyal yardım aracı. Tuna deltası düz ovalık ve çok
büyük üzüm bağları var. Bir bağ onlarca hektar. her biri bir şarap
fabrikasının yıllık ihtiyacını karşılar. Bu bölgede özellikle İtalyanlar eski
kooperatif arazilerini bağ yapmak üzere satın alıyorlarmış. 10 yıl önce
hektarı 100 USD iken şimdi 600 USD e kadar yükselmiş. Çok verimli topraklar,
bu fiyat yine de çok ucuz. Mısır ve Ayçiçeği tarlaları da geniş yer kaplıyor.
Buğdayda ortalama verim 450 kg/dönüm. Tulça’ya
yaklaştıkça Tuna deltası daha iyi görünüyor. Delta Avrupa’nın
en büyük nehirlerinden ve su yollarından biri olan Tuna nehri Almanya’nın
Karaorman (Schwarzwald) dağlarından doğar, önce kuzeye, sonra sıra ile doğu,
güney, doğu ve en son kuzeye doğru yönelen yatağından akarak yine diğer bir
Karaorman (Caraorman) da Karadeniz’e ulaşır. Tulça’dan sonra yol boyunca Malkoç, Beştepe,
Muradiye, Marone, Morigöl gibi Türk köylerinden geçildi. Arada Victoria gibi
Romen köyleri de var ancak hiçbir köyde cami görülmezken kiliseler görülüyor.
Uçta Morigöl köyünü çıkınca karayolu biti ve orada otobüsten inilerek Kara ormanların tam kalbine kadar 2 tekne
ile gidildi. Yol boyunca kamp kuran yabancı ve yerli balık avcıları, teknede
balık tutmağa çalışan Tuna balıkçıları seyredilerek bir adacığa kurulan 2-3
otel ve birkaç balıkçı lokali, kulübe ve çay bahçesinin bulunduğu Kara orman
bölgesine ulaşıldı. Orada bir kahve molasından sonra tekrar otobüsle dönüldü. Malkoç
oğlunun köyü Malkoç’ta durmak istedik, ama sokaklarda kimse görülmediği gibi
bir cami avlusu ve kahvehane de yoktu. Bu arada kont Drakula ve Malkoçoğlu
hikayelerini hatırladık. Meşhur Vampir olarak bilinen Kont Drakula aslen Akşam
üzeri cami ziyareti denendi fakat kapalı idi. Oldukça büyük ve minareli
Anadolu stili cami ancak bahçe duvarları dışından görülebildi. Cami
aydınlatılıyordu. Cemaatinin olup olmadığını öğrenemedik. Yol boyunca
karşılaştığımız Türk asıllıların tamamı Türkiye’de inşaatlarda çalışmışlar.
Nefis balık çorbası ve balıktan oluşan mönülü akşam yemeği sonrası sabah
erken kalkmak üzere otel odalarına çıkıldı. Otel
çok rahat ve lükstü. Özellikle Kral dairesi çok geniş, çift TV’li oturma
odalı, bavul ve giyinme için ayrıca odaları olan bir daire gibi döşenmiş. Sabah
6.30 da yine yol boyunca cevizler ve üzüm bağları seyredilerek Köstence
üzerinden Mangallı’ya gelindi. Diğer yol izlenmediğinden o yol üzerindeki
Nalbant, Rahman, Campana,Urusia, Lazu
gibi Türk köyleri görülemedi. Buna karşın Mangallı ve buradaki Esma
Sultan camisi görüldü. Porselen alanlar oldu. Tekrar sınıra, yani
Durankulak’a gelindi. Balçık be Dobric üzerinden Silistre
kalesi çok ihtişamlı olup 325 basamak merdiven ile kaleye ulaşılıyor. Kale
çok geniş bir alanı kaplıyor. Tuna ve deltasına hakim konumda. Kaleden
Tuna’nın görünüşü muhteşem. Topların başında resimler çekildi, iç mekan gezildi.
Bir ordu tam tekmil bu kalede kalabilir. Hemen yanı başına TV kulesi
dikmişler. Sergilenen kitap ve savaş malzemeleri de hızla görüldükten sonra
aşağı inildi. Yemek yiyecek bir yer bulunamadı ve Rusçuk’a hareket edildi. Burada maalesef Belgrat’tan sonraki son
Tuna köprüsünü araç trafiğinin yoğunluğu nedeni ile görmek mümkün olamadı.
Türk TIR parkı ve Türk lokantalarında da yeterli yemek bulunamadı. Tavsiye
üzerine Trabzonlu Hacı babanın lokantasının yolu tutuldu. Hacı baba oldukça
çıkan 36 kişilik kafileyi kuru ve taze fasulye, mantar, ızgara tavuk, Adana
ve et şişten oluşan mönüsü ile 30 dakikada doyurdu. Çayları da nefisti. Ancak
şehir uzakta kaldı ve yine köprü ve Tuna görülemedi. Sonra son hedef Plevne
kalesine hareket edildi. Kısa süre sonra hava karardı. Gerçi sürekli yağan
yağmur Silistre kalesini ziyaretimiz süresince durduğu gibi Plevne’ye
geldiğimizde de durmuştu. Ancak hava kapalı olduğundan kaleyi görmek ve
yerini bulmak oldukça vakit aldı. Sorularımız da yanıtsız kaldı. Meğer
kalenin buradaki adı “Panorama Plevne” imiş. Öyle sorunca bulduk. Kalenin tam
zirvesine komünist rejim zamanında dev ölçekte silindirik bir anıt yapmışlar.
Yüksekliği en az 50- Yağmur
ve karanlığa tüm Bulgaristan yollarındaki işaret levhası azlığı ve levhaların
küçük yazısı eklenince her kavşakta bir yol bulma şaşkınlığı yaşandı. Yol
tarifleri de iyi işaretleme olmayınca işe yaramadı. Her kavşakta ve dönemeçte
2. levhanın olmaması nedeniyle yanlış yola sapıldı. Bu da sinirleri çok
gerdi. Özellikle
kuzey-güney anayola kavuşulacak Verniko Tornava şehrinde ana yola çıkıldığı
sanılırken kendimizi şehir merkezinde bulduk. Bir ara yol biti, yolu taksi
şoförlerine sorduk, sağa dönüp devam etmemiz söylendi. Yine yol biter gibi
oldu, gittikçe kötüleşti. Birden tekrar “uygun bir yerden dönelim, yanlış
geldik” diye düşünürken bu kez ortaya çıkan işaret levhası doğru yolda olduğumuzu
gösterdi. Biraz sonra kötü yolun yerini güzel bir asfalt yol aldı. Bu yol
izlenerek etraf iyice görülmese de güzel manzaralı Balkan dağları çok
kolaylıkla geçildi. Çok
güzel yol aldığımızı sanırken Stara Zagora ve Novi Zagora ve Zagora levhaları
birbirine girdi. Bu üç şehir etrafında dolaşır bulduk. Bir türlü Harmanlı’ya
ulaşmak mümkün olmadı. Birden yeni bir yola geçit veren ve İstanbul
yazan yeni bir işaret levhası
karşımıza çıktı. Çok güzel ve yeni yoldan Harmanlı’ya ulaşmayı umarken yolun
sonuna ulaştık, kapalı yoldan tek çıkış Zagora kasabasına idi. Sorduğumuz TIR
şoförü bu stanbul levhası görerek saptığımız yoldan gerisin geri ilk giriş
ayrımına kadar gitmemizi söyleyince moraller iyice bozuldu, sinirler gerildi,
saat 23.00 de ulaşmayı düşündüğümüz sınır kapısına ancak saat 5.30-6.00 arası
ulaşabildik. Türk
tarafına geçiş ve oradan çıkış da üç saat alınca saat 8.30 oldu ve kahvaltı
için Edirne’ye gelince memleketimizin ve esnaflarımızın kıymetini daha iyi
takdir ettik. Gençler toprağı öpmek istedi. AB ‘nin her istediği yasal
değişikliği ve özelleştirmeyi tamamlayarak AB ‘e katılmayı garanti eden bu
ülkelerin AB yaşam standartlarına ulaşması için herhalde en az 2 nesle
ihtiyaç var. Bulgaristan
ve Romanya genel olarak Türkiye’den daha geri ve özellikle müteşebbis ruhtan
yoksun. Kongre düzenlemekte de acemiler. Öyle güzel kongre merkezleri
olmadığı gibi büyük salonları da yok gibi. Gezilen şehirlerde bizdeki gibi
internet kahveleri de göze çarpmadı.
Adeta bedavaya satarak özelleştirmeyi tamamlamışlar, ancak müteşebbis
ruhu gelişmemiş. Daha çok liberal batı Avrupa ülkeleri tesislerini kurmuşlar.
Sistem değişikliğinden sonra hemen hemen her alanda Türk müteşebbisler de
özellikle Romanya’ya akın etmişler. Sonra çoğu dönmek zorunda kalmış. Mesela
bir ara tüm fırınlar Türklerin elindeyken, bu işten uzaklaşmışlar veya
uzaklaştırılmışlar. Artık yeni yatırım ve şirket kurmada asgari sermaye
koşulu getirilmiş ve bu sermaye de 75000 E. Eskiden kurulanlar için de bir
yıl içinde öz sermayelerini 50000E ya yükseltme koşulu uygulanıyormuş. Böyle
olunca sadece büyük Türk firmaları kalmış.Bunlarda da başı tekstil ve beyaz
eşya çekiyor. MD |