Bilimsel Yayınlar
(Scientific Publications)


Popüler Bilim
(Popular Science)

Tez Yönetimi Ve Danışmanlık
(Thesis Directed)

Verdiği Dersler
(Courses Instructed)

(Standart Dergisi Mayıs 2005 sayı 520, sayfa 66-71 de yayınlandı)

 ÜRETMEDEN TÜKETEN TÜRKİYE

 

Prof. Dr. Mehmet DOĞAN

Hacettepe Üniversitesi, Kimya Bölümü, Beytepe, Ankara

 

Ülkemiz yaklaşık 40 yıldır gelişmekte olan ülkeler liginde yer almaktadır. Herhalde bu sıfat tüm vatandaşlarımızın hoşuna gitmektedir, zira bu ligde en kıdemli ülke olmak hiçbirimizi rahatsız etmiyor. Başta üniversiteler ve Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere tüm devlet kuruluşları ve özel kuruluşlar gelişme ve yeniliğe büyük önem vermektedir. Ülkemizde özellikle 1980 sonrası başlayan dışa açılma sonucu ihracatımız hızla artmıştır, buna paralel olarak da ülkemizin döviz girdileri de artmıştır.

Bu dönemden itibaren hep birlikte hızla yeni teknolojiden yararlanmaya ve yeni teknoloji ürünlerini kullanmaya başladık. Lüks araçları, cep telefonlarını, TV ve radyo istasyonlarını, her tür yeni iş makinelerini, tıbbi aletlerin en yeni geliştirilenlerini, en yeni tezgahları ve tekstil makinelerini, en yeni nesil bilgisayarları hatta en vurucu uçak ve helikopterleri almaya çalıştık. Bütün bunlarla çağdaşlaşmaya ve refah toplumu olmaya çalıştık ve halende bu gayretimizi sürdürmekteyiz.

Bütün bunların sonucu artan ithalatımız nedeniyle döviz kazancımızla sarfımızın arasındaki fark her geçen gün açıldı ve dış borç yükümüz toplam gayri safi milli hasılamıza yaklaştı. Dışarıdan ülkemize gelen biri etrafına şöyle bir baksa, alış-veriş merkezlerine girse, dışarıda gelişmiş ülkelerde bulunan en yeni teknoloji ürünlerini kolaylıkla görebilir ve yine bu kişi devlet ve özel TV kanalı sayısını, her sokakta, her kasabada radyo vericilerinin çokluğunu duysa, her köşe başındaki görüntüleme merkezlerine baksa herhalde fakirliğimize inanmaz. Bu noktada hemen aklımıza “bütün bu refah düzeyinin göstergesi araç, gereç ve cihazları kullandığımız halde niçin gelişmekte olan ülkeler liginde daha yukarılara hatta gelişmiş ülkeler ligine çıkamıyoruz ?” sorusu gelmektedir hiç şüphesiz. Aslında bu sorunun cevabını hepimiz çok iyi biliyoruz ama yine de tekrarlayalım.

Basit ve genel bir ifade ile bu ürünlerin gelişiminde hiç bir katkımız olmadan yararlanmaya ve kullanmaya çalışıyoruz. Bir başka ifade ile, nüfusumuzun bir bölümü hiç de hak etmediği bir refah düzeyinde yaşamaya çalışıyor. Eğitim düzeyi çok yüksek olmayan bir çok akıllı yatırımcımız kendisine yabancı ortak bularak, teknoloji transfer ederek, bazen de dışarıda gördüğü eski bir fabrikayı söküp ülkemize taşıyarak bir çok alanda üretim yapmaya çalışıyor. Diğer eğitimli danışmanı ve uzmanları olanlar da yine benzer yollarla araç üretimi gibi daha büyük ve rekabet şansı daha yüksek yatırımları tercih ederken bir yandan da yabancı ürün temsilciliği ve marketçiliğe yöneliyor. Hiç bir kamu ve özel kuruluşumuz kendi geliştirdiği teknoloji ve ürünle dışa açılamıyor.

Yerli üretimin desteklendiği kapalı ekonomi döneminde de ithal ikamesi ile alınan teşvikler hep yabancı teknoloji transferi ile üretim yapmada kullanılmıştır. Yatırımcı belki de gücü ve kapasitesi teknoloji üretimine yetmediği için başkasının ürettiği teknolojiden yararlanarak daha çabuk ve garantili kar edeceği işi ve alanı düşünmekte haklıdır. Ancak kendisi teknoloji üretmediği sürece karının büyük bir kısmını hep gelişen yeni teknolojilere yatırmak zorunda kalacaktır. Farkında olsak da olmasak da kullandığımız her ithal ürünle, başkalarının bilimsel araştırma ve teknoloji geliştirmesine katkıda bulunmaya devam ediyoruz. Bu nedenle ülkemizde de birileri günün birinde, hatta hiç zaman kaybetmeden mevcut teknoloji geliştirme ve üretimine hız kazandırmalıdır. Peki bu birileri kimler olacaktır? Bu noktada daima hükümetleri, siyasileri her işin sorumlusu olarak görmek ister, sanayici ve yatırımcıyı da işin kolayına kaçmakla, araştırmaya para ayırmamakla ve bu işe hazır üniversitelerimizi desteklememekle suçlamayı tercih ederiz.

Bu yazımızda çuvaldızı başkasına batırmadan kendini araştırmacı sayan, en yüksek düzeyde eğitim ve öğretim gören, bu ülkenin kıt dövizi ile yurt dışında mastır, uzmanlık ve doktora eğitimi alarak yurda dönen, en yararlı yatırım olarak ifade ettiğimiz “insana, eğitime yatırımı” alan hekimlerimiz ve öğretim üyelerimize iğneyi batırarak onları da düşünmeye davet etmek istiyoruz. Son yirmi yılda üniversite sayımız dört kat, hekim ve öğretim elemanı sayımız altı kat arttı. Kendi aramızda sık tekrarladığımız ülkemiz kaynaklı yurt dışı yayın sayımız 30 kat artarak ülkeler sıralamasında 46. sıradan 22. sıraya yükseldi. Araştırma projelerine ayrılan kaynaklar daha da büyük oranda arttı. Eskiden çoğu bilim alanında hiç bilimsel araştırma ekipmanı yokken, en pahalı ekipmanlardan yüzlercesini alabildik. YÖK öncülüğü ve koordinatörlüğünde milyonlarca dolar ödeyerek Dünya Bankası ve İngiliz kredileri ile bir çok meslek yüksek okulu ve fakültelerimizi ithal ekipman ve malzeme ile doldurduk. Basit pense, amyant tel, üç ayak, ayaklı metal çubuk (spor), basit çekme bükme, sertlik kontrol aleti hatta standart kumdan, kromatografi aletlerine, basit kefeli teraziden elektronik teraziye, pipetten, cam balona, pH-metreden, potansiyostat ve iyon seçici elektrotlara, spektrofotometrelerden daha karmaşık IR ve AA- spektrometrelerine kadar bir çok malzeme ve ekipmanı ithal ettik. Daha büyük projelerle de her biri 100-500 bin dolar olan kütle spektrometresi, nükleer manyetik rezonans aletleri, ICP- ve X-ışınları spektrometreleri, elektron mikroskopları gibi pahalı ekipmanları da ithal ettik. Bu ekipmanların çoğu ambalajı bile açılmadan yıllarca bekletildi. Bazen de ekipmanın alınmasını sağlayan kişi o kurumdan ayrılınca ekipmanların bulunduğu oda kilitlenerek ekipmanlar çürümeye terk edildi. Bu kadar pahalı ekipmanlardan aynı kampus içerisinde, hatta aynı bölümde 2-3 tanesi bile bulunabilmektedir. Bir çok kamu kuruluşu gibi, bir çok üniversitemiz de adeta ekipman mezarlığı haline gelmiştir. Hiç birimiz çıkıp da “sen bu kadar pahalı ekipmanı aldın, bununla ülke yararına ne yaptın? Alet yılda kaç saat ve kaç kişi tarafından kullanıldı?” gibi sorular soramıyoruz. Hiç birimiz bilimsel aletlerin en basitini bile yaparak üretmeyi, üretimini teşvik etmeyi düşünmedik.

Sadece kromatografi gibi nispeten ucuz ve basit ekipman gelişimine katkıları nedeniyle son 50 yılda 13 bilim adamı Nobel ödülü almıştır. Bırakın ekipman geliştirmeyi, bu ekipmanların çalışması için ihtiyaç duyulan, manometre, bağlantı elemanları, kolon, pompa, gösterge, şırınga, pipet, lamba, tüp, saf kimyasal madde ve çözelti gibi basit parça ve sarf malzemelerini bile ithal ederek bütün bu ekipmanları geliştirenlerin teknoloji üretimine destek sağlıyoruz.

Aslında geçmiş yıllara bakıldığında ülkemiz insanı konu ile ilgili olarak çok önemli girişimlerde bulunmuş ve kendi teknolojisini kendisi kurgulayabilmiştir. Ancak ne yazık ki söz konusu girişimlerin sayıs olması gerekenin çok altında kalmıştır. Bunun yanısıra ülkemizde yapılan diğer temel hatalardan biri de bilimsel araştırmada kullanılacak olan ekipmanların etkin ve sürekli kullanılamamasıdır, bir başka deyimle kullanım zamanı olarak ihiyaç duyulan sürenin çok kısa olmasına rağmen her araştırmacının benzer ekipmanları araştırma altyapısına kazandırma çabasıdır. Örneğin yılda sadece 5-10 kez ya da ayda 1-2 kez yapılacak analiz işlemleri için yüzbinlerce dolarlık ekipmanların kurum ve kuruluşların bünyesine kazandırılması söz konusu olmaktadır. Oysa ki bunun yerine sözü edilen ekipmanın bir merkez birime kazandırılması ve diğer ihtiyaç duyan araştırmacıların bu ekipmanı önceden belirlenen bir program çerçevesinde ortak kullanımı ülkmeiz ekonomisine inanılmaz büyüklüte katkılar sağlayacaktır. Bu noktada en sevindirici husus son yıllarda bilimsel araştırma amacıyla malzeme ve ekipman teminini sağlayan kurum ve kuruluşların yetkililerinin konuya gereken hassasiyeti göstermeye başlamasıdır.

Ülkemizde ekipman üretimi için hiç girişim ve deneme olmadı mı ? Bu konuda kimler nereden ve nasıl başlamalı ? Ülkemizin malzeme ve ekipman tüketim yelpazesine bakıldığı zaman ilk başlanacak alanın savunma sanayi ve tıp alanı olmasının yararlı olacağı sonucuna varırız. Ancak söz konusu İki alan da uzmanlığımız dışında kaldığından ancak genel çizgileri ile herkesin bildiği konuları, kendi meslektaşlarımızın verdiği bilgiler ile örneklendirebiliriz. Söz kunusu iki alan da bu konuda ülkemizin en başarılı olduğu alanlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) dünyanın saygın ve sayıca en büyük ordularından biridir. TSK’nin sahip olduğu donanım ve mensuplarının eğitim düzeyi de ülkemiz standartlarının çok üstündedir. Silahlı kuvvetlerimiz henüz dünyadaki yeri bugünkü düzeyinin çok altında bulunduğu yıllarda çok iddialı bir ifade ile “tüm kendi savunma ve silah gücümüzü kendimiz yapmak” üzere dev bir müessese olan MKE Kurumunu kurulmuştur. Başlangıçta, mermi, silah, top ve mühimmatımızı dünya standartlarında üretebilen bu dev kuruluşumuz geçen zaman zarfında hangi düzeye yükseldi ?  Hangi yeni silahları, füze, roket, top, tankı geliştirebildi ? 1974 sonrası ambargo konan sürede neler geliştirildi ? Bu soruların cevabını doğal olarak uzmanlarına bırakmak zorundayız.

Yukarıda sözü edilen diğer temel alan; tıp alanına gelince, ülkemizde koruyucu hekimlik gelişmemiş, sağlık hizmetleri perişan ve keşmekeş, sağlığa devlet bütçesinden ayrılan pay düşük olsa da üniversite hastaneleri, özel sağlık kuruluşları, özel görüntüleme ve tedavi merkezlerinin donanımları ve hekimlerimizin kalitesi topluca düşünüldüğünde bu alanda da ülkemiz aynı ligde bulunduğu ülkeler grubunda üst sıralara yerleşebilmiştir. Dünyada toplam sayısı onlarla ifade edilen “Elektron Beem Tomografisi (EBT)” chazının bile en az üçü ülkemizde bulunmaktadır. Bu cihazla bir tetkik yaklaşık bir milyar TL’nin üzerinde ödeme gerektirmektedir. Benzer şekilde bir tetkik ücreti yaklaşık olarak  yarım milyar TL dolayında olan ve İstanbul’da (kesin rakamını bilemediğimiz) bulunan “Manyetik Tomografi (MR)” cihazı sayısı, Britanya Adalarında ( İngiltere, İrlanda, Galler, İskoçya)  bulunan benzerlerinin sayısının üzerindedir. Bu çokluğun yarattığı rekabet ve başka unsurlar sonucu, basit bir X-ışınları filmi ile alınabilecek bilgiler için bile hastalarımız bu cihazlarla tetkike zorlanabilmektedir. Her yeni geliştirilen teknik, her cihaz devlet kuruluşlarınca alınamasa bile özel sağlık kuruluşlarınca alınarak ülkemizde hizmete sunulmaktadır. Otomatik analiz cihazlarında kullanılan hazır kullanım kitlerini kullanma koşulu ile söz konusu cihazlar sağlık kuruluşlarına ücretsiz olarak verilmektedir. Kitler ise basit kimyasal maddelerden oluşan çözeltilerdir. Daha nice en yeni teknoloji ürünü sensörlü cihazlar ülkemizde de yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu alanda acaba en basit bir sterilizasyon cihazı, tansiyon aleti dahi olsun Türkiye’de yapılıyor mu ? Bunlar yapılamaz mı ? Yapmaya kalkışanlar niçin batırıldı ? Yukarıda adı geçen cihazlardan birine ödenen para ile çoğu cihazın ve donanımın ülke içinde üretilmesi gerçekleşemez mi? Yine doğal olarak bu soruların cevaplarını da uzmanlarına bırakmak istiyoruz.

Bugün her tür alet ve araç gereçleri ithal ettiğimiz sanayi ötesine, ileri teknolojiye ulaşmış ülkeler de bu aletleri son 100-150 yıl içerisinde, bilimsel araştırmaları için kullanacakları aletleri daha mütevazi koşullarda üreterek işe başladılar. Biraz destek gören bilim adamları, öğretmenler, meraklı memurlar, ustalar, sanatkarlar hatta papazlar o günkü koşullarda çoğu laboratuvar aletlerini, termometreleri, pompaları, vakum pompalarını, güç kaynaklarını, katot ışınları ve X-ışınları tüplerini, fotoğraf makinelerini, filmlerini, foto tüplerini, pH-metreleri, iyon seçici elektrotları, prizmalı ve şebekeli spektral aletleri, elektron ve iyon spreylerini, analiz aletlerini geliştirdiler ve ürettiler. Japonya bu işlere çok daha geç başladı.

Ülkemizde teknik ve temel bilimlerde ekipman gelişimi ve üretimi için bugüne kadar neler yapıldı? Niçin her alet ve malzemeyi ithal etmeye çalışıyoruz da üretimini denemiyoruz? Hiçbir aleti yerli imkanlarla üretmemiz mümkün değil mi? Neler yapılabilir? İstenir ve destek bulursa her şey ülkemizde de üretilebilir. Bu konu ile ilgili çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. İleri teknoloji ürünlerinden biri, nanoteknolojinin başlıca aleti olan “Atomik Kuvvet Mikroskobu (AFM)” ülkemizde bir öğretim üyesi tarafından üretilmiş ve hatta ihraç edilen alet bile olmuştur. Bu mikroskobun mali değeri yüz bin doların üzerinde olup dünya genelinde çok az sayıda ülkede üretilebilmektedir. Ayrıca bu mikroskobun üretim maliyeti 15-20 bin dolar dolayında olmuştur. Başka bir üniversitemizde ise bu alet, ve birkaç yıl önce bulucusuna Nobel ödülü kazandıran “tünelleme elektron mikroskobu (STM)”yerli imkanlarla yapılmış ve kullanılmaktadır. Söz konusu mikroskopların ülkemizde imal edilmiş olması istenildiğinde ülkemizde en yüksek teknoloji ürünlerinin geliştirilebileceğinin somut bir göstergesidir. Ancak sözü edilen örneklerin sınırlı ve yetersiz sayıda olmasının temel nedeni ülkemiz araştırmacılarının bilgi ve beceri yetersizliğinden ziyade mevcut potansiyelin uygun bir şekilde değerlendirilememesi, yeterli ilgi ve desteğin gösterilmemesidir.

Konu ile ilgili olarak ülkemizde son on yılda en yetenekli ve bilgili gençlerimizin elektronik, bilgisayar ve işletme konularında yetişmiş olmalarıdır. Bugün bu üç temel alanda yetişmiş olan gençlerimize konunun önemi anlatılır, uygun düzenlemeler yapılır ve gerekli destek sağlanırsa ülkemizde her tür temel araştırma donanımı ve tıbbi ekipman üretimi mümkün olabilecektir. Ancak burada ilk akla gelen sorular; “Gerekli alt yapıyı kimler oluşturacak ? Teşvik, destek ve imkanı kimler sağlayacak ?” şeklinde sıralanabilir. Bu sorular, Milli Eğitim Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı, TÜBİTAK, TÜBA, YÖK ve Üniversitelerimizin bir araya gelerek konuyu değerlendirmesi ve uygun düzenlemeleri yaparak konuyu hayata geçirmesiyle cevap bulabilecektir. 

Eğitim sistemimiz ve programlarımız yetenekleri ortaya çıkaran, bir beceri kazandırıcı, kendine güvenen ve üretici bireyler yetiştirecek şekilde yeni baştan değiştirmelidir. Okul öncesinden lisans üstüne kadar 17 milyon dolayında nüfusumuz okullarda eğitim-öğretim gördüğüne göre hedef ve uygulamanın en büyük sorumlusu bellidir. Eğitim sistemi toplum geleceğinin yönlendirilmesinin en önemli halkasıdır. Görerek, yaparak eğitim için her düzeyde okul yeterli, yerli yapım, yakın çevre ağırlıklı laboratuvar ve atölyelerle donatılmalıdır. Bu amaçla mevcut ders araçları yapım merkezleri koordinatörlüğünde, TÜBA ve TÜBİTAK işbirliği ve danışmanlığında meslek okulları ve meslek yüksekokulları imkanlarından da yararlanarak ders araçları yapımı ve laboratuvar donatımı seferberliği yapılmalıdır. Gerekirse yerli laboratuvar donanımı geliştirme yarışmaları da düzenlenerek sanayi bakanlığı ile koordineli şekilde üreticiler teşvik edilmelidir. Her kademedeki tüm öğrenciler haftanın en az bir gününü bu laboratuvar ve atölyelerde geçirmelidir. Böylece bir şeyler deneme, yapma alışkanlığını küçük yaşlardan itibaren kazanan öğrenciler ve onlara rehberlik yapan öğretmenler birer araştırıcı olurlar.

TÜBİTAK bir yandan araştırma desteklerini soyut ve bireysel araştırmalardan çok ülke yararına uygulamaya yönelik, üretimi artırıcı araştırmalara kaydırırken, bir yandan da mevcut araştırma merkezlerini yaygınlaştırmalıdır. Bu merkezler bir yandan araştırıcılara ve sanayicilere analiz ve ürün kalite kontrol hizmeti verirken, bir yandan da ülkede, okullarda ve sanayide ihtiyaç duyulan araç gereç geliştirme çalışmalarını, ülkenin ihtiyacı olan alanlarda bölgesel ve ulusal stratejik öneme sahip (bor, krom, toryum, altın, barit, tekstil, biyo-teknoloji, bilgisayar, savunma gibi özel amaçlı) araştırmaları birlikte yürütülmelidir. Ayrıca şehir merkezlerinde lunaparklar gibi öğrencilerin ve halkın gezeceği bilim parkları kurulmalı, veya kuracak belediyeleri desteklemelidir.     

YÖK, bu günkü gibi öğretim üyesi yetiştirmek amacı ile her alanda gençleri yurt dışına doktora eğitimine göndermek yerine merkezi planlama ve koordinasyonla sadece ülkemizde olmayan alanlarda bir hedefle sınırlamalı, büyük üniversitelerdeki atıl kapasiteyi, araştırıcı potansiyeli harekete geçirici, azami yararlanacak önlemleri almalıdır. Araştırmaya ayrılan kaynakların yerli yerinde ve üretime yönelik kullanımını sağlayıcı önlemleri almalıdır. Akademik yükselmelerde sadece ne amaca hizmet ettiği bilinmeyen yurt dışı yayınlar yerine ülke kalkınmasına, teknoloji ve üretim gelişimine hizmet eden, toplumsal yarar sağlayan somut araştırmalara da öncelik vermelidir.   Üniversitelerimiz, en çok araştırmanın yapıldığı, en çok bilgi ve bilimin üretildiği, belki de en çok araştırma yatırımı yapılan kurumlarımızdır. Toplumları geleceğe hazırlayan en dinamik kurumlar olarak her alanda üniversitelerimize görev düşmektedir. Halen üniversitelerimizde okutulan ders kitapları, ders programları teknoloji ötesi toplumlardan aşağı değildir, hatta çoğu alanda aynıdır. Bu ülkelerde de başarısını kanıtlamış öğretim üyelerimiz sayıları azınlıkta olsa da üniversitelerimizde görev yapmaktadır. Diğer ülkelerin aksine ülkemiz üniversiteleri ülkemizdeki araştırmaların % 90 gibi büyük bir bölümünün yapıldığı kurumlardır. Atıl ekipmanların bir çoğu da maalesef üniversitelerimizde bulunmaktadır. Doğrudan veya dolaylı devlet parası ile satın alınan ekipmanlar sahiplenene bakmaksızın her araştırıcının yararına ve hizmetine açılmalıdır. Gerektiğinde söz konusu imkanlar bir veya birkaç merkezde toplanmalıdır.    

O halde şikayetlerimizin çözümünde de üniversitelerimize görevler düşmektedir. Ülke olarak araştırma-geliştirmeğe ayırdığımız kaynaklar yetersiz ve gelişmiş toplumlara oranla çok düşüktür. Buna karşılık son yıllarda kaynakların önemli oranda arttığını inkar edemeyiz. Hem de çoğu insanımızın işini kaybettiği iki büyük ekonomik krize rağmen, bazı üniversitelerimiz yılda araştırmaya 20-40 trilyon TL kaynak ayırabilmektedir ki bu rakamları daha 10 yıl önce hayal bile edemezdik. Ancak acaba ayrılan kaynakları her üniversitemiz yerinde kullanabiliyor mu ? Verdiği kaynağın karşılığında ne üretildiğinin hesabını sorabiliyor mu ? Bu noktada üniversitelerimiz belirtilen hedefler için ayırdıkları bu kaynağın hesabını sorabilmelidir. Bu kaynakların dağıtımında daha önce verilen kaynakların karşılığında elde edilen değerler temel etken olmalıdır. Üniversitelerimiz sahip oldukları donanım ve alt yapıların envanterini güncel takip etmeli, araştırma projelerini desteklerken kişisel projelere değil büyük araştırma gruplarının ortaklaşa yürütecekleri, hatta öğrencilerin de katıldığı projelerle, pratik yararı görülebilecek ekipman yapımı gibi projelere öncelik verilmelidir. Yeni katıldığımız AB araştırma programları bile ancak en az üç üye ülke araştırıcılarının ortaklığında hazırlanan geniş katılımlı projeleri desteklemektedir. Öğretimin her aşamasında öğrencilere araştırıcılık bilinci, kendine güven ve üretim aşkı verilmelidir. Üniversitelerde ataleti önleyici, verimsizi ayıklayıcı, üreteni teşvik edici ve destekleyici mekanizmalar çalıştırılmalıdır.

Üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta da büyük üniversitelerimizdeki akademik kadronun neredeyse sınırsız artışına bir türlü engel olunamaması, kadronun yaşlanmasıdır. Gelişmekte olan üniversitelere gitmek istemeyen bu kadrolar üniversite bünyesinde kurulacak bir araştırma-geliştirme merkezinde ülke yararına güdümlü projelerde görevlendirilebilir. Bu merkezler KOBİ’ler gibi, Sanayi Bakanlığı ile teknoloji geliştirme merkezi, veya TÜBİTAK ile ortaklaşa yukarıda sıraladığımız bir stratejik alanla görevli araştırma merkezi şekline de dönüştürülebilir.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılmasını istediğimiz büyük eğitim reformu yapılmadan da TÜBİTAK, TÜBA, YÖK ve Üniversitelerimiz yukarıda tartışılan konularda üzerlerine düşeni yaparlarsa bilimsel ekipman yapımında da hızla yol alabilir, açığımızı kapatabiliriz. Bu başlangıç yapılırsa sanayici ve yatırımcılarımız da bu kurumlara daha çok proje ve destek vererek ileri teknoloji üretimi demek olan her alanla ilgili makine ve teçhizat üretiminde patlama yaşayabiliriz. Önemli olan inanmak ve bir yerinden başlamaktır. Başlangıçta otomotiv sanayisinde olduğu gibi yurt dışı firmalarla ortaklık da kurulabilir. Otomotiv sanayisi de belirtilen bu tür ortaklıklar sonucunda gelişmiştir. Bu ise yeni iş alanları, yeni kazanç kapıları ve bulunduğumuz seviyeden daha üst liglere yükselmemiz demektir.

Somut öneri ve yabancı ülkelerde alet yapımı ile ilgili çarpıcı örnekleri bir başka yazıda sunmaya çalışacağız.