|
Bilimsel Yayınlar (Scientific Publications)
Popüler Bilim |
BEYAZ GECELER DİYARI RUSYA FEDERASYONU Türk Rus İlişkileri ve SSCB
Karadeniz’i Marmara gibi bir içdeniz haline getiren Osmanlı İmparatorluğu’nu Viyana önünde durduran Batı Emperyalistleri bu İmparatorluğun çöküşünü hızlandırmada Orta Asya içlerinden Avrupa’ya doğru kuzeyden ilerleyen doğu Slavlarının oluşturduğu Çarlık Rusya’sını kullanmayı daha uygun görmüşlerdi. St Petersburg’u kurarak kendine Başkent yapan “Deli Petro” ile kendini Batı Avrupalı büyük devletlere Avrupalı olarak kabul ettiren Çarlık Rusya’sı kendisinden beklenen görevi çok iyi yaptı. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nu Karadeniz’in kuzeyinden ve doğusundan, sonra 1879 bozgunu ile de Eflak Boğdan ve Bulgaristan’dan çıkarıp batısından da uzaklaştırmış daha sonra Yeşilköy’e kadar İstanbul’un dibine gelmişti. Kuzeyde palazlanan bu yeni İmparatorluğa kaptırdığı yerleri belki geri alabiliriz hayaline kapılarak 1. Dünya Savaşına bu kez İngiltere ve Fransa’yı da karşısına alarak Rusya’ya karşı Almanya’nın yanında sokan İttihat ve Terakki Hükümeti kaybettiği yerleri tekrar almak bir yana elinde kalan Asya topraklarını da kaptırmıştı. Ancak kendisinin çöküşüne neden olan bu savaşın en önemli aşamasını oluşturan Çanakkale Savaşlarında 250 bin kayıp pahasına Rusların yardımına denizden koşan İngiliz ve Fransızları gerisin geri gönderince Çarlık Rusya’sının da sonunun gelmesini sağlamıştı. Rusya’da patlak veren iç karışıklık ve isyanlar bu devletin sonunu getirdi, yerine “Proleter Devrimle” “Halkların Kardeşliği” olarak kurdukları Komünist Rusya’yı Sovyet SSCB’ne döndürdüler ve Başkentlerini de St Petersburg’dan tekrar Moskova’ya taşıdılar. Eski başkentlerine devrim liderinin adını verdiler, Çar ve ailesini de öldürdüler. Lenin liderliğindeki yeni devlet ve rejim kendisine yandaş toplarken Osmanlı’nın yerine kurulmaya çalışılan devletimizin Kurtuluş Savaşını da desteklediler. Artık kuzeydeki düşman komşumuz yeni devletimizin ve halkımızın dostu olmuştu. Ancak ihtilalin lideri Lenin çok erken öldü. Onun ölümü ile de “proleter halk devrimi” ya da Leninizm yerini Stalin’in despot yönetimine bıraktı. Bu arada Lenin’in yerini alması beklenen devrimin 2. adamı Troçki İstanbul adalarına zorunlu iskâna sürüldü. Bu sürede birçok Orta Asya ve Kafkaslardaki Türk Devletleri gönüllü veya zorla yeni SSCB ye katılmıştı. Hatta bu savaşların birinde Osmanlı’nın son kuvvetli adamı Enver Paşa da hayatını kaybetmişti. SSCB’nin asıl büyümesi ve komünist rejimi yaygınlaştırması 50 milyon vatandaşının kaybına neden olan Hitlerin çıkardığı ve Moskova yakınlarına kadar SSCB’ni de işgal ettiği 2. Dünya Savaşını ABD ve İngiltere’nin de yardımı ile kazanmasından sonra yine Stalin yönetiminde olmuştur. Savaş payına düşen Almanya’nın Doğu kesiminden çekilmediği gibi bunun da doğusunda kurulan tüm devletleri “Varşova Paktı” altında kendi nüfuz alanında toplamıştır. En son olarak 1956 Yılında Macaristan’daki rejim değişikliği ile bu ülkeyi de komünist bloke katmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası daha da kuvvetlenen Stalin özellikle savaş sırasında Almanlar yanında yer aldıklarını bahane ederek Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri başta olmak üzere birçok Türk halklarını Sibirya ve Orta Asya içlerine sürerek veya öldürerek darmadağın etmiştir. Hatta bu yıllarda rejiminin desteklediği eski dostu Türkiye’yi de tehdit ederek devrimi sırasında tekrar Türkiye’ye bıraktıkları Kars, Ardahan ve Artvin’i geri istediği gibi Boğazlarla ilgili egemenlik talebinde de bulunmuştur. Bu tehdit sonrası Türkiye ABD’ni önderliğini üstlendiği, bu kez kendinin savaş sırasında destekleyerek yarattığı SSCB ve komünist blok tehlikesine karşı oluşturduğu NATO’ya girerek kendini güvene alma yolunu izlemiştir. Bu yıllar komünist bloğun güneye iniş ve genişlemesini önleme amacı ile ABD ülkemizde üstler kurarak antikomünist propagandanın en üst düzeye çıkmasını sağlamıştır. “Kedi derisinden post, Sovyet’ten dost olmaz”, “komünistler Moskova’ya” “komünist= dinsizlik” bu devrin tipik sözleri idi. Bu devirden sonra ülkemiz stratejik konumunun meyvelerini almaya başlamış, eskiden kendini yok etmeye ve Avrupa’dan sürmeye uğraştığı Batı Avrupa devletlerinin itibarlı dostu olmuştur. Marshal ve NATO yardımları, ordu modernizasyonu, traktör, cemse, cip ve uçak bağışları, karayolları ve havaalanları yapımı, küçük Amerika olma hayali nice yıllarımızı süsledi. O yıllar hiç kimse dinimizden rahatsız olmadığı gibi kapılarını da ülkemiz insanına sonuna kadar açtıkları yıllardı. Hiçbir batı devleti Türk vatandaşlarından vize istemiyordu. Biz NATO şemsiyesi altında kendimizi güvende hissettiğimiz gibi ülkemizin 9/10 u Asya’da bulunmasına rağmen Avrupa’nın oluşturduğu spordan, mahkemeye, sendikadan parlamentoya her birlik ve kuruluşuna davet edildiğimiz veya girişimiz engellenmediği için Avrupalı olduğumuza iyice inanmıştık. Hatta bugün girmek için her yola başvurduğumuz ve her tür fedakârlığa atlandığımız AB üyeliğine davetlerini bile “Onlar ortak biz Pazar olacağız“ diye elimizin tersi ile itmiştik. 1985 Yılında Gorbaçov’un “Prestoroika- Glasnost” sözleriyle komünist parti ve SSCB başkanlığına gelmesi ile hemen göremesek de dünyanın durumu da bizim konumumuz da değişmeye başladı. Gorbaçov Batı ülkeleri ile zıtlaşma yerine ticaret kolaylığı ve maddi destek talepli ilişkileri, uzay ve silah yarışı yerine halkının refahını öne alma istedi. Varşova Paktı üyelerinin eski despot rejimlerini eskisi gibi desteklemedi, Brejnev’in Prag baharını tanklarla bastırdığı gibi davranmayıp D.Almanya’daki ayaklanmalara seyirci kaldı. Bir tür halk hareketi sonucu Berlin Duvarı yıkıldı. Ardından gelişen olaylarla iyice sarsılan ve Sovyet desteğinden yoksun kalan D.Almanya yönetimi duruma hakim olamadı. İki Almanya birleşti. 1989 Yılında o meşhur Berlin Duvarı’nın yıkılması bir yerde 73 yıllık komünist rejimin de çöküşünün habercisi oldu. Aslında 1985 yılında Gorbaçov’un Komünist partisinin ve Sovyet Federasyonu’nun başına gelmesi ile komünist rejimin olmasa bile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) çatısından kırılma sesleri gelmeye başlamıştı. ABD de kimi senaristler daha 1982 yılında yayınladıkları bir kitabın adını “Parçalanan İmparatorluk SSCB” koymuşlardı. Silah ve uzay yarışlarının kızıştığı 1950-80 arası dönemde iki yana da yalpa yapan tahterevalli ABD’nin yeni geliştirdiği LASER’li “yıldız savaşları projesi” ile artık iyice yalpa yapamaz olmuş ve tek taraflı kalmıştı. Kimi yorumculara göre ise ABD’nin Vietnam bataklığına saplandığı gibi SSCB’nin Afganistan dağlarına toslaması sonun başlangıcı olmuştu. Attan bir kez düştükten sonra düşene çok nasihat eden olduğu gibi SSCB’nin çöküşüne de çok nedenler sıralayan akil kişilerin yorumlarına saplanıp kalmadan konuya geçsek daha iyi olacak galiba! Yine de kısaca nasıl bir ülkeden söz ettiğimizi kısaca hatırlamakta yarar var. Gorbachov yönetime gelince, kendinden önceki diğer komünist liderlerin aksine ABD’nin öncülüğünü yaptığı NATO ve Batı Avrupa ülkeleri ile silah yarışına girme ve dünyadaki mevcut bloklaşmayı körükleme yerine, ülkesinde yenilikler yapma, halkının ekonomik refahını artırıcı, özgürlüklerini geliştirici yol izlemeyi tercih etti. Batı ile ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. Diğer Varşova Paktı üyelerinde de iç karışıklıklar ve halk ayaklanmaları görülmeye başladı. O ülkelerdeki Rus askerleri olaylara seyirci kaldı. “Gorbaçov D. Almanya’yı Kohl’e para karşılığı sattı” diyenler bile oldu. Diğer Doğu Avrupa yönetimleri SSCB’den destek göremeyince ayaklanmalara karşı daha fazla dayanamadılar. İşlevini yitiren Varşova Paktı çöktü, pakt üyesi ülkeler kendi kaderini belirlemede serbest bırakıldı. İş bununla da kalmadı. Gorbaçov SSCB’ni oluşturan 15 devleti de birlikten ayrılabilmeleri için serbest bıraktı. Avrupalı SSCB üyesi ülkeler ilk bağımsızlığını ilan edenler oldu. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de gönülsüz de olsa bağımsız oldular. Bu kez Gorbachov başkanlık postunu korumak için “Bağımsız Devletler Topluluğu”(BDT) diye birlik oluşturmayı denedi. SSCB’nin aslan payı Rusya Federasyonunda kaldı. Bu devlet eski SSCB’nin 22,4 milyon km2 alanından 17 milyon km2’sini elinde tuttu. Bir süre sonra bu devletin başı sarhoş Yeltsin Gorbaçov’un birliğini de başkanlığını da geçersiz kıldı. BDP bir yönetim teşkilatı olmadığından kısa sürede sembolik bir devlet başkanlarının buluşma toplantısı olmaktan ileri gidemedi. Rusya içinde de huzursuzluklar ve karışıklıklar yaşandı. Yeltsin yönetiminde demokrasiye geçen ve liberalleşmeye çalışan Rusya’da Çeçen ayaklanması ile karışıklıklar daha da arttı. Gerçi seçimler yapıldı ve kazanan partiler başa geldi. Ancak bu kez duruma hakim olamayan başbakanlar görevinden istifa ettiler veya ettirildiler. Bu kargaşaya Putin gibi bir eski KGB yöneticisi önce başbakanlığı ardından devlet başkanlığını ele geçirerek sarsılan bu devlette işleri toparlayıp, devleti tekrar yükselme yoluna soktu. İşte SSCB dağılması ile soğuk savaş dönemi sona erdi. 2 Kutuplu dünya yerine tüm dizginleri ABD ele aldı. Artık dünya ABD tarafından yönetilmeye başladı. ABD dünyaya çeki düzen vermeye bir zamanlar destekleyerek SSCB’ni çıkardığı Afganistan’ı bugünkü haline getiren rejimleri yok ederek başladı. 11 Eylül 2001 sonrası yeni öcü “İslamcı terörist örgütler ve Devletler” ve destekçileri oldu. Eski Varşova paktı üyeleri ise önce NATO’ya, sonra da Avrupa Birliği’ne alındı. Türkiye ise artık Batı karşısındaki stratejik konumunu ve önemini yitirdi. Bir zamanlar “Komünistler Moskova’ya!” denirken artık kapitalistler Moskova yolunu tuttu. Ülkemizden de önce sağ politikacılar, ardından yatırım yapacak zenginler ve müteahhitler bu ülkeyi kapı komşusu yaptı. Ardından karşılıklı turlar düzenlendi. Ruslar için ülkemiz en tercih edilen dış ülke oldu. Önce Laleli ve Trabzon’a alış-veriş turları, bavul ticareti derken, ülkemiz güzel Rus kadınlarının da kazanç kapısı oldu. Her yöremizde Rus Pazarları kurulur oldu. Güney sahillerimiz Rusların tatil mekânı haline geldi.
Rusya Federasyonu
SSCB’ni oluşturan asıl eski büyük devlet Rusya olduğundan bu birliğin dağılmasından sonra da Çarlık dönemindeki Rusya İmparatorluğu yerine bu kez Rusya Federasyonu oluşturuldu. Yeni Federasyon çoğu Türk kökenli ve Müslüman olan 15 kadar otonom cumhuriyet ve 10 kadar eyaletten oluşan 17 milyon km2 yüzey alanı ile dünyanın en büyük ülkesi Yeni ülkenin nüfusu 144 milyon olup bunun resmi rakamlara göre % 25 i Türk soyundan ve Müslüman ( bu halkların listesini ek-1 de vereceğim). Alanı en geniş olan ülke, nüfusa Çin, Hindistan, ABD, Endenozya, Brezilya ve Bengaldeş’ten sonra ancak 7. büyük ülkesi. Hatta bu kadar geniş topraklara rağmen bu nüfus artış hızı, daha doğrusu azalan nüfusu ile 20 yıl sonra ancak Türkiye kadar nüfusu ile 11-12. ülkesi olacak. Rusya’nın en büyük şehri 10 milyon nüfuslu başkentleri Moskova. Moskova’yı 5 milyon nüfusu ile eski imparatorluk başkenti St Petersburg, bunu da Volgagrad (Stalingrad), Kazan, Gorki ve Novasbirist izliyor. Ülke batıdan doğuya geniş tarım alanları ve ormanla kaplı düzlüklerden oluşuyor. Avrupa’yı Asya’dan ayıran Ural dağları ise maden kaynakları bakımından dünyanın en zengin yeridir. Bu ülke eski 2 kutuplu dünya liderinden biri olma özelliğini kaybetmiş olmasına rağmen halen dünyanın en sözü dinlenen ve en zengin 7 ekonomik gücünden biri. Dünyanın en zengin doğal gaz üretim ve satışını yapan ülkesi olup, en geniş orman varlığına sahip ve en çok kereste satıcısı, en çok petrol satan, en büyük tatlı su rezervine sahip ülkesi de Rusya dır. Rusya en çok altın, uranyum, kömür, çelik, titan ve diğer madenleri üreten ülkelerinden biridir. İleri teknoloji çok gelişmemiş olmasına rağmen teknolojik alt yapıları, araştırma merkezleri, teknolojik üretimleri çok ve başarılıdır. Uzay ve nükleer teknolojisi çok ileridir. Eğitim ve araştırma düzeyi yüksek ülkede güzel sanatların her kolu, sporun her alanı da oldukça ileridir. Ülkenin batısında ve büyük kentlerinde kültür düzeyi de çok yüksek olup, çok sayıda Nobel ödüllü edebiyatçı ve bilim adamı yetiştirmiştir. Ancak SSCB sonrası birçok bilim ve kültür insanını batı ülkelerine kaptırmıştır. Ülkenin her yanına tren, su ve hava yolu ile ulaşım alt yapısı da gelişmiştir. ABD’den sonra dünyanın en çok hububat ve tarımsal ürününü üreten ülkede bizde olduğu gibi çok ekmek yendiğinden bazı yıllar buğday açığını dış alımla karşılamaktadır. Komünist rejimi değiştirdikten sonra Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi eski liderlerin heykellerini yıkmasalar da birçok alışkanlıkları, birçok meydan ve semte, hatta bazı büyük şehirlerine verdikleri isimleri (Leningrad ve Stalingrad gibi) tekrar Çarlık dönemindeki isimleri ile değişirmişler. İmtiyazlı Parti üyelerinin yerini öncelikli, sonradan zengin olma kapitalist batı firmaları temsilcileri, sonradan türeyen zenginler almış. Eskilere de mafyada rol almak kalmış. Bir zamanlar kuzeyimizdeki ezeli düşman, ülkemizde ve özellikle boğazlarda gözü olan öcü devlet gördüğümüz Rusya son yıllarda en iyi ve güvenilir dostlarımızdan biri, ülkemize en çok turist gönderen, müteahhitlerimizin en çok iş aldıkları ülkelerden biri olmuştur.
Rusya Gezi Anıları
Hep gitmek istediğimiz, ancak eski rejimleri zamanında bir türlü gitme fırsatı bulamadığımız bu ülkeye bir kongre daveti ile gitmemiz mümkün olabildi. Bu gezi anılarını yazalım derken, tarih yazmaya kalkıştık. Beyaz Geceler Diyarı Rusya adını verdiğim ve en çok anlatmak istediğim St. Petersburg anısını yazmaya başlamadan önce bu şehirli meşhur yazar Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler” adlı kitabını okudum. Ancak bu güzel ve temiz bir aşk kitabında bana yardımcı olacak bir tanım bile bulamadım. Tekrar St. Petersburg resimlerine göz atarak anıları tazelemeye çalışmak daha yardımcı oldu. 15 Şubat 2005 tarihinde elektrotermal atomik absorbsiyon spektroskopisinin öncüsü meşhur Rus Profesör Boris L’vov’dan bu alanda dünyanın tanınmış uzmanlarından sadece 7 spektroskopiste gönderdiği aşağıda tercümesini verdiğim daveti aldım.
15 Şubat 2005 Tarihli e-Posta tercümesi (Davet tüm Avrupa Ülkelerinden sadece 7 bilim adamına gönderilmiştir.)
Sayın Meslektaşım,
Ekte gelecekte yapmayı planladığımız VII. Avrupa Atomik Absorbsiyon Spektroskopisinde Elektrotermal Buharlaştırma ve Atomlaşma Fırın Sempozyumuna ait 1.duyuru ön bilgileri bulunmaktadır. Organizasyon komitesi olarak sizi VII. Avrupa Atomik Absorbsiyon Spektroskopisinde Elektrotermal Buharlaştırma ve Atomlaşma Fırın Sempozyumuna kongre kapsamına uygun sizin seçeceğiniz bir konuda sözlü tebliğ sunarak katılmanız için davet etmekten onur duyuyorum. Kongre Rusya’nın St Petersburg şehrinde 2-7 Temmuz 2006 Tarihleri arasında yapılacaktır. Uluslar arası bu kongrenin dayanağı, konusu, genel seyri, özet çağrısı: http://www.efs2006.narod.ru web sayfamızdan ulaşılabilir. Sözel veya poster olarak gönderilen tebliğlerin tam metni “Spectrochemical Acta B özel sayısında normal ve rutin hakem incelemesinden sonra yayınlanacaktır. Sizin bu davetimizi kabul edeceğinizi ümit ediyoruz. Rusya’nın bu özel bölgesi yaz sezonunda ziyaret etmek sizin için etkileyiciliği olacaktır. St. Petersburg beyaz gecelerden dolayı özel bir çekiciliğe sahiptir. Siz sarayları, kiliseleri, müzeleri granit yapıları ve Neva nehri üzerinde yükselen köprüleri gezmekten asla yorulmayacaksınız. Eğer cevabınız olumlu ise konuşmanızın başlığını acil
gönderiniz. Sözlü tebliğinizin süresi 20 ile 30 dakika arasında olacaktır.
Boris L’vov Professor Program Başkanı
Böyle bir davet gecikmiş Rusya gezisi isteğimi gerçekleştirmek için bir fırsattı. Derhal daveti kabul ettiğimi bildirdim ve anlatacağım konu başlığını kısa özetle gönderdim. Bir hafta sonra kongre sekreterinden tebliğimi sunmamdan memnun olacaklarını bildirdiler. Ancak kongre 2-7 Temmuz 2006 da yapılacaktı. Davet mektubunda da belirtildiği gibi kongre tam Dostoyevski’nin kitabına ad olarak verdiği gibi St. Petersburg’un beyaz gecelerine rastlıyordu. 2006 yılı gelip, kongre zamanı yaklaşınca, bu planımı duyan diğer meslektaşlar da aynı kongreye katılmak isteklerini bildirdiler. Kısa sürede ülkemizden katılımcı sayısı birbirini seven 10 kişiye ulaştı. Bunlar Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinden Esma Kılıç, Şule Pekyardımcı dışında Hacettepe Kimyadan Elmas Gökoğlu, Nuray ve eşi Gani Şatıroğlu, Sema Bektaş ve kızı Selin ile İlknur Toksöz, tabi eşim ve ben. Artık gezi planları yapmaya başladık. THY ile önce St. Petersburg’a gidecek, orayı kongre öncesi ve sonrası gezdikten sonra, kongrenin son günü trenle Helsinki’ye geçecek, oradan da gemi ile tekrar Rusya’ya geçip, trenle Moskova’ya gidecek, bu şehri de gezdikten sonra yine THY ile İstanbul üzerinden Ankara’ya dönecektik. Kongre günü yaklaştıkça kongre sekreterliğinden sürekli vize almanın zorluğu ile ilgili yazılar geliyor ve biran önce vize başvurusu yapmamız isteniyordu. “Nasıl olsa vize verirler” düşüncesi ile doğrusu başlangıçta hiç de acele etmemiştik. Ancak başvurumuzda önce “faks ve mail ile gelen, orijinal imzalı olmayan davet yazıları ile vize veremeyiz, ayrıca bir Rus turizm firmasından da davet getireceksiniz” cevabını aldık. Çok sayıda evrakı tamamladık, orijinal davet yazılarını APS ile getirttik. Bu kez de “Finlandiya’ya gidişiniz için buradan vize veremeyiz!” cevabını aldık. Çoğu evraka ise bakmadılar bile. Aynı gün almak istenirse 80 USD olan vize ücreti 2 ün sonra alındığında 20, bir hafta sonra alındığında ise 10 USD’na düşüyor. Helsinki’ye gidiş umudumuzu “St Petersburg’da tekrar deneriz” düşüncesi ile devam ettirdik. Ama maalesef bu arzumuz gerçekleşemedi. THY Ankara- İstanbul-St. Petersburg, Moskova –Ankara alan vergileri dâhil 363 USD bu sezon için çok uygun bir fiyattı. Ankara ve İstanbul’dan dakik kalkan uçağımız Bulgaristan, Romanya- Ukrayna semalarından 3 saatlik uçuş sonunu tam zamanında St Petersburg havaalanına indi. St Petersburg’u iniş sırasında uçaktan kuşbakışı gözlediğimizde Baltık Denizi kenarında, etrafı ormanlarla kaplı, suyla iç içe adalar üzerine kurulmuş, oldukça geniş alan kaplayan modern bir şehre geldiğimizi anladık. Şehir İstanbul’dan daha batı boylamında bulunmasına rağmen Moskova saati kullanıldığından saatlerimizi bir saat öne almamız söylendi. Hava açık olduğundan ormanlarla kaplı göz alabildiğine düz ovadan oluşan uçuş güzergâhımız doğrusu bizi kıskandırdı. St Petersburg alanı bizim sıradan Anadolu şehirlerimizin havaalanından farksız, alana bizden önce de inenler olmuş. Dar ve havasız mekânlarda pasaport kontrolü ve giriş kuyruğunda 2,5 saat beklemek zorunda kaldık. Önümüzde sıradaki Amerikalı aile, özellikle 3 küçük çocuk oldukça bunaldı. Alanda kongre adına bizi karşılayacağını söyleyen Nataly’e değerli bir hediye de almıştık. Ancak ellerinde pankartlarla bekleyenler arasında o yoktu. Diğer oturarak bekleyenlere göz atınca genç ve güzel bir bayanın elindeki kongre amblemini fark ettik. Dikkatli baktığımızı görünce hemen ismimizle hitap ederek bizi beklediğini söyledi. Kızcağızı erkenden de göndermişler, 4 saat ayakta kalmaktan yorgun ve perişan düşmüştü. Adının Asia olduğunu öğrendiğimiz bu genç ve bir biblo gibi seyredilebilecek kadar güzel kızımız bizi bir minibüsün de beklediğini, asıl kalacağımız Baltık otelinin alandan 100 km kadar uzak olduğunu, buna karşılık tüm şehri boydan boya geçeceğimizden şehri de gösterebileceğini, şehrin güzelliklerini seyredince bu yolun bize uzun gelmeyeceğini söyledi. Kızımızın “Selo” adında bir Türk sevgilisi olmuş. “Böyle bir isim olmaz, Süleyman mı, yoksa Selahattin mi?” diye sorumuza yine “Selo” diye yanıtlıyordu. Anne tarafından Karin Türklerindenmiş. Ancak Türkçe bilmiyor. Gerçekten de hava alanı şehrin güney batısında ve şehre 30 km kadar uzakta, kongrenin yapılacağı ve kalacağımız otel ise 40 km şehrin kuzeyindeki Baltık denizi kenarında plajları ile ünlü sayfiye yerinde, Repino’da bulunuyordu. Havaalanından otelimize yarı saydam tenli, beyaz-sarışın güzel Asia’nın rehberliğinde 2 saat süren zevkli bir yolculuk sonunda ulaşabildik. Gerçi şehir içinde ve yol boyunca trafik çok rahattı. Ancak ilgimizi çeken güzel eser ve binaların resmini çekmek için çok yavaş ve durarak gittiğimizden bu süre harcandı. St Petersburg da Amsterdam ve Venedik gibi denizle iç içe adalar üzerinde kurulmuş, her bir yol boyunca bir kanalın uzandığı, ilginç ama benzerlerinden çok daha büyük şehirdi. Her Avrupa şehri gibi şehrin siluetini büyük kiliseler ve meydanlarındaki dev heykeller oluşturuyordu. Otele ulaştığımızda saat 22.00 olduğu halde aydınlıktı. Otel resepsiyonundakilerin yavaşlığı nedeniyle odalarımıza yerleşmemiz epey vakit aldı. Otel dıştan çok iyi görünümlü, bir bloğu 12, diğer bloğu 5 katlı bir ana bina ile çok sayıda 2 katlı ahşap ve taş binalardan oluşuyordu. Dışarıdan orman içinde ve yüzme havuzlu, güzel gibi görünen otelin içine girince hanım arkadaşlarımız bize ayrılan “Standard odaların” iç döşeme ve temizliğini haklı olarak beğenmediler. Dış görünümü güzel olan odaların iç ahşap dolap, kapı, döşemeleri eskimiş, lavabo ve tuvaletleri gerçekten bakımsız, yatak takımları temiz ama alacalı renkli desenli, bizim 3-4 yıldızlı otel odaları ile karşılaştırılamayacak kadar bakımsızdı. Çevrede başka otel aramaya kalkışınca da bulunduğumuz otelin bu civarın en iyisi olduğu söylendi. İlk şoktan sonra kongre 2. başkanı Prof. Dr. A Grinstein’i telefonla aradık. Kısa sürede bize “hoş geldiniz” demeye geldi ve isteyenleri yazlık evinde misafir edebileceğini söyledi. Ancak bu arada “Avrupa Standardında” 3 odanın boşaldığı ve istenirse geceliği 114-144 Euro olan bu odalara geçirebilecekleri söylendi. Bu odalar da aynı otelde olmasına rağmen iç donanımları yenilenmiş, bakımı yapılmış, boyanmış ve birer telefon konmuş odalardı. Böylece otele yerleşme sorunu çözüldü. Grinstein geldiğinde saat tam gece yarısı olduğu halde, bizim alaca karanlık dediğimiz akşam ezanı zamanı öncesi gibi aydınlıktı. Grinstein “ işte gördüğünüz bu görüntü meşhur beyaz gecelerimiz” dedi. Ardından kongre yerini St. Petersburg’dan 50 km daha kuzeyi özellikle seçtiklerini de anlattı. Bulunduğumuz yer Finlandiya sınırına 60 km uzaklıkta ve Baltık körfezinin bu kesimdeki en kuzey noktasında yer alıyordu. Vakit ilerlediğinden otel restoranı ve çevredeki yemek yiyecek yerler kapanmıştı. Otelin tek açık olan barındaki garsonlara rica ederek “Yunan salatası” denen beyaz peynirli çoban salatası ile somon haşlama hazırlatarak gece yarısı akşam yemeğini yiyebildik. Gökyüzü aydınlık olduğundan tüm yorgunluğumuza rağmen herkes gibi bizim de uykumuz gelmemişti. Saat 1.30 da odalarımıza çekildik. Kongre pazartesi başlayacağından daha şehri gezmek için bir gün vaktimiz vardı. Gerçi kongre programında da yarım günlük botla şehir turu ve tam günlük müze ve saray gezileri vardı, ama yine de geliş yolu boyunca gördüğümüz etkileyici şehri olabildiğince gezmek istiyorduk. Pazar sabahı kahvaltı öncesi kısa bir çevre turu ile güne başladık. Otelin hemen altından geçen yoldan sonra patikayı izleyerek sık ve yüksek ağaçlı 100 m genişliğindeki orman şeridini aşınca kendimizi Baltık denizi plajlarında bulduk. Sahil boyunca uzanan kumsal plaj ile orman arasına uzunca bir taş duvar örmüşlerdi. Soyunma kabini benzeri bazı baraka ve üç yanı çevrili sözde kabinleri de bu duvara yaslamışlardı. Ancak yüzmeye veya güneşlemeye gelenler otellerinden mayolu geldiklerinden bu iğreti kulübeler pek kullanılmıyor gibiydi. Sahildeki değişik büyüklükteki çok sayıda martı denizde yeterince balık olduğuna işaret ediyordu. İştahımız daha açılmış olarak otele dönüp açık büfe kahvaltımızı yaptık. Ruslar da bizim gibi kahvaltıda çayı tercih ediyorlardı. Otel ücretlerine yemekler de dâhil olduğundan öğle yemeği sonrası şehre gitmeye karar verdik. Bu arada yine otel bahçesinde dolaştık. Bahçe içerisinde çok sayıda çocuk oyun alanları ve çocukların saklambaç oynayacakları küçük evler, şişirilmiş yatak oyuncaklar gözümüze çarptı. Öğleye doğru bu alanların torunları ile tatil yapan nine ve çocuklarla dolduğunu gördük. Tüm Avrupa şehirlerinde olduğu gibi burada da en iyi ulaşımın trenle olacağı söylendi. Yemek sonrası otelin kuzey doğusunda 10 dakika süren bir yürüyüşle tren istasyonuna ulaştık. Her 40 dakikada bir tren geçtiğini ve şehre gidişin 40 dakika sürdüğü söylendi. Bu hat St. Petersburg’u Finlandiya sınırındaki Viborg’a bağlıyormuş. Bilet 45 Rubleydi. Trende şehir merkezine nasıl gideceğimizi sorunca yanımızda oturan ve az çok almanca bilen 35 yaşlarında kızıl saçlı bir hanım bize yardımcı olacağını söyledi. Şehre girince ilk metro durağında inecektik. Ancak bize yardım eden hanım kendisinin de aynı yöne gideceğini, son duraktan daha kolay gidebileceğimizi ve aynı metroya bineceğimizi ve bizim ineceğimiz durağı geldiğimizde bize bildireceğini söyledi. 50 Dakika sonra trenin son durağı olan Finlandiya tren istasyonunda bize rehberlik eden hanımla indik. 12 Ruble ödeyerek metro girişinde kullanacağımız jetonları aldık. Bize yardımcı olan hanımla beraber metro durağında indik. İniş merdivenleri o kadar derine iniyordu ki, insan ister istemez ürperiyor ve bir elektrik kesintisinde bu kadar merdiveni nasıl çıkacağını düşünüyordu. Meğer metro tüm kanalların altından gitmek zorunda olduğundan bu kadar derine iniyormuş. Yol boyunca sohbetimizde Türk olduğumuzu öğrenen bu hanımın da Asia gibi bir Türk sevgilisi olmuş. Bu hanıma Türkiye’ye önce tatile götürme, sonra da evlenme teklifinde bulunmuş. Mehmet isimli Türk arkadaşını Almanya’da bulunduğu sıralar Köln’de tanımış. Almancayı da bu sürede öğrenmiş. “Mehmet senin gibi güzel bir hanımı kandırmıştır. Belki de Türkiye’de evlidir” dememiz üzerine “Köln’e tekrar gidebilsem 8 sene önce oturduğu ve buluştuğumuz evi elimle koymuş gibi bulurum” dedi. Adının Nataly olduğunu söyleyen bu hanım hele Mehmet ile arkadaş olduğu 10 yıl öncesinde çok daha güzel olmalıydı. Hangi güzel Rus kızı ile konuşsak bir Türk genci ile arkadaşlığı olmuş. Şaka yollu “Türk gençlerde ne buldunuz?” sorusunu yönelttiğimizde aldığımız yanıt aynıydı: “Samimi, sıcakkanlılar ve güzel hediyeler alıyorlar” cevabını alıyorduk. Şehir yönüne 2 durak gittikten sonra rehberimizin uyarısı ile indik. Yine aynı dik ve uzun yürüyen merdivenlerden çıktık. Kısa bir yürüyüş sonrası kendimizi şehrin en uzun caddesi ve ana bulvarı olan Nevinky Prospeckt’te bulduk. Bir ucunda Moskova tren istasyonu, öteki ucunda Nikolay meydanı olan bulvar, aynı zamanda lüks mağazaların ve hediyelik eşya dükkânlarının bulunduğu şehrin ana caddesiydi. Sarar gibi bazı Türk firmaları da bu caddede mağaza açmışlardı. Bulvar üzerinde ilerlerken ilk kanal üzerindeki köprünün 4 köşesinde her biri ayrı olayı simgeleyen 4 atlı heykeller dikkati çekiyordu. Moskova istasyonu arkada kalarak köprü üzerinden sağa bakıldığında meşhur barok stili mavi kubbeli kilise, köprüyü geçince solda da gotik tarzı dev sütunlu Kazan Kathedrali görülüyordu. Kazan Kathedralinin hemen yanında da ülkenin her şehrine ve dış ülkelere giden tren biletlerinin satıldığı merkezi bilet satış bürosu yer alıyordu. İlk günümüzü şehrin bu kesiminde, kilise ve hediyelik eşya satış dükkânlarında geçirdik. Açlığımızı ise “Cames Cook Cafe” de giderdik. Dönüşte yürüyecek halimiz kalmamıştı ve kiril alfabesiyle yazılan yazıları sökemediğimizden gideceğimiz yönü bulamayacağımız düşüncesi ile Finlandiya tren istasyonuna kadar taksi ile gittik. Taksi şoförleriyle pazarlık şarttı. 3 Taksiyle 400’er rubleyle anlaştık. Buradan trenle Repino’ya gittik ve hoş geldin kokteyline yetiştik. Pazartesi sabahı kongre otelin en büyük konferans salonunda yerel kongre başkanı Prof. Grinstein’in sade bir açılış konuşması ile başladı. Asıl kongre başkanı 75 yaşındaki Prof. L’vov hasta olduğundan kongreye hiç katılamadı. “Elektrotermal atomlaştırma tekniğinin 50 yılı” başlıklı konuşmasını da Prof. Welz yapmak zorunda kaldı. İlk gün kongre saat 13.30’a kadar devam etti. Öğleden sonra 1.5 saat süreli botla St Petersburg kanalları ve Neva nehri üzerinde gezi düzenlenmişti. Zamanında kayıt yaptırmadığımızdan bu gezi için bizim gibi geç kayıt yaptıranlara yeni bir özel midibüs bulundu. Ancak 10 Euro yerine 27 Euro ödemek zorunda kaldık. St Petersburg’u sistematik ve programlı gezilerimize başlamadan önce bu şehrin kısa kuruluş öyküsünü vermek istiyorum.
St. Petersburg
St. Petersburg bugün Neva nehrinin Baltık denizi ile zoraki buluştuğu deltasında 56 kanal ve nehir kolunun oluşturduğu 48 ada üzerinde yer alan 5 milyon nüfusu ile Avrupa’nın en büyük ve en çok tarihi eser bulunduran, en genç ve güzel şehirlerinden biridir. Belki de yeni başkent olarak düşünülüp, mimari yarışma ile planlanarak kurulan ilk ve tek şehridir. Şehrin bulunduğu yer 18. yüzyılın başına kadar bataklık ve sazlık boş bir alanmış. Şehir bizim “Deli Petro” onların ve Avrupa’nın “ Büyük Petro” olarak adlandırdığı Rus Çarı 1. Petro tarafından 1703 yılında kurulmuş. Büyük Petro Avrupa’yı ve Avrupa başkentlerini çok gezip dolaşmış. Oradaki şehirlere ve tarihi eserlere, özellikle büyük kiliselere, saraylara çok imrenmiş. Dönüşünde ülkeyi dolaşmış. Şehrin bugün kurulduğu yeri geleceğin Başkentinin kurulacağı yer olarak seçmiş. Ülkenin ve dünyanın meşhur mimarlarını toplamış ve onlara nasıl bir başkent kurmak istediğini anlatmış. Onları proje tekliflerini vermeye çağırmış. Sonunda İtalyan mimar Domenico Trezzini projesine göre şehrin inşasına 27 Mayıs 1703’de Hera adasına Holy Trinity’ye ithaf edilen Feast Kilisesinin yapımı ile başlanmış. İtalyan Mimar Trezzini’nin projesi 1734 yılına kadar uygulanmış. Sonra yine Büyük Petro şehirdeki ve dünyadaki yeni gelişmelere göre proje tadilatı için yine ülke içinden ve dış ülkelerden tekrar meşhur mimarları toplamış. Bunlardan İtalyan Petrino Baroque, Fransız Le Blond, Jean Babtiste gibi devrin en iyi mimarları tadilat tekliflerini vermişler. İlk yapılan eserler Perto’nun isteği ile hep büyük kilise ve katedraller olmuş. Bunlardan en eşhur ikisi, Mavi Çinili katedral olarak da bilinen İsa’nın Göğe Yükseliş (Resurrection) ile Kışlık saray karşında Petrograd adasında bulunan ve 112,5 m yüksekliğinde altın kaplama kulesi olan Peter ve Paulus katedralleridir. Şehrin iki sembolü de bu katedrallerdir. Diğer büyük katedraller ise Holy Trinidy, Nicolas, Smolony, Vladimir, Chesme ve Kazan katedralleridir. Çoğu katedral ve kiliseler barok stilinde, Kazan katedrali ise gotik stilinde yapılmış. Başka bir katedralin yapımında 1240 tonluk granit kolonlar (112 kolon), bir başkasının yapımında her biri 600 ton gelen granit kolonlar kullanılmış. Çoğu kişi gibi ben de şehir 1. Petro tarafından kurulduğu için adının da aynı anlama gelen ve bir zamanlar Petersburg yerine de kullanılan Petrograd olarak adlandırıldığını sanıyordum. Meğer çok dindar olan Petro şehre kutsal aziz St Peter’in adını vermiş. Peter, Rusçada Petro olarak kullanılır. “Burg” ise Almanca ve Felemenkçede şehir anlamına gelir. Yani ismi kutsal aziz Peter şehriymiş. Bu isme de yakışmış, zira her köşede bir kilise veya katedral yer alıyor. Koskoca şehirde küçük, ama şirin bir cami de gördük. Büyük Petro yeni kurulan şehri 1712 de İmparatorluğun merkezi yapmış, bu işlevi meşhur 1917 Proleter Devrime, yani Lenin önderliğinde Çarlığın yıkılması ve son Çar 2.Nicolay’ın ailesi ile öldürülüşüne kadar devam etmiş. Petro bugün Hermitage müzesinin ana binası işlevini gören şehir merkezindeki muhteşem kışlık sarayına ek olarak Fransa gezisinde eşinin ve kendisinin çok beğendiği Versay sarayının benzerini de yazlık saray olarak yaptırmış. Yazlık saray bugün bile şehir merkezine 20 km uzaklıkta, 50 m kadar yüksekçe bir tepenin üstüne inşa edilmiş. Tepeye ana büyük saray yapılırken aşağı bahçe adı verilen deniz tarafındaki bahçenin dört bir köşesine de küçük saraylar yaptırmış. Bu sarayların birinde öğle sonu uykusunu uyurmuş, birisinde özel misafirini ağırlarmış, bir diğerinde yemek yermiş. Ana sarayın deniz tarafında yer alan ve denize bakan meyilli arazide Fransız bahçe stili ile düzenlenen aşağı bahçede şelaleyi izleyen çok sayıda havuz olduğu gibi doğrudan denize açılabiliyor. Yukarı bahçe ise İngiliz stili düzenlenmiş. Ana sarayın her bir odası meşhur ressamların kıymetli tabloları ve seçme mobilyalarla donatılmış. Muhteşem yemek masası donatımı ile kurulu sergileniyor. Yazlık saray ve çevresi Petershof ( Petro’nun çiftliği) olarak anılıyor. Bizim Baltacı Mehmet Paşa ile ilişkilendirdiğimiz Çariçe Katerina da bu sarayın keyfini sürmüş. Çok ince belli, güzel yüzlü, babasının oğlu olmadığından erkek kıyafeti giymekten ve ata binmekten hoşlanan çok güzel bir hanımmış. Portresi sarayı süsleyen bu bayan 1. Petro’dan sonra Çarlar içerisinde “Büyük” unvanı ile anılan 2. Çar, yani çariçe. Şehrin her meydanı meşhur bir heykelle donatılmış. Bunlardan en meşhurları Nehir kenarında büyük taş blok olarak yapılan 1. Petro heykeli, at üzerinde 1. Nicolay heykeli ve Puskin heykelleri. Gerçi her bir Çar ve bazı prensler ile meşhur asker ve komutanların heykelleri de var. Ayrıca şehirdeki her bir yöne giden trenlerin ana istasyonlarına da büyük bir sütun üzerine, her taraftan görülecek şekilde Sovyet yıldızı yerleştirilmiş. Çok sayıda tarihi ve her birinin ayrı mimarisi olan sanat gösterisi resmi binalar, okullar ve prenslere verilen binalar da var. Şehrin milyonerler sokağındaki tüm binalar da bunlar kadar güzel birer sanat şaheserleri. Şehirde başta 3 milyonun üzerinde eserin yer aldığı dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Hermitage Müzesi ve Pushkin Müzesi olmak üzere 100 kadar müze var. Yine dünyanın en büyük kütüphanesi de burada bulunuyor. Şehirde büyük bir üniversite ve 100 kadar kolej var. Pavlov, Mendeliev, Mihael, Romanov gibi birçok meşhur bilim adamı, Dostoyevsky ve birçok meşhur Rus yazar hep bu üniversiteden yetişmiş, bu şehirde yaşamışlar. Üniversite ve Bilimler Akademisinden Antony Sacharov gibi birçok Nobel ödüllü bilim adamı da çalışmış. İhtilalin 2. kudretli adamı Troçki de bu şehirli. Stalin yönetimi ele geçirince bu büyük rakibini Türkiye’ye sürgün göndermiş. Meşhur kompozitör Chaykovski de bu şehrin hemşerisidir. Neva nehri kuzeydeki Avrupa’nın en büyük 2 gölünün sularını Baltık denizine ulaştıran, en uzaktaki kaynağından 750 km akışla suyunu denize boşaltan, Avrupa’nın en büyük tatlı su kaynağı. Nehir şehir içinde kollara ayrılarak denize gitmesine rağmen en geniş yerinde1300 m ye ulaşıyor. Neva Nehri ve kolları ile bunları bağlayan kanallar üzerinde 300 köprü var. Bunlardan en genişi 600 m uzunluğunda. Küçük tali köprüler de hesaba katılınca köprü sayısı 500’e ulaşıyor. Nehir ve kanallar kış aylarında buz tutarmış. Buzlar nisan başına kadar kalabilirmiş. Şehirde 24 Haziran’da en uzun gün 19 saat güneşli, buna karşılık 21 Aralıkta ise ancak 5 saat aydınlık oluyormuş. İşte bizim bulunduğumuz günler de uzun günler olduğundan ve hava kararmadığından “beyaz geceler” olarak anılıyor. Şehre bu aylarda çok turist geliyor. Hermitage müzesi randevusuz ziyaret edilmediği gibi, yine de sıra beklenebiliyor ve tüm eserleri kaybolmadan görebilmek imkansız. Saat 16.00 da botla başladığımız kanal ve Neva nehri turu sırasında tüm en meşhur sarayları, kilise ve katedralleri, güzel bina ve köprüleri, çok sayıda heykel ve anıt eserleri çok rahat bir şekilde görebildik. Rehberimiz Masha aslında kimya okumuş ve organik kimyada doktora yapmış. İngilizce ve diğer batı dillerinden birini bildiğinden rehber yapmışlar. Kazancını sordum, akademisyenliğe göre en az 3-4 kat yüksek aldığını söyledi. Çok yararlı bilgiler verdi. Bu şehirde rehberlik yapmak, bu kadar eser hakkında bilgi edinmek ve bunları aktarmak zor bir iş olmalı. Diğer grubun rehberi olan “Natasha” (Nataşa)nın ise mesleği rehberlikmiş. Çok ince, zarif güzel, ama soğuk bir hanım. Bot turunun ayrıntısına gerek görmedik. Çarşamba tam gün şehir ve müzeler turunda ise bize sadece 1,5 saat ayrılmasına rağmen vaktimizin çoğunu Hermitaj müzesi gezisinde harcadık. Şehirde hediyelik eşya ve resim çekilecek ilginç meydanlarda birkaç dakika duraklama dışında şehirde fazla vakit geçirmedik. Yazlık sarayın bulunduğu Petershof’a gittik. Burada da uzunca bir süre sıra beklemek zorunda kaldık. Çok yorucu geçmesine rağmen gerçekten değdi. Şehrin banliyö ve kenar mahalleleri de çok ilginçti. Görülmeye değer, ama buralarda yaşamak istemezdim. Komünist rejim zamanında işçi konutları olarak yapılmış olmalıydılar. Çok uzun, zevksiz, birbirine benzer, küçük, beyaz tuğla kaplı, sağlam görünüşlü, 5-8 katlı ürkütücü büyük binalar. Yakınlarında alışveriş merkezleri, parkları da var, ama çok soğuk hissi veriyordu. Rusya’ya kongreden daha çok ülkeyi gezmek için gittiğimiz halde, yine de kongreden kopamadık. Çoğu tanıdığımız birçok ülkeden, özellikle Avrupa ülkelerinden gelen Florian, Kantor, Welz, Tsalev, Krivan… gibi yabancı, Bolshov, Glmudinov, Grinstein, Anatoly, Kumanova gibi Rus spektroskopistlerin tebliğini dinlemek, kendi tebliğimiz, İlknur’un tebliği derken düşündüğümüz gibi kaçamadık. Pazartesi akşamı herkesin kendi ülkesinden getirdiği içkili parti dışında yemek ve özel toplantılara katılmadık. Türk şarapları partide çok sevildi ve kısa sürede tükendi. Ancak günler uzun olduğundan yine de gezmeye vakit kaldı. Rusya’ya gelip de güzel hanımlarından söz etmeden anı yazmak olmazdı. Gerçi bizim 8 güzel hanıma karşı 2 erkekli Türk grubu olarak bir pub veya eğlence yerine gitmemiz mümkün olamadı. Ancak yine de gezilerimiz sırasında bir defileye katılır gibi sokak ve caddelerde boy gösteren bakımlı, zevkle ve cömertçe giyinmiş genç, güzel hanımları seyretmekten gözlerimiz yorulmadı. Irk olarak çok uzun boylu ve beyaz tenli, küçük kalçalı, uzun bacaklı bu kadar çok ve güzel hanım, başka bir yerde görülemezdi herhalde! Özellikle hanımlar cana yakın ve sorduğunuz zaman cevap vermekle kalmıyorlar, yardımcı olmaya da çalışıyorlar. Erkekler için aynı şeyi söylemek güçtü. Onlar daha çok içki ile meşgullerdi. Türklerin intiba ve itibarı diğer Avrupa kentleri ile karşılaştırılamayacak kadar yüksekti. Yiyecek sıkıntısı da çekmiyorduk. Yemekleri genellikle iyiydi. Şehir merkezinde yediğimiz bir yemeği anlatmadan geçemeyeceğim: Nevsky bulvarı üzerinde Kazan Katedralinin biraz daha güney batısında bir avlu içerisindeki bahçeli bir restorana oturduk. Yan taraftan sürekli özel şoförlü siyah arabalarla gelip giden siyah takım elbiseliler vardı. Bizim oturduğumuz yer ise daha basitti. Yemekleri sipariş ettik. Ancak çok beklemek zorunda kaldık. Çok az İngilizce bilen genç ve güzel garsona da siparişimizi üzerine basa, basa tekrarlatmış, anladığından emin olmak istemiştik. Kızcağız güler yüzle 6 salata getirdi. Fakat bu bizim siparişimiz değildi ve iade ettik. Zira domuz jambonlu, büyük ve güzel görünümlü özenle hazırlanmışlardı. İademiz üzerine o güler yüzlü, güzel genç garson iki gözü iki çeşme oldu. Tesellimiz yarar sağlamadı. Ancak yine de patronu ile görüşerek kıza bir ters işlem yapmamalarını rica ettik. Bıraktığımız bahşişle de yüzünün tekrar gülmesini sağlayabildik. Kongre sonrası şehirde son turumuzu atmak için bagajlarımızı emanete vermek üzere Moskova tren istasyonuna gittik. Dolaplar bavulları almadığından emanetçiye verdik. Çok iyi Almanca konuşan görevli sanki eski bir casus izlenimi bıraktı. Şehri yine akşama kadar dolaştık. Tren istasyonunda Rusya demiryollarının gittiği önemli Rus ve Avrupa şehirlerinin sembolik dev haritası duvar kabartması olarak gösteriliyor. Trenlerin çoğu çok perişan görünüyordu. Ancak Moskova yönüne giden trenler daha güzel ve yeni trenlerdi. Akşam kuşetli trenle 8,5 saat sürecekti. Moskova yolculuğu için trene bindik. Gece olmasına rağmen aydınlık olduğundan çevreye bakmaktan uyku tutmadı. Şehir çıkışı 30-40 km süren yol boyunca eski tip dev fabrikalar sıralanmıştı. Bundan sonra yol en küçük bir engebenin olmadığı alabildiğine orman, meyve ağaçları ve tarlalarla kaplı düz ovada ilerledi. Moskova’ya yaklaştıkça hava da kararmaya başladı. Sabah erken trenimiz Moskova’ya ulaştı. ( Not: Çok güzel hazırlanmış Saint Petersburg kitabında şehirden 300 görüntülü geniş bilgi bulabilirsiniz)
Moskova Anıları
Çarlık Rusya’sının başkentliğini 1712 yılında yeni kurulan Petersbug şehrine kaptıran Moskova, Çarlığın devrilmesi ile tekrar başkent olan Rusya’nın 10 milyon nüfusu ile en büyük ve en önemli şehridir. Moskova görülmeden Rusya gezisi olamazdı. Helsinki’ye gitme imkanı bulamayınca bu şehri daha iyi görecek vaktimiz olacaktı. Sabahın erken saatinde Moskova kuzey istasyonu çıkışındaki metro durağı bilet almak isteyenlerin oluşturduğu uzun kuyruk nedeniyle iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Artık işe gidiş saatlerinde nasıl kalabalıklaşacağını tahmin etmek zor değil. Metro gerçi Petersburg metrosu kadar derinden gitmiyordu ama yine alışılan ölçülerden daha derin ve daha ilginçti. Her yana bir sanat eseri pano yapılmış. Bir kısmı mozaik, bir kısmı da doğrudan duvar ve zemine boyama şeklinde yapılmış. Yapım tarihi çok eski olmalı. Metro hatları sayısı çok fazla olduğundan en az 9 güzergâh var) bir hattan diğerine geçiş yollarını bulmak, kiril yazılarını okuma zorluğu da eklenince oldukça dikkatli olmayı gerektiriyor. Bazlarına da yürüyen merdiven olmadığından normal merdivenlerden gitmek gerektiğinden bavulla metroya binmek daha zorlaşıyor. 2 Aktarma ile otelimizin bulunduğu semte gidebildik. Otele gidişimize yardımcı genç hanım da Türk olduğumuzu öğrenince bir arkadaşının hediye ettiği Türk motifli kolyesini göstererek gülümsedi. Otelimizin yakınına kadar bizimle geldi. Otelimizi daha Ankara’dan Arber turizm üzerinden İrbis Otelde ayırtmıştık. Otel normal bir 3 yıldızlı oteldi. Ancak şehir merkezine öyle yakın değildi. Bize büyük indirim yaptıklarını söylemelerine rağmen, sonradan bu indirimin önceden rezervasyon sırasında kredi kartımızdan çekilen meblağdan kesildiğini anladık. Hâlbuki bize rezervasyon yaparken kredi kartından çekmediklerini, sadece garanti olarak aldıklarını, bizim otele gelmememiz halinden kredi kartından çekeceklerini söylemişlerdi. Otelin bulunduğu semt “oteller semti” olarak Türklerin çok iyi bildikleri bir semt olup, bu bölgedeki otelleri büyük bir oteller birliği işletiyormuş. Enka gibi Türk inşaat firmaları çalışanlarını aynı birliğin bu semtteki otellerinde yatırıyorlarmış. Bu yazıda ENKA firmasının ilginç bir uygulamasından da söz etmeden geçemedim. Firma Rusya’da en çok iş yapan firmalardan biri olup, işçilerini Türkiye’den getiriyor, bu otellerde yatırıyor, çoğu yemeklerini de kendisi veriyormuş. İşçilerine de ayda 140 USD cep harçlığı veriyor, geri kalan paralarını Türkiye’deki hesaplarına yatırıyormuş. Böylece çalışanlarının kazandıkları paraları Rusya’da harcamadan zorunlu tasarruflarına yardımcı oluyormuş. Yine de Türk işçilerinin bu 140 USD harçlıklarının dağıtıldığı günü tüm mafya ( işçilerin ifadelerine göre daha çok Azeri mafyası) tüm sermayeleri ile bu semtteki barlara geliyorlarmış. O günler bu semtte çok polisiye olay oluyor ve bazı işçiler bu harçlıkları kısa sürede tüketiyormuş. Moskova, St Petersburg gibi deniz kenarında ve düz ovada kurulmadığı halde, bu şehirde de gemiler dikkatimizi çekti. St Petersburg’da en görülmeye değer yerleri bot gezintisinde gördüğümüzün etkisi ile gemileri görmüşken bot turu ile başlamayı yeğledik. Moskova’ya hiç gelmemiş olanların bile söz Moskova’dan açılınca akıllarına ilk gelen yerler “Kızıl Meydan ve Kremlin” olduğu gibi, bu şehre ilk gelenler de doğrudan soluğu Kızıl Meydanda alır. Ancak biz önce şehre adını veren Moskova nehrinde bir bot turu yaptık. Bu tur sırasında Moskova’nın tüm ilginç ve etkileyici eserlerini, binalarını, spor alanlarını ve bu arada en son durağa yaklaşırken de Kremlin ve Kızıl Meydanı gördük. Kremlin Sarayı Moskova Nehrine bakan bir tepenin üzerinde kurulmuş olduğundan daha uzaklardan kendini tüm ihtişamı ile gösteriyor. Aslında Nehir de şehir içinde adeta büyük bir U çizerek aktığından bot gezisi sırasında şehrin diğer yerlerindeki tepe ve yamaçlarda bulunan büyük yapılar, heybetli kiliseler de rahatlıkla görülebiliyordu. Ancak Kremlin Kiliseleri ayrı bir güzellikte kendini gösterdi. Kremline en yakın iskelede inerek yola koyulduk. Yol boyunca çoğu dev limosinlerle Meydan yakınlarına kadar gelen ve araçlarından inerek Meydandaki kiliselerin, özellikle Maria kilisesinin yolunu tutan en az 10 yeni evlenen telli duvaklı gelinler gördük. Yakınları ile kiliseye gelenler kilise çıkışı yanlarında getirdikleri şampanyaları patlatıyorlar ve hemen orada içerek tekrar gelin arabası ile dönüyorlar. Kimisi de Kremlin’in bahçesinde dolaştıktan sonra arabalarına dönüyorlar. Bu evlileri seyretmek bile insana hoş vakit geçiriyor. Kızıl meydanın bir yanında kızılboyalı Kremlin Kalesi surları ve bunun hemen önünde siyah masif granit görünümlü Lenin Mozolesi, öbür yanında eski “Beyazev” yani bugün lüks alış-veriş merkezi olarak kullanılan eski Parlamento binası bulunuyor. Meydanın sağ yanında yeni evlilerin ziyaret yeri Maria Kilisesi ve ardında ana ulaşım yolları, bu kilisenin çok daha uzak karşısında ise yine kırmızı taştan yapılı aralarında meydana giriş kemer kapısının yer aldığı diğer kilise ve kütüphane binası ile sanat merkezi yer alıyor. Bu binalar arasındaki araç girişi yasak geniş meydan meşhur “Kızıl Meydan” olup, her Moskova’ya gelenin uğrak yeridir. Kırmızı taş yapılı binaların ardında ise geniş bir park ve gösteri alanları, onların karşısında çiçek bahçeleri, orkestra ve küçük gösteri bölümleri olan geniş bir mekan yer alıyor. Kızıl renkli kale surları ile çevrili Kremlin saray kısmına ise bu geniş bahçenin bir köşesinden giriliyor. Sabahları geçici tel kafeslerle Kızıl Meydan insan girişine ve geçişe kapanıyor. Sadece Lenin Mozolesi ve halen halka açık mumyasını ziyaret edeceklerin kontrollü girişine izin veriliyor. Saat 13.00 de Mozole girişi kapatılınca da tel kafesler toplanarak Meydan tekrar halka ve karşılıklı geçişlere açılıyor. Maalesef 2 gün gelmemize ve son gün sıramız gelmek üzereyken vakit dolması edeniyle Lenin’in naaşını göremedik. Sonra 300 er Ruble ödeyerek Kremlin Kalesi ziyaretini gerçekleştirdik. Ancak bu ziyarette umduğumuz gibi asıl Kremlin sarayına girişe izin verilmediğinden Kremlin kompleksindeki kendilerince kutsal 5-6 kiliseyi ve meydandaki dev top namlusu ile kullanılmadan kırılan dev kilise çanını görebildik. Belki de bizim için tek cazip olan küçük müzedeki Osmanlı ve Ortodoks İstanbul kiliselerinden gitme bazı hediye ve eserdi. Kiliseler som altın kaplama ve hepsi barok stilde yapılmış. Petersburg’da olduğu gibi Moskova’da da en önemli anıtlar her tarafı, ama en çok da Kremlini donatan kiliselerdir. Kremlin Sarayının giriş kısmına rastlayan yan bahçede sürekli bir etkinlik, askerlerin bir gösterisi veya Kızılordu orkestrasının konserleri var. Orkestra çaldıkça herkes dans ediyor. Yaşlı çiftlerin, özellikle beyaz inci ve puanlı elbiseli yaşlı kadının sürekli dansı örülmeye değerdi. Bu kadar danstan sonra kalpten gidebileceğini düşündük, ama kadına bir şey olmadı. 2. Dünya Savaşından beri sürekli yandığı söylenen ateşin başında askerler nöbet bekliyor. Aynı yol üzerinde önemli savaşları anılarına heykeller ve kabartma yazılar, daha ilerideki sütunda da yine meşhur komünist öncülerin anısına yazılar vardı. Kızıl Meydan’dan metro taraflarına giden yol boyunca ise hep hediyelik eşyalar, kart ve kitaplar satan seyyar satıcılar dizilmişti. Metroya giriş yol ve tüneli boyunca da hediyelik eşya satan dükkanlara ek olarak yol boyunca gelip geçenlerin bağış yaptığı müzik yapanlar yer alıyordu. Keman çalan kız hem güzel, hem de gerçek bir sanatçı idi. Eğitimli olmalı. Aslında bu tür müzik karşılığı dilenenler her yerde görülebiliyor. Kızıl Meydan karşısındaki birbirine bağlantılı ve her kattan geçmeli ve kapılarının kontrol altında tutulduğu 4 büyük bloktan oluşan 3 katlı lüks alış-veriş merkezi, meydan tarafındaki kaffe ve pastane hem her markanın bulunabileceği zengin dükkanlardan oluşuyor, hem de çok güzel havası var. Havalar çok sıcak ve nemli idi. Yemek için kontrolsüz oturunca pantolon dikişlerim kötü şekilde boydan boya yırtıldı. Otel uzak olduğundan otele gidip değişme yerine yenisini almak daha ucuza gelirdi. İki iğne ile tutturarak pantolon almak üzere girdiğimiz dükkanda uygun pantolon yoktu. Halimi gören genç yandaki lüks alış-veriş merkezinin 2. katında terzinin olduğunu söyledi. Tüm blokları dolaştığımız halde terziyi göremedik ve bu kadar lüks yerde sormaya da çekindik. Buradaki pantolon satan mağazalara bakarken yanımızda genç bir Türk belirdi. Halimizi ve isteğimizi anlatınca “terzi diker” dedi. Terziyi bulamadığımızı söyleyince mağazadaki genç satıcı hanıma Rusça bir şeyler söyledikten sonra “sizi terziye götürecek” dedi. Genç hanım önümüzde, biz arkasında, ara bir kapıdan yarım kat aşağı indik. Terzi hanım burada idi ve yardımsız bulmamız imkansızdı. Terzi hanım beni soyunma kabinine aldı ve işaretle pantolonu vermemi istedi. 2-3 dakikada dikti ve yine işaretle vaktim varsa ütülemek isteğini söylemeye çalıştı. Rusça teşekkür ettik ve borcumuzu sorduk. Eline uzattığımız parayı almadı ve yine tarzanca çok basit bir iş olduğunu söylemeye çalıştı. Bize yardımcı olan Türk’e teşekkür etmek için ilk mağazaya geldiğimizde ne Türk genç, ne de bizi terziye götüren hanımı bulabildik. Moskova’nın en ilginç yerlerinden biri de Arpad Caddesi, caddenin daha çok bilinen adı ise “Sanatçılar Sokağı”. Bu sokağı filmlerde bile gördük. Sokak boyunca en çok modelini karşısına oturtup resmini yapan ressamlar yer alıyor. Bunları ise tek başına veya grup halinde müzik yapanlar izliyor. Sokakta ev hayvanları, tavşan, fare, kuşlar, hatta karga satanlar, sokak satıcıları, lokaller, lokantalar yer alıyor. Çok sayıda tek ve grup halinde Türklere de rastladık. Poz verenlerden biri kendi model olarak otururken, ressama verdiği resimdeki güzel hanımı da kollarına yerleştirmesini istiyordu. Biz Türkçe laf atınca modelin de Türkçe cevap vermesi bir sohbetin başlamasına neden oldu. Moskova’da Kızıl Meydan ve sanatçılar sokağından sonra ilginç gelen diğer bir mekan ise Kremlin’den Pushkin (Puşkin) meydanına giderken meydana 2 apartman kala sağdaki “pazar dükkan”. Dünyanın dört bir köşesinden getirilen ve Rusya’da üretilen her çeşit meyve, sebze, peynir, salam, konserve, içki ve havyar –balık, her tür yiyeceğin satıldığı tarihi bir Pazaryeri, normal apartman girişi gibi ilginç, o kadar da basit görünümlü, tek katta, iç bölmeli büyük bir market. Seyretmek bile hoş. Bu market gezisinin ardından Puşkin meydanındaki bir kahvede oturduk, hoşça vakit geçirdik. Burada da güzel Rus sevgilisi ile oturan genç bir Türk öğrenciden görülecek yerlerle ilgili bilgi aldık. Taksiciler normal tarifenin 2 katı fiyatta ısrar edince biz yine metroyu tercih ettik. Bu kez metro durağından otele kadar bize yine genç ve güzel bir hanım eşlik ettiğinden oteli bulmakta zorlanmadık. Moskova’da çok sayıda Orta Asya kökenli ve az, çok Türkçe bilen Özbek, Tatar, Azeri, Kırgız ve Tacik çalışanlara ve ziyaretçilere her yerde rastlamak mümkün. Bizim gibi Lenin Mozolesini ziyaret etmek üzere sıra bekleyen Özbek aile reisi “ Türk Gardaşlarımıza selam, sizler Yahşi olun ki biz de yahşi olalım” diye sıcak duygularını ifade etti. Bir lokantada bizim etle ilgili tereddüdümüzü gören uzun boylu ve yakışıklı Tacik başgarson “elhamdülillah ben de Müslüman’ım, çekinmeden yiyebilirsiniz” sözleriyle kuşkumuzu giderdi. Moskova’nın dünyanın en pahalı şehri olduğu söylenmesine ve gazetelerde duyurulmasına rağmen yanıltıcı geldi. Pahalı olan yerleri Kızıl Meydan yakınları ve turistik yerler. Merkezden biraz uzaklaşınca fiyatlar da yarıya, hatta üçte birine düşüyor. Her yerde bulunabilen “Mac. Donalts ‘lar ve diğer batı yiyecek yerleri ise ülkemizden ucuz bile! Gezi boyunca Türk olduğumuzu öğrenenler genellikle çok sıcak ilgi gösterdiler. Başta çay alışkanlıkları olmak üzere birçok özellikleri bizden farksız görünüyor. Kiliselere ilgileri ise çok yüksekmiş. Moskova’nın 4 havaalanı varmış. Bizim THY Sheevat 2’den kalkıyordu. Kiraladığımız bir minibüs ile rahatlıkla uçağımıza yetiştik. Alandaki gümrüksüz alış-veriş merkezleri İstanbul’dan daha az ve sınırlı seçenek vardı. Saat 13.00 de uçağımız hareket etti ve akşam hepimiz evlerimize ulaştık.
|