Bilimsel Yayınlar
(Scientific Publications)

Popüler Bilim
(Popular Science)

Tez Yönetimi Ve Danışmanlık
(Thesis Directed)

Verdiği Dersler
(Courses Instructed)

 HACETTEPE TARİHİNE DEĞİŞİK BAKIŞ

 

(Kitap Prof. Dr. Uğurcan Akyüz’ün kapak tasarımı ile Selvi Yayınevi:32 tarafından Mart 2006 da ISBN 975-7711-40-3 nosu ile yayınlandı. İsteme 0312-2234801)

 


Giriş-Sunuş


            Türk yükseköğretim tarihi ile ilgilenenler 1960 lı yıllarda Ankara’da doğan ve daha sonraki yıllara damgasını vuran Hacettepe üniversitesi ve onun yaratıcısı, kurucusu Prof. Dr. İhsan Doğramacı hakkında tezler hazırlayacak ve yazılı kaynak arayışına yöneleceklerdir. Buldukları kaynaklar ise “Hocabey” ve hatta kimi yakınlarınca “Zeus” olarak anılan sayın Doğramacı’nın hemen yanında yer alan hayranları ve onun düşmanlarının yazdıkları ile sınırlı kalmamalıdır. Tüm çağdaşlarının kabul edeceği gibi sayın Doğramacı 50 yıl gündemden hiç inmeyen, alışılan bir benzeri olmayan, dünya genelinde çok yönlü ve iyi ilişkiler kuran değişik kişiliğe sahip bir insandır. Hedeflerini çok önceden belirleyen ve bu hedefe ulaşmak için her yolu mubah gören, koşullardan en iyi yararlanan, ama oluşturduğu eserlerle de düşmanlarını bile hayran bıraktığı için başarısını kabul ettiren bir kişidir.

            Bu satırların yazarı onun yakın çevresinde yer almamakla beraber ömrünü onun kurduğu üniversitelerde geçirdi. Buna ek olarak eşini onun kurduğu üniversitede tanıdı, iki çocuğu Hacettepe hastanesinde doğup, aynı fakültede doktor oldu, biri uzmanlığını da aynı fakülteden aldı. Üçüncü çocuğu da aynı üniversitede okumaya başlayan kendince ülkeye ve bu kurumlara büyük hizmetler yaptığına inanan, köyünden kopamadığı gibi dürüstlükten, halktan ve haktan ayrılmayan, bir kliğe, kulübe, locaya girmediği için de öyle pek popüler olmayan kendi halinde bir insan, biraz da hoca ve Avrupalı dostlarına göre de iyi bir bilim adamıdır.

Burada kaleme alacağı bakış açısı da uzaktan izleme şeklinde olacaktır. Ne bir yargılama, ne de bir methiye söz konusu olmadığından yalın olay ağırlıklı ve kronolojik sıra gözetilerek “Hacettepe ve Doğramacı İmparatorluğu” bir fenci gözüyle tanıtılmağa çalışılacaktır. Son söylemesi gereken kanısı ise izlenen yollar değişik olsa da ulaşılan başarılı sonuçlar belki de tüm usulsüzlükleri beceriklilikleri makul gösterebilmesidir.

Gerçekten de sayın Doğramacı sağlık ve eğitimde birçok yenilik ve başarının öncüsü olmuş, çevresindeki herkesi korumuş, kollamış, birçoklarını yurtdışına göndermiş, müdürlerini, yakın çalışma ekibinde yer alanları, hatta sekreterlerini bile profesör yapmış, hepsinin “Hocabeyi” olmuştur. Türkiye’nin sağlık alanında en iyi üniversitesini kurmak yetmemiş, en iyi ve en başarılı özel üniversitesini de kurarak burada da öncülük yapmış, sağlığında iki kurumca heykeli dikilen ender kişilerden biri olarak sayın Doğramacı Cumhuriyet dönemi Türk büyükleri arasında yerini garantilemiştir.

 

  

HACETTEPE TARİHİNE DEĞİŞİK BİR BAKIŞ

 

 

İÇİNDEKİLER

 

1-  Giriş ve Sunuş                                                                                                                            1   

2- Hacettepe ile Kesişen Yollar                                                                                           1          

3-Tıp Merkezinden Hacettepe Üniversitesine                                                                      4

4- Merkez Kampusunda İlk Yıllar                                                                                       8

5- Hipokrat Hekimleri                                                                                                          12

6- Hacettepe’nin Mekansal ve Kurumsal Olarak Büyümesi                                                15

7- Diş Hekimliği ve Eczacılık Yüksek Okullarından Öncü Fakültelere                               16

8- Merkez Kampusu ve Tıp Cenahında Gelişme ve Gözlemler                                           17

9- Hacettepe Şirketleri                                                                                                         20

10- Hacettepe Ruhu                                                                                                             22

11- Asistanların Yurtdışına Gitme Çabaları ve MESEF                                                      23

12- Beytepe kampusu                                                                                                          25

13- Beytepe Kampusuna Taşınma                                                                                       26

14- Beytepe’de Eğitim ve Yaşam Mücadelesi                                                                     28

15- Prof.Dr. Gürol Ataman ve HÜTE                                                                                 29

16- Hacettepe Anadolu’ya açılıyor                                                                                      32

17- Hacettepe Kimya Bölümü Kimya Fakültesinin Kuruluşu, Gelişimi ve Akibeti            34

18- Beytepe’deki Diğer Bölümler ve Bazılarının İlkleri                                                      46

19- Fizik Bölümü                                                                                                                 46

20- İstatistik Bölümü                                                                                                           48

21- Matematik Bölümü                                                                                                        48

22- Biyoloji Bölümü                                                                                                            49

23- Yer Bilimleri Enstitüsünden üç Mühendislik Bölümüne                                               51

24- Mühendislik Fakültesinin Aheste Gelişimi                                                                    52

25- Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi ve Bazı Bölümlerinin Kuruluşu                               54

26- Sosyal çalışma Bölümü ve Emre Kongar                                                                       57

27- Hacettepe Çiftliği ve Öğretim üyesi Lojmanlarının Akıbeti ve Bilkent Üniversitesi    58

28- YÖK’ün Doğuşu ve Hacettepe Üniversitesi                                                                  60

29- Hacettepe Üniversitesinin Yeniden Yapılanması                                                           63

30- Anadolu’ya Gönüllü ve Zorunlu Gidenler                                                                     64

31- Hacettepe Üniversitesi Rektörleri                                                                                  67

32- Hacettepe Üniversitesinin Misyonu ve Vizyonu                                                            69

33- Hacettepe Üniversitesi’nin Başarı Göstergeleri                                                             70

34- Vefa Borcu ve İt’haf                                                                                                       72

35- Ekler:                                                                                                                              73

 

Hacettepe İle Kesişen Yollar

 

27 Mayıs ihtilalinin ardından ilk kez Ankara’ya gelen genç, Başkenti hayranlıkla gezerken Hacettepe parkını da gezmesi söylenmişti.  O da söylenene uydu. Samanpazarı tarafından daracık sokaklardan geçerek parka ulaştı. Parkta çok güzel bir havuz ve havuzun ortasında Kayseri’de hiç göremeyeceği türden bir heykel dikkatini çekmişti. Parkta çok değişik ve önce hiç görmediği ağaçlardan birer yaprak kopararak defter yapraklarının arasına kurumak üzere yerleştirdi. Gezi sırasında elinde şişelerle ağaç diplerine pineklemiş sarhoşları görünce biraz da korktu ve parkı terk etti. Bu kez belki dar sokaklardan yönümü ve yolumu bulamam diye parkta gözüne ilişen Kurtuluş tren istasyonu tarafından bu ürkütücü mahalleden bir an önce uzaklaşmaya çalıştı.

 

Akşama daha çok vardı. Hamamönünde Kayserili inşaat müteahhit ve işçilerinin uğrak yeri düşeş kahvede biraz oturdu. Tanıdık birinin gelmesini bekledi ve sonra  onunla birlikte geceyi geçireceği köylüleri amelelerin kaldığı Altındağ’ın yolunu tuttu. Bu gezinti Hacettepe ile ilk ilişkisi oldu ve bu semtin adını bile unuttu.

            1961 Yılı Mart ayında Sıhhiye semtinde kaldıkları yatılı okulda bir sabah uyandığında Hacettepe çocuk hastanesinin yandığını duydu. Meraklı genç arkadaşları yangını yerinde görmek üzere pek de uzak olamayan bu hastanenin yolunu tuttu. Kendileri de çocuk yaşta ailelerinden uzakta yatılı okulda büyüdüklerinden yangında çocukların yanmış ve ölmüş olmasından korkuyorlardı. Hastaneye ulaştıklarında yangında hiçbir çocuğun ölmediğini sevinçle öğrendiler. Hastanede de gördükleri kadarıyla önemli bir hasar yoktu. Meraklı genç iki yıl önce de bu yoldan geçmiş, fakat iki katlı bu mütevazı “Ankara Üniversitesi Hacettepe Çocuk Sağlığı Enstitüsü” hiç dikkatini çekmemişti. Böyle bir yangın sonucu ikinci kez “Hacettepe” adını duymuş oldu. 

1965 Yılı başlarında Ankara Fen Fakültesinin bahçesinde resmi plakalı bir araba durdu ve şoförün esas duruşta açtığı kapıdan içindeki 50 yaşlarında, hafif yalpalayan bir bey indi. Etrafa sempatik göz kırparak bakışlar atan bey, kimya kapısından hızlı adımlarla dekanlık tarafına yöneldi. Fakültede ilk kez görülen resmi araba dikkati çekmişti. Etrafına toplanan meraklı öğrencilere şoför beklenen açıklamayı yaptı. Taşıdığı kişi Ankara Üniversitesi Rektörü dünyaca meşhur Profesör Dr. İhsan Doğramacı idi. “Siz tanımadınız mı? Üniversitenizin rektörü, belki de yakında Cemal Gürsel’in yerine cumhurbaşkanımız olacak! Kendisi dünyaca meşhur, çok kıymetli adam, daha önce dışişleri bakanlığı, hatta başbakanlık teklif edildi, ama kabul etmedi. Cumhurbaşkanlığını kabul edebilir. Türkiye’yi böyle bir insan yönetmeli!” açıklamasını yaptı. Şoför doğru söylüyordu. Bazı gazeteler bu olasılığı yazmış ve tek haber kaynağı Ankara radyosu da Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel göreve devam edemeyecek kadar hasta olduğundan yerine gelebilecek muhtemel adaylar arasında bu ismi de saymıştı. Şoför ayrıca sayın rektörünün Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi adıyla Ankara Üniversitesine ikinci bir Tıp Fakültesini de kurduğunu söylemişti.

 1965 Yılı bahar yarıyılında üniversite sonuna gelen genç laboratuar deneylerini bitirmiş, mezun olmak için de çok az dersi kalmıştı. Kalan vaktinde mühendislik fark derslerine devam etmiş, fark sınavlarına hazırlanmaya başlamıştı. Mayıs ayına geldiğinde sanayi kimya dersi hocaları Prof. Otto Gerngross ve Doç. Emir Gülbaran “Dekan Bey seni sınava almamamızı söyledi. Birlikte dekana gidelim” dediler. Dekan Rauf Bey “Bunları devlet kimya öğretmenliği yapsınlar diye okuttu, bunlar mühendis olmak istiyor. Sınava almayın, lütfen!” diye başlayan bir nutuk attı. Nankörlüğümüzü bile söyledi. Böyle olunca boşlukta kalan Mehmet, arkadaşlarından ODTÜ nün öğrenci asistan aradığını duydu. ODTÜ Kimya Bölümü Başkanı ile görüşmesi çok olumlu geçti.

Bir hafta içinde çağrılacaktı. Ancak hocalarına da soracaklarını söyledi. Üç gün sonra atomistik dersi hocası Doç. Cemil Şenvar ders çıkışı odasına gelmesini söyledi. Odasında ODTÜ Kimya bölümünden aradıklarını, ancak ODTÜ  yerine Hacettepe Tıp Fakültesinde asistan olmasının daha iyi olacağını, zira kendisinin de bir yıl sonra profesör olarak Hacettepe’ye gideceğini söyledi. Hatta isterse yanına bir arkadaşını daha alabileceğini de söyledi. Hacettepe tıp fakültesinde bir kimyacının ne yapacağı sorulunca ise sayın Cemil Şenvar, “Hacettepe bildiğiniz tıp fakültelerinden değil, yakında ODTÜ gibi ayrı bir üniversite olacak. Zaten şimdi kimya bölümü, temel bilimler yüksek okulu ve birçok yüksek okulu var. Orayı asıl kuran dünyaca meşhur, halen Ankara Üniversitesi rektörü olan Profesör İhsan Doğramacı’dır. Sen bir düşün, tekrar konuşuruz. İstersen hemen başlayabilirsin. Hem orada yatacak yer ve yemek de bedava veriliyor. Bunu başka hiçbir üniversitede bulamazsın” diye uyardı. Bir hafta sonra  başka bir arkadaşını da alarak tekrar Cemil Şenvar ile görüşen genç kararını verdi.

Karar vermesinde kendisine hep “Yavrucuğum” diye hitap eden Almanca öğretmeni eski müsteşar Osman Faruk Verimer’in Prof. Doğramacı’nın kişiliği hakkındaki açıklamaları da etkili oldu. Osman Faruk Bey, Prof. Doğramacı’nın dünya çapında meşhur olduğunu, kurduğu Tıp Fakültesinin şimdiden diğer fakülteleri geçtiğini, özellikle ABD ile temaslarının çok iyi olup, onlardan da destek ve yardım aldığını uzun, uzun izah etti.

Gerçi hemşehrisi ve Fizikokimya hocası Süreyya Aybar “Şayet asistan kalmak istersen fakültende benim yanımda kal, ne işin var Hacettepede? Orasının ne olacağı bile belli değil “ diye caydırmağa çalışsa da bedava yatacak yer ve bedava yemek de cazip geldi. Turgut ile Hacettepe Tıp Fakültesinin yolunu tuttular. Dekan Prof. Dr. Doğan Karan çok yakın davrandı. Hemen yanındakilere emir verdi. Memurların yardımı ile birtakım belgeler doldurdular, imzaladılar. Ne zaman isterlerse başlayacaklardı. Diplomayı henüz almamış olmalarının da önemi yoktu. Nasıl olsa Cemil Şenvar Bey kendilerini tanıyordu. Resmen mezun olmamalarına rağmen yine de 15 Haziranda göreve başladılar. Mezuniyet belgesini ise ancak 30 Haziran 1965 de getirebildiler. 15 Haziran 1965 tarihinden itibaren Hacettepe ve Hacettepe’ye bağlı kurulan Erciyes Üniversitesinde halen çalışan biri olarak  herhalde Hacettepe’nin doğuşu ve Doğramacı hakkında yazacak birikimden şüphe edilmeyecektir. Aynı olayları herkesin farklı yönden ve açıdan görebileceği unutulmamalıdır. 

Göreve başlar başlamaz kendilerini  hemen öğrenci eğitimi ve laboratuarlarında buldular. Diğer üniversitelerin aksine, daha o tarihte Hacettepe’de yaz tatilinde bile 3. sömestre olarak eğitim sürüyordu. Yoğun yaz eğitimiyle  İngilizce yi  daha önce öğrenmiş olan öğrenciler bir yılda iki yıllık öğrenimi tamamlayabiliyorlardı. Bunlara “45 Kredilikler” adı veriliyordu. Sınıfta zamanımızın meşhur doktorları “İskender –Füsün Sayek, Emin –Tülay Kansu, Erdal Akalın, İlhan Erkan, Nazmi Bilir, Hikmet Pekcan, Aras Şenvar, Rüstem Olga, Münci Oran, Muzaffer Alkış, Özçelik Okaer, Demirali Onat, Atilla Turgay, Mete Künar, Mümtaz Taylan, Çiğdem ve M.Ali Bumin, Uğur Celasun, Gülay Işık gibi 100 kadar öğrenci vardı. Eylül sonuna kadar bu öğrenciler değişik bir FKB olan “Temel Bilimler Yüksek Okulunu” bitirerek ekim ayında asıl tıp eğitimine başladılar.

Ekimde ise yeni normal öğrenciler başladılar. Bunlar 2 yılda 4 ayrı kimya dersi ve 4 kimya laboratuarını başarmak, fizik, matematik, istatistik ve biyoloji derslerini de alarak temel bilimleri bitirmek  zorunda idiler. Sayın Doğramacı’nın ifadesi ile çağın hekimi bir kimyacı kadar kimya okumak zorundaydı. Hatta yasalar uygun olsa, öğrencilerden tıp öğrenimi öncesi kimya lisansı yapmaları istenecekti. Yeni gelen öğrenciler de İngiliz bilen 45 kredilik öğrencilerle, daha çok Anadolu’dan gelen normal Tıp ve Dişhekimliği öğrencileri idi. Bu öğrenciler belki de en çok akademisyen yetişen sınıf oluşturdu. Hacettepe Tıp’ın saygın hocaları Ergin Turan, Bülent Sözeri, Ahmet Özenç, Zafer Öner, Osman Ekin Özcan, Cengiz Güleç, Ahmet Göğüş, Osman Başgöze, Kemal Benli, ABD’ne yerleşen Hülya Leventoğlu, Zarife Şahenk, Ahmet Helvacıoğlu, Hüseyin Şahin, diğer Üniversitelerimize giderek akademisyen olanlar Cemalettin Çelebi, Mehmet Ali Altın, Burhan Uslu, Sacit Yıldız, Ali Naki Ulusoy, Gülten Tunalı, Ali Özdemir Ersoy, Sırrı Bektaş, Mete Cengiz, Arif Akşit, Nejat Akgün Cevdet  ilk akla gelen profesörlerlerden. Diğerlerinin tam kariyer ve yerleri şu an akla gelmedi. Sınıfın hanım hanım doktorları ise uzmanlıkla yetindiler. Bunlar Ülker Karlıdağ, Nuray İçağası, Gülersu İlken, Hülya Yılmaz,  Nemin, Perihan hep aynı sıraları paylaştılar. Diş Hekimliğindekiler ise Sezgin İlgi, Bülent ve Berrin Dayangaç, Muzaffer Tuncer, Semra Ferahköşe, Leyla Durutürk, Çetin Suca ve diğerleri ile çok seçkin sınıftı. 

Genç asistan Hacettepe’yi sevmişti. Kendisine kısa sürede yatacak bir oda bulundu. Yüksek öğretmen okulundan tanıdıkları A.Nihat Bozcuk ve M. Engin Gözükara kendisine çok yardımcı oldu. Dernek başkanlığı da yapan A. Nihat Bozcuk yeni gelen asistanı başhekimliğe götürdü. Derhal kendisine asistan hekimlerin elbisesine benzer beyaz gömlek ve pantolondan oluşan elbise verildi. Bu elbise ile yemekhaneye gidince sormadan bedava üç öğün, hatta isterse gece yarısı da dördüncü öğün olarak yemek yiyebiliyordu. Özellikle bedava yatakhane sayesinde ev kiralama ve evi döşeme gibi masraflardan da kurtulmuştu.

Bu tür sosyal işleri baş asistan denen kıdemli asistanlar ayarlıyordu. Baş asistanlar ise genellikle çocuk hastanesinden seçilirdi. O tarihte Erol Kınık, İmran Özalp ve Ayhan Göçmen dönüşümlü olarak başasistanlık görevini yürütüyorlardı. Yatacak yer ise çok dar olan hastanenin bir bloğunun bir katından ibaretti. İlk üç ay şimdiki bölüm 33 ün yerindeki dar bir alana sıkışan asistanlar, daha sonra Şaban Şifai Hastanesinin 3. katında üç bloğu birden işgal etti. Bu katın üstünde ise orta derecedeki hemşire koleji  öğrencileri kalıyordu. Bu tarihte 3 tür hemşire öğrencisi vardı. Bunlar ilk okul mezunlarının eğitildiği normal hemşirelik, ortaokul mezunlarının eğitildiği hemşire koleji ve lise mezunlarının okuduğu dört yıllık yüksek hemşirelik okulu olup, ilki mavi, ikinciler beyaz, üçüncüler ise pembe elbiseleri ve özel renk ve desende kepleri ile kolayca ayırt edilebilirdi.

 

Hacettepe Tıp Merkezinden Hacettepe Üniversitesine

 

Şubat 1954 Yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi içerisinde ikinci bir Çocuk Sağlığı Kürsüsü olarak kurulan Kürsü bir bakıma Hacettepe Üniversitesinin de kuruluşunun başlangıcı olmuştur. 1957 Yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk sağlığı Profesörü İhsan Doğramacı tarafından bu kürsü “Çocuk Sağlığı Enstitüsü” olarak yapısını değiştirmiş, Hacettepe mahallesinin alt ucunda demir yolu ile Hacettepe Parkı arasında iki katlı basit bir binada açılan bir hastaneye taşınarak kuruluşunu tamamlamış, 1958 yılı başında da bu mütevazi ortamda tedavi, eğitim ve araştırmaları ile kamu hizmeti vermeye başlamıştır.

Profesör  İhsan Doğramacı’dan başka hiç kimse bu mütevazı çocuk hastanesi binasındaki enstitünün daha aradan on yıl bile geçmeden büyük bir üniversiteye dönüşeceğine ihtimal veremezdi. Hatta yurt içinde ve dışında çoğu kimse ve yetkililer Mart 1961 de radyodan anons edilen çocuk hastanesi yangınına kadar böyle bir hastanenin ve enstitünün varlığından habersizdi. Ama kurucusu Doğramacı yıllar önce Amerika modeli bir tıp fakültesi ve hatta sağlık yönü ağırlıklı bir üniversite kurmayı kafasına koymuştu. Kafasındaki plana göre de kendisine ayak uydurabilecek çok sayıda genç ve başarılı hekimi hastane kadrosuna almış, bunların çoğunu bir program dahilinde ABD’ye göndermişti.

1961 Yılında Doğramacı Çocuk Sağlığı Enstitüsü içerisinde Sağlık Bilimleri Yüksekokulunu kurarak Yüksek Hemşirelik, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Tıbbi  Teknoloji Bölümlerinde öğretimi başlattı. 1962 Yılında da Beslenme ve Diyetetik, Ev Ekonomisi programları  açılmasına karar verilmiş, anck bu programlar 1963 yılında eğitime başlamıştır. 1963 Yılında da yine Ankara Üniversitesine bağlı ikinci tıp fakültesini “Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi” adıyla  açarak bu fakültede tıp eğitimini başlattı ve çocuk hastanesi dışında tıp eğitimi hastanesini de “Şaban Şifai” adı ile hizmete açtı.

Hacettepe’de daha önce kurulan ve öğretimini sürdüren yukarıda sayılan bölümler yüksek okul haline getirilerek bu fakülteye bağlandı. Sayın Doğramacı kısa bir süre sonra da yine aynı fakülteye bağlı, “Diş Hekimliği Yüksekokulunu” kurdu. 1963 Yılında açılması kararlaştırılan Diş Hekimliği Yüksekokuluna da 1964 yılında öğrenci alınmış ve öğretim başlamıştı.  

Bu açılışları izleyen 1964 yılında da bu okullara temel bilimlerle ilgili eğitimi verecek Temel Bilimler Yüksekokulunu hizmete açtı. Bu yüksek okul içerisinde fen bilimleri, sosyal ve beşeri bilimler birimlerini kurdu. Tüm fakülte, yüksekokul ve birimleri Ankara Üniversitesine bağlı “Hacettepe Sağlık Merkezi” çatısı altında topladı. Bu işler başarılırken sayın Doğramacı Ankara Üniversitesi rektörlüğüne seçilmişti.

Bu haliyle bakıldığı zaman sadece bir tıp eğitim kurumu değil, aynı zamanda sağlıkla ilgili tüm branşlarda eğitim- öğretimi amaçlayan bir sağlık merkezi.  Bu merkez içinde bir de Temel Bilimler Yüksek Okulu açılmıştı. Bu yüksek okul bünyesinde yukarıdaki tüm bölüm öğrencilerine servis dersleri veren kimya, fizik, biyoloji, istatistik, psikoloji, sosyoloji, İngiliz-,Fransız- ve Alman Dili, sanat tarihi ve felsefe gibi birimler vardı. Bu birimlerde görevli hocaların bir arada bulunduğu bir yapı ülkemiz için yeni idi. 1965 Yılında Hacettepe’deki tüm eğitim kurumlarının koordinasyonunu sağlamak üzere “Hacettepe Bilim Merkezi” kuruldu. Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi aynen korunurken hastane işleri de “Hacettepe Tıp Merkezi” adı altında toplandı.

O çağa göre modern bir kütüphanesi vardı. Kimya bölümü ve diğer tıp dışı birimlerin çoğu kütüphane üzerindeki katlarda idi. Kütüphanenin altındaki katta ise histoloji, anatomi ve patoloji gibi temel tıp bilimleri sıkıştırılmıştı. Esasen binalar çok sınırlı ve sıkışık olduğundan koridorlarda bile hizmet veriliyordu. Çoğu hizmet birimi ve bölüm, hatta hastaneler ve hizmet üniteleri iç içe. Başlıca üç bina var. Binalardan biri bugünkü çocuk hastanesinin yerinde olup, çocuk hastanesi ve çocuk sağlığı merkezi. Sayın Doğramacı’nın meşhur bürosu ve çalışma odası da bu binada. İkinci bina Şaban Şifai Hastanesi olup, bugünkü büyük hastanenin yerinde. Bu kısımda yemekhane, depolar, çoğu hizmet birimleri de barınıyor. Hatta hemşire koleji bile burada.

Üçüncü bina ise başlıca bugünkü Diş Hekimliği Fakültesin bulunduğu binada. Ama henüz farmakoloji ve patolojinin bulunduğu bloklar yoktu. Diş Hekimliği Dekanlığı yerinde Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanlığı, vardı. Burası iki yıl sonra aynı zamanda Rektörlük oldu. Bu binada tüm bölümler dağınık şekilde yerleşmişti. Her bölüme bir oda bile düşmüyordu. Kütüphane, deney hayvanları birimi, temel bilimler yüksek okulu öğrenci işleri de buradaydı.

Bu eğitim çeşitliliğine rağmen Hacettepe Tıp Merkezi hastaneleri ile meşhur. Özellikle de çocuk hastanesi bu adla belki de Türkiye’de hizmet veren tek hastane. Doktorları genellikle genç ve yurt dışından gelmiş çoğu uzmanlık dışında kariyer yapmamış hekimler. O tarihte açık kalp ameliyatları, damar değişimleri yapılıyor, kanser tedavisinde kemoterapi ve şua tedavisi yapılıyor, beyin elektrosu çekiliyor. Dünyanın en ileri düzeyinde teşhis ve tedavi sistemleri uygulanıyor. Hatta başta S. Arabistan ve Irak olmak üzere komşu ülkelerden de çok sayıda yabancı ülke hastası da hastanede kalıyor. Bu haliyle sanki uluslar arası bir hastane havası var.

Bu tarihlerde birim sayısı çok olmasına rağmen kullanılan mekan çok az olduğundan birim basına düşen insan sayısı az ve herkes birbirini tanıyor. Tıp dışı bölümlerde sürekli değişen yüzleri de görmek mümkün. Bunların büyük bir kısmı Ankara Üniversitesinin aynı adlı fakültelerinden gelen ek görevli öğretim elemanı veya asistanları. Zaten Hacettepe kadrosu çok genç ve bunların çoğu hekim. Birim başındakiler bile genç ve akademik unvanları sadece doktor.

Bu tarihte tüm Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi ve bu fakülteye bağlı Temel Bilimler Yüksekokulu, Diş Hekimliği, Yüksek Hemşirelik, Fizik Tedavi, Beslenme ve Diyetetik, Tıbbı Teknoloji gibi bölümlerin hepsinde tümü tıp orijinli 5 profesör ile 8-10  doçent görev yapıyor. Profesörler: İhsan Doğramacı Ankara Üniversitesi Rektörü, Dekan Doğan Karan, Patolojide Muharrem Köksal, Dahiliyede Şeref Zileli ve Anatomide Doğan Taner (Doğan Bey çok genç olmasına rağmen yabancı uyruklu olduğu için unvanını kullanabiliyormuş). Doçentler ise Yüksel Bozer, Orhan Öztürk, Sıdık Karatay, Muaffak Akman, Ekrem Gülmezoğlu, Oğuz Kayaalp, İlhan Kerse, Şükrü Bayındır, Abdullah Kenanoğlu, Mithat Çoruh, ayrıca kimyacı Türkan Babadağ, psikolojide Feriha Baymur, istatistikte Alaeddin Kutsal.

Gerçi bu tarihte Hacettepe Tıp merkezinde doçent ve profesör unvanları kullanılmadığından, yani ders listelerinde ve odalarında sadece Dr. yazdığından tam olarak kimin doçent olduğu kolay anlaşılamazdı. O tarihte doçent sayısı daha az da olabilir. Ama profesör sayısı kesinlikle yalnız yazılanlardı.  Diğer tüm bölüm başkanları bile uzman hekim. Temel Bilimler Yüksek Okulu Müdürü aslen mimar olan, ama sosyal Antopolog Dr. Bozkurt Güvenç çok önemli bir isim. Söylendiğine göre Birleşmiş Milletler tüm Asya kıtasından sorumlu, Hindistan’da oturacağı başkanlık vermiş, o ise Hacettepe yi tercih etmiş. Fakülte ve sağlık merkezinin kurucusu İhsan Doğramacı uzmanlığını tamamlayan bir çok çocuk hekimini ABD’ye başka alanlarda uzmanlık yapmak üzere göndermiş. Bunlar peyderpey  dönerek bölüm kurucusu olarak temel tıp bilimlerinde görev almış, ve alıyorlar. Bunlar arasında fizyolojiye Naci Bor, Orhan Andaç, Ethem Erdinç, biyokimya Pınar Özand ve Gönenç Ciliv, mikrobiyoloji Muaffak Akman ve Ekrem Gülmezoğlu, halk sağlığına Münevver Bertan, İsmail Topuzoğlu, biyoloji Altan Günalp’i sayabiliriz. Daha başka isimler de geldi, geçti. Bir kısmı tekrar ilk mesleklerine de döndü.

Hacettepe hastaneleri ( çocuk ve erişkinler) Türkiye’de büyük çığır açtı. Kalp ve damar, beyin ameliyatları başta olmak üzere bir çok ameliyatta ülkede öncü. Özellikle Aydın Aytaç, Mehmet Tekdoğan ve Yüksel Bozer kapalı ve açık kalp ameliyatlarını rutin hale getirdiler. Kalp kapak değişimi en büyük ameliyat! O tarihte henüz kalp değişimi ve by-pas ameliyatları dünyada bile çok az merkezde yapılabiliyor. Kardiyoloji de kuvvetli. Birçok alanda başta ABD olmak üzere yurt dışına gönderilenler dönmeye başlamıştı. Beyin ameliyatları sayısı da çığ gibi büyüdü, yaygınlaştı. 

1965-1967 Yılları arası sürekli yeni birimler kuruldu ve yeni kişiler atandı. Bir yandan da ek görevle ders vermek üzere Ankara Üniversitesinin hemen hemen tüm fakültelerinden aralarında hukukçu, siyaset bilimci, veteriner, sanat tarihçisi, kütüphaneci, fenci  bir çok profesörü görevlendirildi. Bunlar arasında Suud Kemal Yetkin, Rüçhan Arık, Bülent Nuri Esen, Orhan Düzgüneş, Süreyya Aybar, İlhan Arsel, Feyyaz Köklü …,  ilk akla gelenler. Bu arada 1966 yılında Profesörlüğe yükselmiş olarak A.Ü. Fen Fakültesinden Cemil Şenvar sürekli kadroya atandı ve Temel Bilimler Yüksek Okulu müdürü oldu. Bir yıl sonra da aynı şekilde fizikçi Numan Zengin kadrosu ile geldi. Eski başbakanlardan Fethi Okyar’ın oğlu Osman Okyar ve yanında bazı iktisatçılar bile tıp ve sağlık bilimleri fakültesine atandı. Her şey Ankara’da ODTܒden sonra 3. bir üniversite  olarak Hacettepe Üniversitesini kurmak üzere yıllar önce planlanmıştı.

Hacettepe henüz ayrı bir üniversite bile olmadan Erzurum’daki Atatürk Üniversitesine bağlı Tıp Fakültesi kuruluşunu da üstlenen Hacettepe, kısa sürede doçent ve profesör unvanı alınan bu üniversitenin sağladığı olanakları kullanarak yurt dışından getirdiği birçok doçent ve profesör unvanı olmayan meşhur bir çok uzman hekimin doçent ve profesör unvanı alması yasalar zorlanmadan kolaylıkla sağlandı. Böylece üniversite olmadan profesör ve doçent sayısı da çok yükselmiş oldu.

Başta Ankara Üniversitesi mensupları olmak üzere artık herkes Ankara’da yeni bir üniversitenin gerekli tüm alt yapısının hazırlanmakta olduğunu görmüştü. Tam bir üniversite gibi yapılanan merkezin üniversite adını alması yasal bir formalitenin yerine getirilmesine kalmıştı. Ankara Üniversitesinden ek görevle görevlendirilen profesörlerin büyük bir kısmı fakültelerini senatoda temsil eden profesörleri olduğundan A.Ü. Senatosundan ikinci bir üniversite kararının çıkması çok kolay oldu. Esasen her şey üniversite kurulmak özere planlandığından bir süre sadece Tıp ve Sağlık Merkezi olarak da anılan Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesinin üniversite haline dönüşmesi hiç de zor olmadı.

1967 Yılında 8 temmuzda üniversite olması formalitesini de yerine getiren 892 sayılı yasası onaylanan Hacettepe Üniversitesi büyük bir törenle üniversite oluşunu kutladı. Yeni üniversitenin rektörlüğüne oybirliği ile önce A.Ü. Çocuk Sağlığı Merkezi, sonra A.Ü.Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi kurucusu, Ankara Üniversitesi eski rektörü, Hacettepe’nin banisi ve hamisi, her şeyi Prof. Dr. İhsan Doğramacı getirildi. Doğramacı yardımcılığına ise  Abdullah Kenanoğlu ile sonra rektör olan Yüksel Bozer’i getirdi. İlhan Kum’u da yeni üniversitenin genel sekreteri yaptı. Tıp Fakültesi yanında önce fen ve sosyal bilimler, kısa süre sonra da sosyal ve idari bilimler ile fen ve mühendislik fakülteleri olarak organize edilen fakülteler kuruldu.  Aynı yıl Eczacılık Fakültesi açılarak öğretime başladı. Ülkemizde ilk kez yüksek lisans ve doktora eğitimlerinin yapıldığı Mezuniyet Sonrası Eğitimi Fakültesi (MESEF) açıldı. Bu fakültenin dekanlığına Sağlık Bakanlığı eski müsteşarlarından Nusret Fişek atandı. Nusret Fişek aynı yıl ülkemizde ilk kez duyulan “Nüfus Etütleri Enstitüsü”nü de kurdu. 

Kısa bir süre sonra da Fen ve mühendislik fakültesi de fen, mühendislik ve kimya fakültesine dönüştürüldü. Bugün Tıp Fakültesi Patoloji anabilim dalı tarafından kullanılan 5. kattaki bir koridor biri kapanmış olan (YÖK ile 1982 de Kimya Fakültesi kapandı) altı fakülte doğurmuş oldu. 1971 Yılında Diş Hekimliği Yüksekokulu Fakülteye dönüştü.

Profesör İhsan Doğramacı küçük bir çocuk sağlığı enstitüsünden 9 yılda sadece yeni bir üniversite yaratmadı. Üniversitede bambaşka bir zihniyet değişikliğini de yarattı. Bir yandan daha üniversite olmadan Ankara Üniversitesine bağlı olduğu dönemde ülkemizde hiç de alışık olunmayan meslek uzmanı yetiştiren yeni bölümler açarken, bir yandan da daha fakültesi mevcut olmadan temel bilimler yüksek okuluna bağlı olarak kimya, biyoloji, psikoloji, sosyoloji, yabancı diller, felsefe gibi bölümler de açtı.

Yeni açılan bölümlerde öğretim görevlisi adı altında kurumsallaşan ve daha sonraki yıllarda yaygınlık kazanan unvanla doçent unvanına sahip olmayan gençlerin ve meslek uzmanlarının ders vermesi yolunu açtı. Bu tarihlerde klasik üniversitelerde doçent unvanı olmadan ders vermek imkansızdı. Bu satırların yazarı da daha yeni üniversiteden mezun olup, asistan kadrosunda görev yaparken hocalarının “ Sen yeni mezunsun, bilgilerin yenidir” telkini ile ders hocası bulunmayan dersleri tam sorumlulukla üstlendi ve belki de en başarılı derslerini bu safhada verdi. Ders hocaları atandıkça tekrar asli görevi olan asistanlığa döndüğü sırada bir burs bularak doktora yapmak üzere yurt dışına gitmese, ders hocası olarak sorumluluk üstlendikten sonra tekrar asistanlığa dönecekti.

Doğramacı’nın öncüsü olduğu diğer yenilikler arasında tıp mensupları arasında daha önem kazanan “tam gün” çalışma esasını getirmesidir. Bu çalışma sistemi sadece tıp mensupları için değil, tüm meslekler için uygulandı. Bu yıllar üniversite maaşı çok az olduğu için mesleklerine göre asistanlar bile bir ek iş yapmaya yönelirlerdi. Bu olmadığı takdirde başka bir kurumda görev alma, yeni açılan üniversite, akademi veya özel yüksek okullarda ek görev yaygın baş vurulan yollardı. Hacettepe daha üniversiteleşmeden atadığı tüm elemanlara “tam gün” çalışma karşılığında bir ek ücret ödemesi maddi imkanlar, hata ve sosyal haklar sağlamaya çalıştı.

Bu satırların yazarı yeni mezun genç asistan olarak kendisine tahsis edilen asistan lojmanında ücretsiz kaldığı ve bedava üç-dört öğün yeme imkanı bulduğu halde kendisine maaşının yarısı kadar da ekstra ödeme yapıldı. Bu ekstra ödemeler herkese ve her meslek mensubuna yapılmadığı gibi yapılan ödeme miktarı da kişiden kişiye değişik olur, bir başkası kimin ne kadar aldığını bilmezdi. Hastanede uzmanlık eğitimi alan asistanlar böyle bir ek ücret almadıkları gibi, 150 lira kadar olan asistanlık maaşını bile almadan çalışırlardı. Hem de haftanın yarı gününü nöbette geçirerek. Özellikle çocuk asistanları gün aşırı nöbet tutarlar, yani sabah 8.00’de çalışmaya başlarlar, ertesi gün akşama kadar görev yaparlardı. Bu yoğun nöbet sistemi halen değişmemiştir.

Doğramacı, en iyi memuru, en iyi aşçı, en iyi sekreter, en iyi hemşire, ve en iyi teknisyenleri seçerdi. Bunlara da bir yolunu bularak ek ücret verirdi. Yakınında çalışma imkanı bulan herkes kısa bir süre sonra Hoca Beyin büyük bir hayranı olurdu. Memur ve sekreterleri de kendisi ve doktorları gibi çok çalışırlardı. Çoğu çalışan için mesai mefhumunun yerini yapılacak işin tamamlanması almıştı. Bu nedenle gece de olsa her çalışan işinin başında olur ve bu işi gönüllü yapardı. Sınırlı sayıdaki çalışanlar aynı zamanda birçok işi birden üstlenir, amirinin takdirini, desteğini almağa çalışırdı. Emeğinin karşılığını alacağından da emin olurlardı.

Sayın Doğramacı bir yerde ifade ettiği gibi arşiv memurunu, kütüphanecisini, hukuk müşavirini, hastane müdürünü, özel kalem müdürünü, hemşiresini, matbaacısını, sekreterlerini profesör yapabilmiştir. Bugün Doğramacı’nın yakın çevresinde yer alıp yüksek unvan veya göreve ulaşamayan yoktur. Eğer hekim ve hoca iseniz bu yakınlığın karşılığı YÖK üyeliği, rektör veya dekanlık olarak ödenmiştir. Çoğu yakın çalışma arkadaşı tam bir sadakat örneği göstermiş, bir kısmı bir ara ayrılsa da tekrar nedametle dönüş yapmış ve sadece çok azı bu yakınlıktan uzaklaşmanın bedelini de ödeyerek uzak kalabilmiştir.

Doğramacı’nın en yakın çalışma arkadaşları memurlarının birçokları sonra meslektaşları olmuştur. En yakın memurları ise İsmail Abacığlu, İlhan Kum, Candemir Laçiner, Sabih Kayan, İlhan Tütüncü, Atilla Konaç, Erdoğan Duru, Ahmet Akgün, Nihat Baykan, Recep Bey, Kamil Yücetürk, Aslan Gündaş, Güneli Hanım, Esra Fındık, Necdet Yenerim, Atilla Yüzüak, Baki Keskin, Nilüfer Hanım, Ali Arslan, Adil Artukoğlu, Kubilay Torun, Hayri Bey, Nevzat Anarat, Ali Bey ve daha bir çok hanım ve beyler bulundukları görevlerden sonra ömürleri vefa edenler Doğramacı vakıflarında,  Meteksan, Dilek, Petek, Sisag, Tepe şirketleri ile YÖK de, daha sonra da Bilkent Üniversitesinde görev almışlardır. YÖK deki sekreteri Gülsün Baskan bugün aynı görevi profesör olarak sürdürmektedir. YÖK ve Hacettepe Üniversitesinde uzun yıllar genel sekreterlik yapan Atilla Konaç ise görevlerini kariyer yapmadan sürdürmüştür. Yukarıdaki isimler arasında 5-6 sı profesör olmuş, yakın çevreden biraz uzaklaşmıştır. 

İlhan Kum üniversitenin ilk genel sekreterliği görevinden sonra kütüphanecilik bölümünü kurdu. Yerine personel müdürü İsmail Abacıoğlu genel sekreterliğe vekaleten atansa da ölünceye kadar personel müdürlüğünü sürdürdü. Sonra yerine Beytepe’nin kuruluş çalışmalarında hep Gürol Ataman’ın yanında yer alan Atilla Konaç Genel Sekreter atandı. Bu görevden YÖK genel sekreterliğine terfi eden A. Konaç, YÖK’ten emekli olduktan sonra tekrar Hacettepe genel sekreterliğine atandı. Diğerleri ya kariyer yaptı, ya da Doğramacı’nın yakınında hep kilit görev üstlendiler.

Öğretim üyelerinden Doğramacı’nın yakınında yer alanlar özellikle tıp kesiminden, Ankara Tıp Fakültesinden getirdiği eski tanıdıkları, yurtdışına gönderdikleri gençler, Kerküklü hemşehrileri ve Hacettepe’de kendini gösteren, başarılı ya da arkası güçlü kimselerdir. Zaman, zaman bazı tıp doktoru olmayan hocalar da yakın çevreye girebildi, ancak bunların sayısı sınırlıdır. Bir çırpıda akla gelen başlıca isimler: Doğan Karan, Yüksel Bozer, Ümit Saatçi, Abdullah Kenanoğlu, Mithat Çoruh, Altan Günalp, Servet Bilir, Ali Ertuğrul, Hüsnü Göksel, Atalay Yörükoğlu, Vural Bertan, Muhsin Saraçlar, Muaffak Akman, Tuğrul Pırnar, Pınar Özand, Rıdvan Özker, Hüsnü Kişnişçi Sevinç Oral gibi yaşlıcalar, Mehmet Haberal, Enver Hasanoğlu, Murat Tuncer, Ümit Akkoyunlu, gibi daha genç nesil temsilcileridir.

Tıp dışında ise ilk yıllar Bozkurt Güvenç, İlhan  ve Eren Kum, Osman Okyar ve Cemil Şenvar en yakınında yer aldı. Daha sonra Gürol Ataman sağ kolu olarak ölünceye kadar yanından ayrılmadı. Daha sonraki yıllarda ise Kamil Mutluer, Orhan Baysal, Mümin Köksoy gibi Hacettepeli, Tahsin Özgüç, Kemal Karhan, Uygur Tazebay, Turgut Akıntürk, Atilla Sezgin gibi YÖK üyeleri Mehmet Sağlam, Arif Çağlar, Kemal Gürüz gibi genç rektör ve sonra YÖK başkanları hep yakın çevresinde kaldılar.

Bunlar arasında Bozkurt Güvenç, Atlan Günalp ve bazı isimler zaman zaman ayrı düşseler de uzun süre yakınında kalabilmişlerdir. Nusret Fişek, Hüsnü Göksel, Atalay Yörükoğlu ve Emre Kongar ise bir zamanlar hocanın çok yakınında olsalar da 1980 sonrası yıllarda politik olarak ayrı düştüklerinden tekrar bir arada bulunmamışlardır. 

 

Merkez Kampusunda İlk Yıllar

 

Bu satırların yazarı 1965 Haziran ayında merkez kampusta tıp ve sağlık bilimleri fakültesinde göreve başladı. 3 Yıla yakın bir süre hastane içindeki asistanlar lojmanında kaldı. Bu dönemde ve Almanya’da doktorasını yapıp döndükten sonra da Tıp Fakültesi öğrencilerine genel kimya servis dersleri verdi. Hastanenin kimyasal ihtiyaçlarını karşılanmasında, özellikle radyoloji ve kardiyoloji bölümlerinin kullandığı röntgen filmleri otomatik banyo çözeltilerini ülkemizde ilk kez imal ederek Hacettepe hastanelerinde denedi ve yıllarca ihtiyaçlarını karşıladı. En son olarak Kayseri’deki görevinden tekrar döndükten sonra bile 1996-2000 yılları arası dört yıl Tıp Fakültesi öğrencilerine genel kimya okuttu. Uzun yıllar yürüttüğü genel kimya anabilim dalı başkanlığı döneminde verilen tüm servis dersleri ile ilgili toplantılara katılması, bazı yıllar diğer bölümlere de bizzat ders vermesi nedenleri ile merkez kampusu da çok iyi tanıdığını sanmaktadır.

Kuruluş yıllarında çalışanlar kadar öğrenci sayısının da az olması nedeni ile tüm Hacettepe mensupları birbirini tanırdı. Öğrencilerin düzenledikleri gezilerle Çamkoru, Abant, Kırıkkale, Beynam Ormanı, Gölbaşı ve Elmadağ gibi yakın çevreye olmak üzere toplu geziler yapılırdı. Halen 50 yaş üzerindekiler bu gezileri hatırlayacaklardır.

Hacettepe merkez kampusta daracık mekanlarda, değişik branşlardan çalışan elemanlar arası diyalog çok iyi idi. Bu dönemde herkes birbirine sevgi ve saygı ile bakar, tüm sorunlarında birbirlerine destek olurlardı. İlk çalışanlar öğrenciler, öğretim mensupları arasındaki ilgi ve ilişki halen devam etmektedir.

Bugün ülke içinde ve dışında başarılı tıp hekimi ve bir çok meslek mensubu Hacettepe Üniversitesinin bu ilk yıllarının öğrencileridir. Diğerleri ise Hacettepe’de görev yapmış veya uzmanlık almışlardır. Örnek olarak yurt dışındaki başarıları ile gurur duyduğumuz Münci Kalayoğlu, sosyetenin gözdesi başarılı estetik cerrahlarımızdan Onur Erol gibi bir çok hekimimiz Hacettepe’nin ilk yılları asistanlarındandı. Halen başta Hacettepe’nin kuruluşunu yaptığı üniversiteler ve bunların özellikle tıp fakülteleri başta olmak üzere ülkemizin birçok üniversitesinde başarı ile görev yapan hekimlerimiz, hatta birçok üniversitenin rektörlüğünü ve dekanlığını yapan meşhur hekim ve öğretim üyelerinin çoğu bu yıllarda Hacettepe’de okuyan veya uzmanlığını alan kimselerdir.

Hacettepe’nin Prof. Doğramacı etrafındaki çok az sayıdaki daha kıdemli hocaları ise her yerde, her bölüm veya birimde görev yapabilirdi. Özellikle aslen çocuk hekimi olan Doğramacı’nın en yakınları idari kadronun her basamağında verilen görevi itirazsız yapardı. Bu kadronun bir kısmı daha başından başka bölüm ve birimleri oluşturmak için görevlendirilip, bir kısmı yurtdışına ( ABD’ye) bile gönderilmişti. Bunlardan en aykırı yere gönderilen ise Altan Günalp idi. Kendisi çocukçu olarak başlamasına rağmen, sonradan moleküler biyoloji yapmış ve biyoloji bölümünü kurmak için görevlendirilmişti. Dönüşünde biyoloji bölümünün çok büyüdüğünü gördü. O da bir süre bölüm başkanlığı yapsa da sonra klasik biyoloji yerine “Viroloji, Moleküler Biyoloji, Tıbbi Biyoloji” gibi adlar altında anabilim dallarını kurdu, sonra da bir yandan ÖSYM başkanlığını yaparken, bir yandan da bu bilim dallarındaki elemanları ile tıp fakültesi ve de çocuk hastanesi içine döndü.

Beslenme ve Diyetetik bölümü de Hacettepe’nin en eski bölümlerindendir. Doğramacı’nın bizzat kurduğu bölümün ilk hocaları Orhan Köksal, Ayşe Baysal ve Suna Baykandı. Sonra Ayşe Baysal ve Suna Baykan çok popüler oldular. Ancak DMO desteği ile TV lerde“mercimeğin nimetleri”ni programını sunması ile adı “Mercimekçi Ayşe Hoca’ya çıkan Ayşe Baysal sonradan “Sağlık Teknolojisi Yüksekokulu” olan bu bölümü asıl meşhur edendir. Ayşe hanımdan sonra Sevinç Yücecan  müdürlüğe getirildi. Ondan sonra iki dönem bu Yüksekokulun müdürlüğünü yapan ve fakülte olması için büyük çaba harcayan Perihan Aslan bölümün ilk mezunlarındandır. Aslan’ın yerine atanan Türkan Kutluay Merdol da 2. yıl mezunlarındandır. Okul mezunlarından olan son üç müdür bu mesleğin yurt içi kadar yurtdışı kuruluşlarla yaptıkarı projelerle ve  işbirliği ile bu alanın bilimsel yönde de gelişimine büyük katkılar sağlamışlardır.

 

Bir kısım çocuk hekimleri halk sağlığı, biyokimya, biyofizik, fizyoloji, mikrobiyoloji, deneysel tıp, eczacılık, ev ekonomisi ve çocuk gelişimi, tıbbi teknoloji gibi alanlarda görevlendirildi. Örnek olarak çocuk hekimi olan Şule Bilir Ev Ekonomisi bölümünü kurdu ve müdürlüğünü uzun yıllar yürüttü. Naci Bor Fizyoloji ve Deneysel Tıp birimini, Pınar Özand biyokimyayı kurdu. Rıdvan Özker Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü, ardından aynı adlı yüksek okulu kurdu ve yıllarca yönetti. Mithat Çoruh Mesleki Teknoloji Yüksekokulunu kurdu ve yönetti. Bazı hocalar asıl mesleğini düşünmeksizin her kurulan yeni birim, bölüm ve fakülte yönetiminde görev alırken, kimileri seçici davranıyordu.

Bazı elemanlar denenmek üzere de bir başka birime gönderilebilirdi. O işi başarı ile yerine getirenler daha üst bir görevle tekrar eski görevine döner, bir kısmı ise yerinden ayrılmak istemezdi. Bunların bir kısmı sonraki yıllarda tempoya ayak uyduramayarak Hacettepe’den ayrıldılar.

Kimi hocalar ise kendilerine kuruluşu verilen birimleri emekli oluncaya veya ölünceye  kadar büyüterek yönettiler.  Mesela Şeref Zileli genel iç hastalıklarını, Y. İzzet Barış göğüs hastalıklarını, Kaya Bey ve Hüsnü Kişnişci kadın doğumu, Coşkun Bekdik nükleer tıbbı, Namık Çevik çocuk onkolojisini, Burhan Say ve Şinasi Özsoylu çocuk hematolojisini, Yavuz Renda çocuk nörolojisini, Hasan Telater gastroentolojiyi, Yılmaz Sanaç genel Cerrahiyi, Akgün Hiçsönmez cocuk cerrahisini, Güler Gürsu estetik cerrahiyi, Doğan Remzi ürolojiyi, Nazmi Hoşal KBB’yi, Şevket Uğurlu Kardiyolojiyi, Rıdvan Özker fizik tedaviyi, Doğan Taner anatomiyi, Muharrem Köksal Patolojiyi, Ekrem Gülmezoğlu mikrobiyolojiyi, Naci Bor fizyolojiyi, İlhan Kerse histolojiyi, Aykut Erbengi beyin cerrahisi, Özdemir Bingöl ve Sevinç Akkaya dermatolojiyi, Behiç Tüzmen gözü, Abdullah Kenanoğlu radyolojiyi, kurdular ve yönettiler. Çok çalışkan ve çok iyi bir insan olan Şeref Zileli maalesef erken yıllarda mide kanseri oldu ve öldü. Radyoterapi bölümü kurucusu Mustafa Sipahi de ilk yıllarda kansere yenildi. Ortopedi bilim dalını Şükrü Bayındır kurmasına rağmen kısa süre sonra ayrılarak İzmir’e gidince bu birimi Nejat Tokgözoğlu büyüttü. Kemal Özkaragöz alerjide, Nurhan Avman beyin cerrahisinde kurucu oldular. Ancak Hacettepe’de çok uzun süre kalmadılar.

Şüphesiz bir çiçekle yaz gelmediği gibi, bir öğretim üyesi ile kuruluşu başlatılsa bile bu gelişmeler bölümleri kuran kişilerle sınırlı kalmamıştır. Kadın Doğumda Hüsnü Kişnişçi, Mithat Erdoğan, Kemal Üstay, Eflatun Gökşin, Muammer Alpay, kalp ve damar cerrahisinde Mehmet Tekdoğan, Yüksel Bozer, Aydın Aytaç, Coşkun İkizler, bunların yetiştirdikleri Ünsal Ersoy, İlhan Paşaoğlu, Yurdakul Yurdakul, Erkmen Böke, Özdemir Demir, kardiyolojide Şevket Uğurlu, Sevinç Oral, Erdem Oram, Neşet Aytan, ürolojide Doğan Remzi’nin yetiştirdiği Sezer Kendi, Mehmet Bakkaloğlu, Cevat Koçal, KBB de Nazmi Hoşal’ın yetiştirdiği Sefa Kaya, Erol Belgin, Can Özşahinoğlu, Bülent Gürsel, Kıvanç Ayaz, Ergin Turan ve bugün de görev yapan genç kadro, radyolojide Abdullah Kenanoğlu, Abuzer Belirgen ve özellikle ülkemize ilk bilgisayarlı tomografiyi de getiren üniversitenin 3. rektörü Tuğrul Pırnar, ortopedide Şükrü Bayındır’dan sonra Nejat Tokgözoğlu, Orhan Göğüş ve bunların yetiştirdikleri bugünkü kadro, göğüste İzzet Barış ve yetiştirdiği Mustafa Artvinli, Mustafa Özesmi ve diğer kadro, psikiyatride Doğan Karan, Orhan ve Mualla Öztürk ve Leyla Zileli, nörolojide Orhan Kalabay, Turgut Zileli, genel cerrahide Yılmaz Sanaç, Nevzat Bilgin ve Esat Hersek, plastik cerrahide Güler Gürsu, sonraları Onur Erol, gastroentolojide Hasan Telater gibi başarılı hekimler ve diğer birçokları Hacettepe hastanelerinin ününü ülkemiz dışına  taşıdılar.

Hacettepe temel tıp bilimlerinde de büyük devrim yaptı ve yetiştirdiği elemanlar tüm ülkemiz üniversitelerine dağıldı. Üniversitenin ilk profesörlerinden Muharrem Köksal ve daha sonra katılanlar Turan Kutkam, Behzan Önal, Bedri Uzunalimoğlu, Türkan Küçükali ve Şevket Ruacan patolojiyi, Şükrü Kaymakçalan ve sonra Oğuz Kayaalp, Mustafa İlhan, Rüştü Onur, Meral Tuncer farmakolojiyi, Pınar Özand, sonra Nail Payza ve Gönenç Ciliv, Ferhan Tezcan biyokimyayı, İlhan Kerse histolojiyi, Muaffak Akman, Ekrem Gülmezoğlu ve sonraları Melahat Okuyan, Ayfer Günalp, Şemsettin Ustaçelebi mikrobiyolojiyi, Nuri Sağıroğlu sitolojiyi, Coşkun Bekdik nükleer tıbbı, Altan Günalp tıbbı biyolojiyi geliştirdiler ve yetiştirdikleri elemanları ülke sathına yaydılar. Tıbbi ve cerrahi araştırmaları destekleyen deney hayvanları yetiştirmesini ise mütevazi ve çalışkan beyefendiliğiyle gece gündüz çalışmadan yılmayan ve erken vefat eden veteriner hekim Nail Odabaşıoğlu sağladı.

Daha nice yurt dışındayken Doğramacı tarafından getirilen veya yurt dışına  gönderilip yeni bilgilerle tekrar kurumuna dönen başarılı, çalışkan, iyi niyetli elemanlar bölümlerinin ve Hacettepe’nin ileriye, daha iyiye daha ileriye gitmesinde görev üstlenmişlerdir.

Hacettepe’yi özellikle çocuk hastanesi ve bunun başarılı kadrosu ülkemizde bir numara yaptı. İsimleri burada tek, tek sayılamayacak kadar çok başarılı çocuk hekimi bir yandan başarılı tedavileri ile, bir yandan da yetiştirerek ülkemizin dört bir yanına gönderdikleri başarılı çocuk hekimleri ile ülkemizde çocuk hekimliğinin öncüsü oldular. İlk akla gelen isimlerden bir kaçı mutlaka Hacettepe tarihinde anılmalıdır. Kendisi de çocuk hekimi olan sayın Doğramacı bu çocuk hekimlerini yakın mesai arkadaşları olmaları dışında aile mensubu gibi gördü. Burhan Say, Şinasi Özsoylu, İzzet Berker, Ali Ertuğrul, Ümit Saatçi, Tahsin Tuncalı, Muhsin Saraçlar, Kemal Özkaragöz, Kalbiye Yalaz, Yavuz Renda, Güler Kanra, Çiğdem Altay, Nihat Bilginturan, gibi birinci nesil ve bunların yetiştirdikleri birçok başarılı çocuk hekimi ülkemizin bir çok üniversitesine dağılan, aynı sistemle ve ciddiyetle  rektör ve dekan olarak da görev yapan Hacettepeliler unutulamaz izler bıraktılar. 

Bu yıllarda Hacettepe’nin  her branştan teknik ve idari kadrosunu da en iyilerini bularak bizzat Doğramacı’nın oluşturduğu söylenir. Hacettepe ve Beytepe’nin projelerini çizen ve sonraları Dilek ve Petek şirketlerinde görev alan mimar Sabih Kayan ve Gündoğdu Akkor, inşaat mühendisleri İlhan Tütüncü, Şadi Tamer ve Tancı Onarcan inşaatlardan sorumlu idiler. Hastane müdürü Aslan Gündaş eski bir askerdi. Çakı gibi sabahları hastanenin her tarafını dolaşırdı. İsmail Abacıoğlu personel müdürü, Recep Yalçın döner sermaye müdürü, Kamil Yücetürk yazı işleri müdürü, Şerafettin Arısoy muhasebe müdürü, Atilla Yüzüak akredidif ve dış alımlar şefi, Kubilay Torun önce hastane müdür yardımcısı ve sonra satın alma müdürü, Atilla Konaç önce bütçe şefi, sonra bütçe dairesi başkanı, genel sekreter yardımcısı ve genel sekreteri (sonra da YÖK genel sekreteri), Erdoğan Duru destek hizmetleri şefi ve sonra dernek başkanı, yardımcısı Baki Keskin ve daha birçokları..

Hacettepe hastanelerinin teknik destek ve laboratuar hizmetlerini yerine getirmek üzere deneyimli elemanlar daha çok askerlikte Kore  savaşında görevi sırasında ABD li uzmanlardan  öğrenen ve ABD ne gönderilerek eğitim alarak yeni alet tekniklerini öğrenen astsubayları Hacettepe’ye alınmış. Bunlar arasında Ali Arslan akciğer ve kalp pompasını çalıştırdığı gibi EKG; EMG gibi aletleri de çalıştırıyordu. Bu teknikleri başkalarına da öğrettikten sonra kendisinin tıbbı teknoloji okuması istendi. O bölümden mezun olduktan sonra da elektronik kontrollü tıbbı aletleri öğreneceği eğitim için ABD’ye gönderildi. Yine emekli astsubay Saip Sezen ve bir başka astsubay emeklisi radyolojide, Haşim Ocak “multidisiplin laboratuarında”, Necdet Yenerim tıbbi alet tamir ve bakım merkezinde istihdam edilen bu astsubaylardan anılarda kalan isimler. Aşçı ve şef garsonlar da seçme, işinin ehli, alanının en iyisi kimselerdi. Haşim Beyin yetiştirdiği ve sonra Hacettepe Türk sanat müziği korosunu yöneticisi Gültekin Aydoğdu ve Ahmet Bey yıllarca multidisiplin laboratuarını yürüttüler.

Sayın Doğramacı hemşire yetiştirilmesine ayrı bir önem verirdi. Hacettepe’nin ilk yıllarında farkları taktıkları keplerle anlaşılan üç tip hemşirelik okulu ve üç tip hemşire vardı.  Her üç tip hemşireler de hastanelerde görev yapıyordu. O yıllarda toplumda hemşire adı pek iyi anılmaz, hemşire mesleği de saygınlığı düşük düzeyde görülürdü. 4 Yıllık yüksek hemşirelik eğitiminin Ankara’da da başlaması ve sayın Doğramacı’nın kızını bizzat bu bölüme kaydetmesi ve de kendisinin özel ilgisi ile meslek çok itibar kazandı. Doğramacı Eren ve Nebehat Kum (Büyükdetay)gibi iki akraba hanıma bu bölümü ve ardından hemşirelik yüksekokuluna dönüşen eğitim kurumunu ciddi çabalarla kurmaları mesleğe ilgiyi artırdı ve zaman içerisinde hemşirelerin toplum içindeki saygınlığı da çok yükseldi.

Kısa süre sonra ilk okul eğitimi üzerine kısa süreli kurslarla yetiştirilen ebe ve hemşirelik, ardından ortaokul üzerine 4 yıllık bir eğitim veren hemşire koleji programları kapatıldı. Kolej eğitimi gören hemşirelik öğrencileri hastane içinde bekar doktorların bir kat üstünde kalırlardı. Bu nedenle doktorlara daha yakın davranan, onlardan biri ile evlenerek iyi bir hayatı garantilemeye çalışan hemşireler daha çok bu kolejde eğitim alanlardı.

Yataklı sağlık kurumlarında tedavinin hekim kadar önemli bir öğesi de hemşire olmasına rağmen ülkemizde bu meslek mensuplarının yetişmesine ve istihdamına yeterli önem verilmemişti. Hacettepe hemşireliğin eğitimi ve kalitesinin yükseltilmesinde öncü oldu. Nitelik yükselince mesleğe talep de mesleğin saygınlığı da yükseldi. Zamanla hemşireliğin de hekimlik kadar önemli bir görev olduğu Türk Halkı tarafından da iyice anlaşılmasında Hacettepe de eğitim alan ve yüksek hemşire olarak anılan hemşirelerin büyük payı oldu. Özellikle daha sonraki yıllarda Sağlık Bakanlığında 2 yıl süre ile görev yapan bu okul mezunu prof. Saadet Ülker hemşirelik eğitiminin kalitesini yükseltmek için büyük çaba harcadı. Kısa eğitim süreli hemşire ve ebe yetiştiren sağlık okullarını kapattırarak tüm hemşirelerin yüksek öğrenimli olmasında etkili oldu. Mesleğin kalitesinin yükselmesi, saygınlığının artması yönünde yazıları ve konferansları etkili oldu.

Hacettepe hastanelerinin Türkiye’de ve komşu ülkelerde çok tercih edilmesinin en önemli nedenlerinden biri de yatan hastaların gördüğü yakın ilgi ve tedavi hizmetlerinin titizlikle izlenmesidir. Hastaneye en basit bir tedavi amacıyla bile yatan hasta ile çok yakından ilgilenilir, servis şefi doktorun başkanlığında tüm asistan ve stajyer öğrenciler günde en az iki kez vizit yapar, hastanın tedavi seyri incelenir, servis nöbetçi doktoruna ve hemşirelere hastaların gereken tedavi ve izleme programları verilirdi. Hemşireler rutin olarak hataların ateş ve nabızlarını ölçer, ilaçlarını verirlerdi. Hastanın hiç şikayeti olmasa bile mutlaka hemşireler tarafından ziyaret edilirdi. Diğer bir ifade ile ülkemizde hiçbir hastanede görülmeyen hasta bakımı gerçekleştirilirdi. Hasta başına hemşire sayısı en yüksek olan hastane idi. Başarılı hemşirelik hizmeti verilmesi de hemşirelere saygınlık kazandırmada önemli etken oldu.

Hacettepe Tıp Fakültesi ülkemiz tıp eğitimine çok değişik yaklaştı. Klinik eğitimde bizzat hasta başı eğitim kadar temel tıp eğitiminde de başta kimya olmak üzere  çok yoğun ve iki yıl süren temel fen bilimleri eğitimine ağırlık verildi. Klasik üniversitelerdeki bir yıllık FKB (Fizik, Kimya Biyoloji) eğitimi yerine iki yıllık temel bilimler yüksek okulu eğitimi benimsendi. Bu sistemde bir yandan 4 ayrı kimya dersi olmak üzere yoğun kimya, fizik, biyoloji gibi fen dersleri verilirken, bir yandan da sosyal bilimler ve yabancı dil dersleri ile  tam anlamı ile ön lisans eğitimi verildi. Hatta 2 yıllık eğitim sonrası tıp eğitimi yapmadan ayrılanlara ön lisans diploması bile verilebiliyordu. Bu dönemde belge alanlar bile çok olurdu.

Temel bilimler eğitiminden sonra biyokimya, biyofizik, tıbbi biyoloji, biyo-istatistik, anatomi, fizyoloji, mikrobiyoloji, farmakoloji, patoloji derslerinin yoğun verildiği klinik öncesi dönem eğitimi de çok yoğun bir programa sahipti. Tıp öğrencileri Pınar Özand’ın verdiği kuvantum ağırlıklı biyokimya dersi ile, zilli kadavra başı anatomi sınavı farmakoloji sınavları tıp öğrencilerin korkulu rüyaları idi. Bu yoğun eğitimi başararak kliniğe başlayan tıp hekimi adayları bir hekim kadar, bir araştırıcı olarak yetişiyordu. Bu eğitimleri ile yurt dışında, özellikle ABD’de çok kolay bir çalışma, uzmanlık ve staj yeri bulabiliyorlardı. Bu şekilde özellikle ABD’ye giderek uzmanlık yapan, hatta orada dünyaca meşhur hastanelerde sürekli iş bulan çok Hacettepe mezunu hekim vardır. Ülkemiz taşra üniversiteleri ile Marmara ve Dokuzeylül Üniversitelerinde de Hacettepe mezunu başarılı ve meşhur çok hekim görebilirsiniz.

 

 

 

 

Hipokrat Hekimleri

 

İlk yıllarda Hacettepe’de çalışan hiçbir hekimin muayenehanesi yoktu. Bugünkü gibi döner sermaye ücretleri de yüksek değildi. Gerçi Doğramacı özel örtülü ödeneğinden uzman hekim, öğretim görevlisi ve öğretim üyelerine maaşları kadar ekstra bir ödeme yapıyordu. Bu ödemenin miktarı tam da maaşına eşit olmadığı gibi, yazılı olmasa da herkesin bildiği, kuruma katılmalarında kişilerin pozisyonlarına göre belirlenen bir meblağ eline geçecek şekilde maaşı ile aradaki fark her ay kendisine ödeniyordu. Örnek olarak yurt içinde doktora yapan veya uzmanlığını alan sıradan bir öğretim görevlisinin eline geçen meblağ 1500 TL olacak şekilde devlet maaşına eklenirdi. Maaşı 900 TL olan kıdemli biri için ek kısım 600 TL de kalırken kıdemsiz ve yeni memuriyete başlayanın maaşı 600 TL ve kendisine özel ödenek olarak 900 TL ödenirdi. Yurt dışında doktorasını yapan, biraz sıra üstü özelliği olan öğretim görevlisi için eline geçen toplam meblağ 2000 TL, çok özel biri veya doçent, profesör için 2500 TL kadardı. Meslekler arası fark dış piyasadaki iş ve gelir durumu dikkate alınarak belirlenirdi. Hekimler ve kimyacılar aynı grupta düşünülürdü. Asistanlardan çok azı bu özel ödemeden yararlanırdı. Kimya asistanlarına 300 TL kadar özel ödeme yapılırdı.

Bu özel ödemeler yıllarca devam etti. Bir ara hekimler için tam gün yasası uyarınca sağlık personeline özel ödemeler uygulandı. 1970 Yılından sonra bu ödemelere zam yapılmadan devam etti. Maaşlar enflasyonların etkisi ile yükseldiği halde özel ödemeler yükselmedi. 1977 yılında bu ödemenin bağıl miktarı ve maaşa oranı o kadar azalmıştı ki, hiç kimse kesildiğine üzülmedi. Ancak hiçbir hekim kendinin çok çalıştığı veya herkesin yapamadığı ameliyatı kendisi yapabildiğini düşünerek aldığı maaşı azımsamazdı. O yıllarda Türkiye genelinde ve çoğu üniversitemizde bugünkü anlamda öyle araştırma geliştirme çalışmaları yapılmadığı halde Hacettepe’de araştırma yapanlar daha çoğunluktaydı. Özellikle alt yapısı kısmen iyi olan çocuk hastanesi kliniklerinde başarılı araştırmalar yapıldığı söylenirdi. Araştırma yapan da yapmayan da hastaları ile olağanüstü yakınlıkla ilgilenirdi. Mesai diye bir kavram bile yoktu. Her hekim, asistan olsun, uzman olsun, doçent veya profesör olsun, hastasına yardımcı olmaya çalışırdı. Hasta ile para konuşulmaz, hele hekimler para ile hiç ilgilenmezdi.

Hastane içindeki asistan lojmanında kaldığımdan asistanların ve tüm hekimlerin hastaları ile nasıl yakından ilgilendiklerine çok tanık oldum. Hacettepe adı tüm Anadolu’da meşhur olduğundan şimdiki gibi o yıllarda da problemli hastalar Hacettepe hastanesine sevk edilirdi. Kayseri’den gelen hastalar sanki hekimmişim gibi beni bulurlar, ben de hekim olmadığımı söyleyerek kimilerini tanıdığım asistanlar üzerinden ilgili servislere götürdüm. Gelen hastaların büyük çoğunluğu sosyal güvenliği olmayan gariban hastalardı. Çoğunun muayene parası ve ucuz ilaca yetebilecek para dışında paraları da yoktu. Buna rağmen hekimler kendilerine gelen hastalarla sonuna kadar ilgilenirler, tedavilerine uğraşırlardı. Parası olmadığı nedeniyle tedavisiz göndermezlerdi. Bu günlere ait çok sayıda örnek tedaviden beş ilginç anıyı aktarmak istiyorum.

Bir gün yine Kayseri’den gönderilen 70 yaşlarında Gaziler köyünden “Küçük Ahmet Ağa” diye bilinen kimsesiz, fakir gariban bir hasta geldi. Dudağındaki iyileşmeyen küçük bir yarayı plastik cerrahi hocası Güler Gürsu gördü. Tetkikten sonra kanser olduğunu ve derhal ameliyat olması gerektiğini, ameliyatı bizzat yapacağını söyledi. Hastaya söylendiğinde parasının olmadığını, olan parasını da muayene için yatırdığını söyledi. Güler Hanım paranın değil, ameliyatın önemli olduğunu söyledi ve ameliyatı yaptı. Ameliyat sonunda dudağı küçülmüştü. Ama ameliyat oldukça başarılı idi. Tedaviyi tamamladı ve Güler Hanım ilaçlarını da verdi. Başarılı ameliyattan sonra Ahmet Ağa 15 yıl daha yaşadı ve doktorunun sağlığına dua etti.

Kayserili bir inşaat işçisi çocuğu olmadığından şikayetle eşini Hacettepe hastanesine getirmişti. Bu klinikte çok mütevazı ve biraz da gariban görünümlü, uzmanlığını yeni tamamlayan Mümin Bey eşini muayene ettikten sonra işçiyi de muayene edeceğini ve sperm sayımı yapmak istediğini söyledi. İşçi “Doktor Bey benim değil, hanımın çocuğu olmuyor, kısır olan o!” dedi. Doktor ise çocuğun iki kişi tarafından yapıldığını ve ikisinden de kaynaklanabileceğini söyledikten sonra sperm sayımını yaptı. Gerekli tedavi programını verdi. O tarihte çocuk olmamasından genellikle bayan sorumlu tutulurdu. Tedaviden sonra çiftin 4 çocuğu oldu. 

Yine Kayseri’nin bir köyünden İzzet Ağa isimli bir cilt kanseri Hacettepe’ye sevk edilmişti. Cildiyeciler hastayı radyo terapi uzmanı Mustafa Sipahi’ye gönderdi. Mustafa Bey hastayı tedaviye aldı. Çok fakir ve kimsesiz olduğunu öğrendikten sonra bir yerlerden de yardım bularak tedavisine ücretsiz devam etti ve hastanın yaraları kuruyuncaya kadar hasta, Altındağ’da oturan köylüleri inşaat işçilerinin kulübesinde kalarak terapi programına göre hastaneye gelen hastanın tedavisini tamamladı.

Kayseri’den gelen topal ve 55- 60 yaşında bir hasta ortopedi polikliniğinde Nejat Tokgözoğlu tarafından muayene edildi. Hastanın femur başının erimiş olduğunu, ameliyatla oraya platin takılması gerektiğini söyledi. Ameliyat sonrası koltuk değneğini atabilecekti. Hastanın platin tel parasını ödemek bir yana, karnını doyurmaktan aciz olduğunu öğrendikten sonra “Ben bu hastayı tedavi etmeden gönderemem, ben bir araştırayım ve senin de yardımınla platin parasını bulalım” dedi. Ertesi gün Kızılay başkanı ile görüştüğünü ve Kızılay’ın platini satın alacağını sevinçle söyledi. Hazırladığı evrakı Kızılay’a götürülmek üzere verdi. Büyük bir özveri ile ameliyatla platini taktı. Hasta 80 yaşına kadar baston bile kullanmadan ve şikâyeti olmadan Nejat beye dua ederek yaşadı.  

Üniversite öğrencisi bir genç ayağındaki ortopedik arıza nedeniyle gittikçe yürüyemez olmuş, tedavi için gittiği Almanya’nın ortopedisi ile ünlü bir üniversitesi bile riskli ve yararlı olmadığını düşünerek ameliyat düşünmemişlerdi. Morali iyice bozulan genç ve aile tavsiyemiz üzerine Hacettepe’ye geldi. Nejat Bey uzun tetkiklerden ve Almanya’daki tetkik sonuçlarını inceledikten sonra ameliyat riskinin farkında olarak cesaretle alışılanın dışında başka birbiri ardından bir seri ameliyat düşündü. Bu teklifini paylaşacak bir başkasından da destek istemişti. Hastanın bu halinde üniversite öğrenimini bile yarıda bırakmayı düşündüğünü, yürümesinin her geçen gün daha zorlaştığını göz önüne alınarak kendisine olumlu destek verildi. Yatağında bile yapacağı ameliyatı düşündüğünü söyleyerek bu riskli ameliyatı yaptı. İki ameliyat sonrası hastalığın ilerlemesi durduğu gibi hastanın yürümesi, bunun sonucunda psikolojisi de düzeldi. Hasta öğrenimini tamamladı. Yıllardır bir problemsiz başarıyla mesleğini sürdürmektedir.

Yüzlerce örnekten son bir örnek daha vererek konuyu kapatalım. Yine Kayseri’nin bir köyünden bir baba üç çocuğunu alarak Hacettepe Çocuk Hastanesine geldi. Muayeneden sonra üç kardeşin de aslında cinsel organlarının gelişmediğini ve de gelişemeyeceği anlaşılmıştı. Münci Kalayoğlu büyük kardeşe kemikten bir penis, diğer küçük kardeşlere vajen takma ameliyatı ile aileyi rahatlattı.

1970 li yıllarda göğüs hastalıkları ABD başkanı Prof. Dr. İzzet Barış, Nevşehir ve Ürgüp yöresinden kendisine gelen hastalarda ortak bir bulguya ulaşmış, bu yöreye özgü hastalığın bir tür göğüs kanseri olduğunu saptamıştı. Kansere neden olan etkiyi araştırmak üzere bu hastalığın görüldüğü köylerden topladığı içme sularını ve hastalık sonucu ölenlerin akciğer doku parçalarını kimya bölümüne getirdi. Sularda kansere neden olabilecek nikel, arsenik ve krom gibi elementlerin aşırısına rastlanmadı. Göğüs dokularında ise kalsiyum yanında aşırı silisyum dikkati çekti. Magnezyum, kalsiyum, silisyum, alüminyum oranları çevreden toplanan kaya, sokak tozu, sıva maddesi, kerpiç gibi örneklerle karşılaştırıldığında kaya ve sokak tozundaki  bu elementlerin oranları ile göğüs dokusundaki oranlarının aynı olduğu görüldü. İzzet Hoca’nın örnekleri mineraloji bilgisi ve görüntüleme imkanları daha iyi olan yer bilimleri enstitüsüne gönderildi. Gürol Ataman yaptığı incelemede kansere neden olan silikat iğneciklerini hem ölü akciğer dokusunda, hem de çevre örneklerinde tereddüde yer bırakmayacak şekilde görüntüledi. Esasen mesleğinde çok başarılı olan Prof. Barış bu buluşla “silikosis” denen bir tür akciğer kanserini tıp dünyasına tanıttı ve dünya çapında üne kavuştu. 

Bu çalışmalardan bağımsız kendisine götürülen ve ateşi bir türlü düşürülemeyen, buna karşılık tüm tetkiklere rağmen teşhis konulamayan bir yakınımızı tedavi için gece gündüz uğraştı. Tüm çabasına rağmen teşhis konulamayınca bu kez “tedaviden teşhise” gitmeyi denedi ve tedaviyi başarı ile gerçekleştirdi. Diğer bir ifade ile Hacettepe’de o yıllar görev yapan bir çok hekim gibi, “Hastayı nasıl sağlığa kavuşturabilirim?” sorusuna yanıt aramayı asli amaç ve görev saymıştı.

Yukarıdaki olayların, tedavi ve ameliyatların hiç birinde bu tedaviler karşılığında “bıçak parası”, “özel doktor seçme” “mesai dışı muayene ücreti” gibi hiçbir ek ücret ve para talebi söz konusu bile olmadı. Hatta tedavi ücretini bulamayan hasta için gerektiğinde kurum dışı kaynaktan para bulma dahil her kolaylık sağlanmış, paranın sözü bile olmamış, gerçek hekimlik gösterilmiştir. 

Hacettepe Tıp Fakültesi koruyucu hekimlik ve halkın sağlığına da büyük önem vermiştir. Eski Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Nusret Fişek yeni bir anlayışla “toplum hekimliği” “halk sağlığı”, “aile hekimliği” “ sağlık ocağı hekimliği” gibi değişen adlar altında hekimlik, özellikle koruyucu hekimlik hizmetlerini halkın ayağına götürmede öncülük etmiştir. Etrafına topladığı fedakar hekimlerle parayı düşünmeden, halka hizmet, koruyucu hekimlik yolunu açmıştır. Gerçek Hipokrat hekimlerinin yetişmesinde, nüfus etütleri ve aile planlamasının yaygınlaştırılmasında Nusret Fişek ve ekibinin hizmetleri unutulamaz. Ömründe köyü görmeyen sosyetik hekim adayları bile eğitim sürelerinin bir kısmını köylerde sağlık ocaklarında geçirdikten sonra hekim olmalarına izin verilmiştir. Etimesgut Sağlık Eğitimi merkezinde başlatılan bu uygulama daha sonra Çubuk ve çevresine genişletildi. Çubuk köylerindeki hizmetleri ilk mezunların anılarında önemli bir yer tutar. Hacettepe’nin en eski enstitülerinden Toplum ve Halk Sağlığı Enstitüsü halen devam etmekte olup,  Nusret Fişek sonrası dönemlerde Münevver Bertan, Hikmet Pekcan, Sabahat Tezcan ve Nazmi Bilir bu enstitüyü yönettiler. Bu alanda da Hacettepe diğer tıp fakültelerine iyi bir örnek oluşturmuştur. Özellikle Hacettepe’nin kuruluşunu yaptığı üniversitelerde başarılı hizmetler devam etmiştir. Örnek olarak Kayseri’de bayrağı Yusuf Öztürk taşıdı.

 

Hacettepe’nin Mekânsal ve Kurumsal Olarak Büyümesi

 

Hacettepe daha fakülte ve üniversite olmadan, çocuk sağlığı merkezi ve hastanesi olarak eski Ankara’nın merkezinde bugünkü çocuk hastanesinin yerinde küçük bir binada faaliyete geçtiğinde herhalde bu gelişim çizgisini sayın Doğramacı görebilmiştir.

Hastanenin ilk yerini ve halini eski Ankara’yı bilenlerin hatırlayacağını sanıyorum. Hem eski Ankara’nın merkezinde bir yerde, hem de yoğun yerleşim olan Ankara’nın tanınmış kabadayılarının oturduğu semte. O yıllar ülkenin tanınmış futbol takımlarından Hacettepe Spor da bu mahallede. Mahallenin alt köşesinde, demir yoluna yakın küçük bir bina.  O tarihte Ankara köylerinden gelen kamyon ve otobüslerin durak yeri bu binanın karşısı. Öğle vakti binanın karşısında koyun ve hayvanlar otlardı. Ankara Numune Hastanesi ile Samanpazarı arası boş alandı. Hastanenin bir yanı eski yerleşim yeri, diğer yanı ise Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesine ait boş arazi idi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi binasının temeli atılmış, ama çok yavaş yürüyen bir inşaat, çocuk hastanesi ise Tıp Fakültesine ait parselin dışındaki Hacettepe Parkına doğru küçük bir uzantısında iki katlı mütevazı bir bina.

 Binayı gören “hatalı yere yapılmış” sanır. Genişleme ve büyüme şansı hiç yok gibi. Samanpazarı’na doğru yapılsa zaten arsa ve hastane A.Ü. Tıp fakültesine ait olduğundan “ek bina yapılabilir,  genişleyebilir” diye düşünülür. Ancak binanın yapıldığı yerde bir genişleme alanı yok ve insanın aklına parka doğru genişleyeceği, parkı yok ettikten sonra da kısa zamanda ayrık otu gibi hem de oturanları netameli külhanbeyi olan mahalleyi kaplayacağı ve insanları yerinden ederek genişleyeceği hiç akla hayale gelmezdi. Ama Doğramacı bunu yıllar önce düşünmüş, planlamış ve planını da günü gününe uygulamış. Bu uygulama ve planlarına ömrünü bu kurumda tüketen, o tarihte kimsenin bilmediği ve önemsemediği sıradan bir asistan olan bu satırların yazarı da kısmen tanık olmuş. Bu tanıklıklardan ikisini hemen aklındayken yazmalı.

Yeni asistan bir cumartesi akşamüzeri kütüphane üzerindeki yarı ev gibi kullandığı bürosundan indi, yemeğe henüz vakit vardı. Etrafına bakınarak aheste bir şekilde hastane girişine doğru yürürken birden Doğramacı ile karşılaştı. Doğramacı doğrudan konuya girdi. “Bu mahalle şehrin içinde ama binalar çok kötü, evler sağlıksız. Buraya yeni binalar yapılsa ve mahalle güzelleşse, burada oturanlara da şehir dışında sağlıklı binalar yapılarak oraya taşınsalar, iyi olur değil mi?” sorusunu yöneltti. Asistan önce etrafına bakındı, başka kimse yoktu. Demek ki koskoca Doğramacı yeni bir asistana soruyordu. Asistan üzerindeki şaşkınlığı atamadan “Ama bunlar burada oturuyor evlerini bırakıp gitmezler” diyebildi. Bu cevap üzerine Doğramacı devam etti. “ Bu kötü sağlıksız evlerinin yerine bunlara güzel evler verilse, yeni evlere taşınırlar, daha güzel evde, başka bir semtte yine bir arada yaşarlarsa onlar için de daha iyi olmaz mı? “ diye kafasından geçenleri ifade ettikten sonra yoluna devam etti.

 İki yıl sonra yıkılan eski evlerin yerinde yeni binalar yükselmeğe başladı. Yine bir hafta sonu, akşamüzeri, yine aynı yol boyunca yürürken, sayın Doğramacı bugünkü amfi tiyatronun yerini göstererek buraya bir tören yeri yapılsa nasıl olacağını soruyordu. Daha doğrusu kafasında bu günkü planları yapmış, yerinde düşünmüş, karşısına ilk çıkan kişiye kararını teyit ettirmek ister gibi bir hali vardı. Sorduğu kişinin kim olduğu ise hiç önemli değildi. Kendisine “Bu mahallede çoğu bakımsız, yıkılmak üzere çok cami var. Bu evler boşaltılınca camiler ne olacak?” sorusu yöneltildiğinde ise “Tarihi eserleri de ortaya çıkarır, restore eder ve koruruz” cevabını vermişti.

Sayın İhsan Doğramacı 2004 yılı Üniversite açılış töreni sonrası bir arkadaşın Hacettepe tarihini yazan hocamız diye söz etmesi üzerine Hacettepe’nin ve YÖK’ün kuruluş hikayelerini özel olarak aşağıdaki şekilde anlattı. “1947 Yılında doçent oldum ve fakülte kuruluna doçent temsilcisi olarak katıldım. O tarihteki Üniversite yasasına göre fakülte kuruluna profesörler yanında iki de doçent temsilcisi seçilirdi. Doçentler kurulda kürsü profesörlerinin yanında oturur ve hocasının işareti doğrultusunda oy kullanır, onun görüşleri ve düşünceleri dışında bir beyanda bulunmazlardı. Ben doçent temsilcisi olarak kurula girince kürsü başkanımdan uzak bir yere oturmam ve onun görüşleri dışında  ve ondan izin almadan konuşmam yadırgandı. Ama o tarihteki dekanın da hoşuna gitti. İşte daha o tarihte Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi içerisinde çocuk hastalıkları kürsüsü dışında çocuk sağlığı Enstitüsünü kurmayı kafama koydum.

Ankara’nın zengin semtlerinden Kavaklıdere’de açtığım muayenehanemde çoğu hastamı ücretsiz muayene ettim. Birçoklarına bedava ilaç verdim. Muayenehanem çok ziyaret ediliyor, gelen giden çok oluyordu. Çok iyi bir isim yaptım, çevre edindim. En çok tanınan doktorlardan oldum. 1957 Yılında enstitünün kuruluşunu gerçekleştirdim. Önce Cebecide küçük bir mekanda başladık. Sonra Numune Hastanesi başhekimi Dr. Behçet Uz bize daha geniş yerler verdi. Bana önerilen yerler arasında bugün Hacettepe Çocuk Hastanesi’nin bulunduğu yeri Ankara Belediyesinden Çocuk Sağlığı Enstitüsü yapmak üzere satın aldım. Oraya ilk binamızı yaptık. Sonra Belediye kendisine ait olan Hacettepe parkına kadar olan alanı bize verdi. Bunu izleyen yıllarda yeni yerlere Şaban Şifai erişkinler, yani büyükler hastanesini yaptık.

Hacettepe semti Ankara’nın en fakir semtlerindendi. Evler sağlıksız, banyo ve tuvaleti bile olmayan gecekondulardı. Daha o yıllarda mahalle sakinleri ile diyalog kurmağa çalıştım. Muhtara mahalle sakinlerini toplamasını ve onlarla kendi yararlarına konuşmak istediğimi söyledim. Mahalle sakinleri ile konuştum. Onların sağlıksız evlerde oturduklarını, evlerini satın almak istediğimi söyledim. Önce pek istekli görünmediler. Evlerini vermek istemediler. Birçokları ile özel konuştum. Onlara ödeyeceğim paralarla Ankara’nın başka bir semtinde banyosu tuvaleti olan yeni ve daha sağlıklı ev alabileceklerini anlattım. Bunları ikna ettim. Bunları gören diğerleri de gönüllü olarak evlerini sattılar.” diye anlattı. Diğer önemli olayları da yazılan tarihte doğrusu yer alsın diye özel olarak aşağıdaki ifadelerle anlattı.

“Biz Ankara Üniversitesinden ayrı olarak yeni bir Üniversite kurma kararını çıkarınca bazı arkadaşlarım yeni Üniversite’nin adı ile ilgili değişik tekliflerde bulundular. Büyük çoğunluğu yeni Üniversitenin adının “Eti Üniversitesi” olmasını teklif ettiler. Ben Hacettepe adında ısrar edince “Hacettepe” adının Türkçe anlamının kötü olduğunu, ihtiyaç giderilen yer anlamına olumsuzluk çağrışımı yaptığı gibi Hacettepe semtinin de Ankara’nın en kötü semtlerinden biri olarak anıldığını, bu olumsuz imajın yıkılmasının zor olacağını söylediler. Ben ise Hacettepe Üniversitesinin büyük başarılarla öyle olumlu bir görünüm kazanacak ki hiç kimse o eski kötü anlamları düşünemeyeceğini, bu adla çok olumlu izlenime ulaşılınca artık hiç kimsenin eski imajı hatırlamayacağını söyledim. Hacettepe adında ısrar ettim. Zaman beni haklı çıkardı.” diye isimle ilgili tartışmaları hatırlattı.

 

Diş Hekimliği ve Eczacılık Yüksek Okullarından Öncü Fakültelere

 

7 Haziran 1963 Tarihinde Ankara Üniversitesine bağlı 2. tıp fakültesinin açılmasına karar veren Ankara Üniversitesi aynı yıl 1 Eylül 1963 tarihinde Hacettepe Tıp ve Ankara Tıp Fakülteleri'ne bağlı iki diş hekimliği yüksekokulu açılması kararını vermiştir. "Hacettepe Dişhekimliği Yüksekokulunun" açılış kararı 3 Ekim 1963'de resmi gazetede yayınlanarak kesinleşmiştir. Yüksekokul müdürlüğüne Dr. Erdem Yarkut atanmıştır. Doğramacı'nın önerisi ile Kasım ayında özel bir sınav açılmış, kazanan öğrenciler tercihleri doğrultusunda Hacettepe ve Ankara Dişhekimliği Yüksek Okulları'na yerleştirilmişlerdir. "Hacettepe Dişhekimliği Yüksekokulu'na " 30 öğrenci alınmış ve eğitim süresi 5 yıl olarak belirlenmiştir. O günden itibaren dişhekimliği yüksekokulları, öğrencilerine yüksek lisans diploması vermeye başlamıştır.

Kısa sürede bu yüksek okula da başarılı öğretim elemanları alındı. başta Erdem Yarkut, Yüksel Noras, Aytekin Bilge, Engin Uzmen, Serpil Aytan, İbrahim Etikan, Sungur Güvener Türkan Karabıyıkoğlu, gibi hocalar ve dişhekimleri bu yüksekokulda görev almışlardır. 1965 yılında yüksek okul müdürü doçent olmuş, ABD den dönen Dr.Engin Usmen de göreve başlamış, ilk kez 1966 yılında  asistanlık sınavı İlhan Aran, Gönül (Aytar) Alpaslan, Övün (Dalokay) Güvener, kısa bir süre sonra Erdoğan Turgut, 1967 yılında açılan yeni bir sınavla Oktay Kural, Gürhan Çağlayan ve 1968 de İlfer Söylev'in kadroya alınmaları ile iyi bir akademik oluşturulmuştur. 1967 Yılında Hacettepe bağımsız üniversite olmasına rağmen dişhekimliği eğitimini bir süre daha Tıp Fakültesine bağlı " Dişhekimliği Yüksek Okulu" adı altında sürdürmüş, 1971 yılında yeni bir kararla "Hacettepe Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi" kurulmuş ve Dekanlığı'na aynı yıl profesörlüğe yükseltilen, kurucu müdür Prof. Dr. Erdem Yarkut atanmıştır. 1960 yılında Prof.Dr. Doğramacı'nın önerisi ile kurulmuş olan Şaban Şifa-i polikliniği'nde çocuk dişlerinin tedavisi ile başlayan bu öykü; yine O'nun bir dişhekimliği fakültesi kurulmasını istemesiyle, önce bir yüksekokul arkasından bir fakültenin kuruluşu ile sonuçlanmıştır.

Diş hekimliği fakültesi de tıp fakültesi ile aynı yıl mezunlarını verdi. Çok sayıda başarılı mezunu kariyer yapmak üzere kendi fakültesinde kaldılar veya yeni kurulan diğer fakültelerde görev aldılar.  Bu fakülteden mezun başarılı diş hekimlerinden bugün kendi fakültesinde ve diğer fakültelerde yüz kadar profesör bulunmaktadır. 1974 Yılında Yüksekokulun ilk müdürü ve ilk dekan Erdem Yarkut Ege Üniversitesine gitti. Yerine Aytekin Bilge dekan seçilmiş, 1980 -82 arası Yüksel Noras’ın dekanlığından sonra tekrar 1994 yılına kadar Aytekin Bilge dekanlık görevini sürdürmüştür.

Eski hocaların büyük çoğunluğu başka kurumlara gidince veya yaş haddinden emekli olunca hoca kadrosu da kendi mezunlarından oluştu. Aytekin Bilge’nin emekliliğinden sonra yönetimde daha çok genç kadrodan, özellikle kendi mezunları görev aldı. Bunlar arasında Muzaffer Tuncer ve Osman Köseoğlu sayılabilir. Modern Folk Üçlüsü kurucuları olarak ünlenen Prof. Dr. Ahmet Kurtaran da bu fakülte mezunu ve eski hocalarındandır. Halen görev yapan başarılı ve güler yüzlü hocalarının unuttuğumuz olabilir diye saymasak da birkaç isim vermeden geçemeyeceğiz. Bunlardan yine de Erdal ve Kenan Beyler, Saadet Özalp,  Berrin ve Bülent Dayangaç, Hilmi Kansu, Muzaffer Tuncer ve Semra Farahköşe ismini vermeden bu fakülteden söz etmek olamazdı. Halen ülkemizin en çok tercih edilen ve en başarılı dişhekimliği fakültesidir.

 

Eczacılık Yüksekokulu ve ardından Eczacılık Fakültesi kurulurken bu brnşta pek hoca yoktu. Ancak kurulmaya çalışılan sağlık bilimleri ağırlıklı bir üniversite eczacılık olmadan eksik kalırdı. Sayın Doğramacı en azından bir yüksek okul şeklinde eczacılık birimini açarak bu eksikliği tamamlamayı düşündü. Bu yüksekokula müdür olarak, o tarihte as elemanlarından Şükrü Kaymakçalan’ı görevlendirdi. Yüksekokul şeklinde gelişen birime genç eczacılar alındı. Bazı elemanlar da Tıp Fakültesinin benzer bölümlerine doktora yapmak üzere gönderildi. Esasen bu tarihlerinde Hacettepe Hastanelerinde görev yapan kıymetli eczacılar da vardı. Bunlardan biri, Aysen Karan müdürlük görevini Fakülte kuruluncaya kadar yürüttü ve Biyokimyada doktorasını tamamladı.

Diş Hekimliği gibi önce 1967 yılında yüksek okul olarak başlayan bu birim ancak 1971yılında fakülteye dönüştürüldü. Bu fakültenin kurucu dekanlığına ise en yakın birimden tıp fakültesi farmakoloji anabilim dalından hekim Oğuz Kayaalp getirildi. Bu fakültenin yıllarca dekanlığını yaptığından herkes onu eczacı sanırdı. Oğuz beyden sonra da eczacılar yetişip, profesör oluncaya kadar fakültenin dekanlığı başka bir yakın branş olan kimyacı Enis Oskay tarafından üstlenildi.

Hastane eczanesinden fakülteye alınan elamanlar kariyerde ilerlerken, yurt dışında doktora yaptıktan sonra Hacettepe’ye atanan kıymetli eczacılar da üst katiyer basamağına yükselmeğe başlamışlardı. Artık Fakülte yönetiminde asıl meslek elemanları görev almaya başladılar. Eczacılık fakültesi asıl atılımını Atilla Hıncal’ın dekanlığı süresinde yaptı. YÖK öncesi ve sonrası uzun yıllar bu fakültenin dekanlığını yürüten Hıncal, asıl branşının eczacılık teknoloji olmasının da etkisiyle ülkemizdeki eczacılık fabrikaları ile iyi ilişkileri ve yurt dışı bağlantıları sayesinde bu fakültenin ülkemizde öncül eczacılık fakültesi olmasını sağladı. Hıncal’dan sonra dekanlığa atanan Murat Şumnu da 9 yıl süre ile fakülteyi yönetti. Bu fakülte bilimsel yayın ve araştırma açısından hem üniversitenin hem de ülkemizin en başarılı fakültelerinden oldu.  Bu fakülteden İzmir’e giden Aslı Özer ve Aysel Karan Ege Üniversitesi eczacılık dekanlıkları ile bu fakültesinin kuruluş ve gelişimine büyük katkı yaptılar. Her iki fakültemiz de alanlarında büyük farkla ülkemizin en başarılı fakülteleri oldular ve her iki fakülte de alanlarında en yüksek puanla öğrenci almaktadırlar. Bu güne kadar her biri 2500-3000 mezun verdiler.

Eczacılık Fakültesi mensupları Sağlık Bakanlığı üst yönetim görevlerinde de bulundular. Özellikle Hıfzı Sıhha başkanlığını yürüten Suna Duru bu kurumla fakülteyi işbirliğine yönlendirdi. Toksikolojiyi geliştirdi.

Eczacılık Fakültesi bünyesinde kurulan “Doping kontrol merkezi” kısa sürede dünyaca tanınan merkez oldu, üniversitenin tanıtımına büyük katkı sağladı. Kimyacılar tarafından geliştirilen hemodiyaliz çözeltisi de bu Fakülte tarafından üretilerek tüm ülkeye dağıtımı genişletildi.

 

 

 

Merkez Kampusu ve Tıp Cenahında Gelişme ve Gözlemler

 

YÖK Sonrası dönemde merkez kampusta kalan sağlık bilimleri ile ilgili bölümlerde önemli değişiklik olmadı. Kuruluşundan itibaren Hacettepe Üniversitesi ülkemizin sağlık alanında en çok tutunan, birçok yeniliği ülkemize getiren, üniversitenin dışa karşı asıl çehresini oluşturan Tıp Fakültesi bir yeniliği daha getirdi. Türkçe Tıp eğitimine ek olarak İngilizce Tıp programını da açtı. YÖK sonrası en yüksek ÖSYM puanı alan öğrenciler bu programı seçti. Ayrı bir Fakülte gibi öğretim yapan İngilizce Tıp ayrı bir fakülte haline getirilmedi. Ancak tıp fakültesi öğretim üyeleri için atanacak ek kadro alan bir imkan yaratılmış oldu. Bu sayede ek kadro ve ek bütçe alarak daha büyüme ve gelişme imkanı sağladı.

Merkez kampustaki Diş Hekimliği ve Eczacılık Fakülteleri ile Hemşirelik, Sağlık Teknolojisi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Sağlık İdaresi ve Ev Ekonomisi gibi çok sayıda dört yıllık Yüksek Okullar önemli bir değişiklik olmadan YÖK öncesi gibi öğretimlerini sürdürdüler.

YÖK sonrası ayrıca iki yıl öğrenim süreli Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu da açıldı.. Ancak şehir merkezinde sınırlı kampus alanı çok dar gelmeğe başladı. Sit alanı olarak yapılaşma izni verilmeyen alanlara kaçak olarak 4-5 yeni bina yapımına başlandı. Dev binalar yükseldikçe Ankara Belediyesi ile sürtüşmeler de başladı. Pazarlıklarla bu binaların bir kısmına güçlükle izin alınırken, bir kısmına izinsiz taşınıp yerleşildi. Onkoloji Hastanesi, Eczacılık Üretim ünitesi, Halk Sağlığı ve Kütüphane binaları bu şekilde de olsa kullanım alanını biraz olsun genişletti. Kardiyoloji ve Kalp Hastanesi için uzun süre izin alınamadı. Bir katı yıkıldıktan sonra kurtarılan bina Diş Hekimliği Fakültesi’ne tahsis edildi.

YÖK uygulamaları çerçevesinde Eczacılık ve Diş Hekimliği Fakültesinin bazı hocaları profesör olabilmek için kurum değiştirmek zorunda kaldılar. Ancak bu değişimi Ankara’daki diğer üniversitelerle karşılıklı paslaşma ile gayet yumuşak gerçekleştirdiler. YÖK ve yeni yönetim bu fakültelerin idari görevlerinde bile fazla değişiklik yapamadı. Diş Hekimliği Fakültesi dekanlığına yine eski dekan Aytekin Bilge, Eczacılık Fakültesi dekanlığına da eski dekan Atilla Hıncal yeniden atandılar. İzleyen yıllarda Ezacılık dekanlığını Murat Şumnu ( 9 yıl) ve Ahmet Basaran, Diş hekimliği dekanlığını Ferda Taşar, Muzaffer Tuncer ve Osman Köseoğlu yürüttü. İlginç olan ise artık yönetimde bizzat Hacettepe mezunlarının görev alma devrinin başlamasıdır. Her iki fakültenin son iki dekanları kendi mezunudur.

Tıp Fakültesinde değişik kademelerde kendi mezunları görev alsalar da kendi mezunu bir dekan tarafından yönetim daha 1994 yılında patolog Şevket Ruacan’ın dekanlığa atanması ile başlamıştı. Arada iki devre Ergül Tunçbilek ve Yavuz Renda dekanlık yaptıktan sonra tekrar bir başka meşhur Hacettepe mezunu İskender Sayek dekanlığa seçildi. İskender beyin her iki seçilişinde de tüm rakipleri de bizzat Hacettepe mezunu idi. Artık bundan sonra  dekanların hep kendi mezunları arasından seçileceğini bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Daha çarpıcı olan sa bilindiği gibi halen Hacettepe’yi yöneten rektör de Hacettepe Tıp Fakültesinin ilk mezunudur. Aynı devre mezunu toplam 4 kişiden Şevket Ruacan dekanlık ve enstitü müdürlüğü, YÖK üyeliği görevlerinden sonra emekli olup, özel bir hastanenin başına geçti. Aynı devreden Sabahat Tezcan Halk Sağlığı Enstitüsü müdürlüğünden sonra Nüfus Enstitüsü Müdürlüğü görevini üstlendi. Belki de idari görev üstlenmeye en yatkın, 4. mezun Zafer Öztek ise dekan Yavuz Renda’nın başarılı yardımcılığı ile yetindi. Merkezde bir zamanlar genel esen hava “Hacettepe Hacettepelilerindir” artık eskisi gibi duyulmuyor. Belki de artık Hacettepe mezunu olmamasına rağmen Hacettepe’ye gelerek hizmet verme aşkındaki eleman sayısı çok azaldığından bu tür sloganlara gerek kalmadı.   

Hacettepe merkezde yer alan 4 yıllık yüksek okullar yasa değişikliğinin getirdiği ilk şokları atlattıktan sonra kadrolarını hızla artırdılar ve büyük bir gelişim gösterdiler. Sağlık İdaresi Yüksekokulu biraz sarsıntı geçirse de diğer yüksek okullar her geçen gün büyüyüp gelişerek yollarına devam ettiler. Bu yüksek okulların en önemli sorunları fiziksel mekan darlığı olmaya devam etti. Ev Ekonomisi Yüksekokulu Çocuk Gelişimi bölümünü de bünyesine aldı. Son müdürleri hep kendi mezunlarından oldu. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu kendi mezunu müdürler yönetiminde hem kadrosunu, hem fiziksel alt yapı imkânlarını çok geliştirdi. Özellikle Hülya Kayıhan uzun müdürlüğü döneminde okulu çok popüler ve başarılı bir konuma taşıdı. Beslenme ve Dietetik bölümü Sağlık Teknolojisi Yüksekokulu’nun bir bölümü oldu. Ayşe Baysal (mercimekçi Ayşe hanım) sonrası müdürlüğe atanan Sevinç Yücecan, Perihan Arslan ve Türkan K. Merdol da bölümü TV ekranlarında, bilimsel programları ve toplantıları, projeleri ile çok güzel tanıttılar ve geliştirdiler. Hatta bir ara bağımsız fakülte olmak istediler. Yüksekokul’un fakülte haline dönüşmesi Hacettepe Senatosunca onaylanarak YÖK’e sunuldu. Ancak diğer 3 yüksek okul gibi bir türlü fakülte olamadılar.

YÖK ile birlikte Tıp fakültesinin birçok hocası YÖK üyesi, Rektör ve Dekan olarak yeni kurulan kurum ve üniversitelerde görevlendirildi. YÖK üyeleri ve rektörler tekrar dönmeyi düşünmezken, dekan olarak atananlar hep geri dönmek istedi. Beytepe’den taşraya gidenlerin aksine Tıp mensupları için büyük Hocaları bir yolunu bularak bu öğretim üyelerinin tekrar dönüş yollarını açtı. Dönemeyenler de rektör olarak başka üniversitelere gönderildi.

YÖK sonrası 2547 Sayılı Yasanın 58. Maddesi ile kurulan “Döner Sermaye İşletmeleri” ile tıp fakültesi öğretim üyeleri diğer öğretim üyelerinden daha ayrıcalıklı ve seçkin konuma getirildi. Bu yasa ve yasaya dayanılarak çıkarılan yönetmeliklerle tıp fakültelerinin öğretim üyeleri üniversiteyi aynı zamanda bir iş yeri ve ticarethane gibi kullanabilme imkanına kavuştular. Yasa ilk halinde üniversite kliniklerine başvuran hastaların muayene, teşhis ve tedavilerinden alınan paranın % 50 kısmını bu geliri sağlamada katkısı olan öğretim üyelerine maaşlarının % 200 ünü aşmamak üzere ödeme yapılmasını öngörüyordu. Bu geliri öğretim üyelerinin bizzat sağlaması bile gerekmiyordu. Üniversite imkanı ile yapılan tetkik ve tahlilleri teknisyenler yapsa da, hasta muayenesini intern veya pratisyen hekim, uzman hekim yapsa da geliri başta ilgili Anabilim Dalı öğretim üyeleri olmak üzere tüm tıp fakültesi öğretim üyelerinin almasını öngörüyordu.

Sonraki yıllar yasa ve yönetmeliklerde değişiklik yapılarak az da olsa o birimde görev yapan uzman hekim, öğretim görevlisi ve araştırma görevlisi gibi hasta ile uğraşanların, hatta teknisyen ve memurların da maaşlarının % 30, %50 ve %100 ek ücret alma yolları açıldı. Kısa süre sonra mesai dışında sağlanan gelirlerden de % 200 e kadarının alınabileceği imkanı sağlandı. Daha sonra ise tavan tamamen kaldırıldı. Böylece çok ameliyat yapan, çok film veya tomografi çeken bir anabilim dalı öğretim üyesinin 2 milyon olan maaşını 40- 50 milyara bile çıkarabilme yolu açıldı.

Şüphesiz tüm öğretim üyeleri maaşlarını bu kadar artıramaz ve tavanı zorlayan öğretim üyesi sayısı çok az olabilir. Ayrıca bu döner sermaye sadece tıp fakültesi mensupları için değil, tüm öğretim üyeleri için geçerlidir. İnşaat, harita, kadastro, elektronik, bilgisayar, makine mühendisi bir öğretim üyesi yaptığı projeden gelir sağlarsa aynı ücreti alabilir. Hatta işletme veya ekonomi öğretim üyesi danışmanlık yaparak, işletme rehabilitasyon projesi yaparak döner sermayeye gelir sağlarsa aynı şekilde yüksek döner sermaye ücreti alabilir. Bir hukukçu hukuk bürosuna veya mahkemelere bir görüş yazarsa, bilirkişilik yaparsa yüksek ücret alabileceği gibi, bir ressam, bir heykeltıraş, bir mimar veya iç mimar ve desinatör öğretim üyesi de sanat eserini veya projesini satarak telif ücreti ya da proje karşılığı bu sınırları zorlayan yüksek ek maaş alabilir. 

Yani yasal bakıldığı zaman döner sermaye işletmesi sadece tıp fakültesi öğretim üyeleri için değil, tüm öğretim üyelerine hodri meydan diyecekleri ve gelirlerini artırabilecekleri bir imkandır. Ancak pratikte normal öğretim üyeliği işlevini yerine getirerek bu kadar yüksek ücret alma imkanına sahip olan tek meslek grubu tıp ve diş hekimliği fakültesi mensuplarının maaşını artırabilir. Sağlanan en büyük gelir emekli sandığı, bağ-kur ve sosyal sigorta kurumları gibi devlet bütçesinin en büyük açık verdiği alanlardan olmaktadır. Öğretim üyesinin asli görevi tıp eğitimi ve bu eğitimi verirken hasta muayene, teşhis, tedavi ve ameliyattan sağladığı gelirle aynı üniversitede görev yapan bir fizikçi veya matematikçi meslektaşının 2 ile 10 katı maaş alabilmektedir.

İşte üniversitelerde YÖK ile getirilen en büyük ayrıcalık yıllardır aradaki fark artarak devam etmekte, sonuçta çok çalışarak, alın teri dökerek, sorumluluk altına girerek de olsa tıp mensupları bu aldıkları döner sermaye geliri ile kendilerini üniversitelerin gerçek sahipleri olarak görmektedirler.  Bir prim, bir fark olabilir, ama fark büyüdükçe bu durum temel değer ölçülerini de alt, üst etmektedir.

Konuyu şöyle de dramatize edenler vardır: “Fakülte binasını devlet yapmakta, aleti devlet almakta, mensuplarının maaşını devlet ödemekte, işletme sermayesini ve sarf malzemesini devlet vermekte, hasta için parayı da devlet vermektedir. O da eğitim yapıyor, ben de eğitim yapıyorum. O da üniversite hocası, ben de! O benim 10 katım para almak istiyorsa gidip, dışarıda, üniversite dışında alsın. Bu kadar farklı maaşla aynı üniversitede öğretim üyesi olunmamalı.” Bir gün belki de bu ayrıcalıklar tekrar kalkacaktır.

YÖK döneminde zamanla sürekli yükseltilen döner sermaye gelirine rağmen diğer üniversitelerde olduğu gibi Hacettepe öğretim üyelerinden de büyük bir kısmı muayenehane hekimliğini yani, kısmi (part time) statüyü tercih ettiler. Belki de daha dürüstçe bir yol! Kendine güvenen, bileğinin ve bilgisinin hakkı ile para kazanmak isteyen muayenehanesini açarak kurumu dışında çalışabilir ve bir yandan da üniversiteden çok sınırlı ücret almasına rağmen öğrencilerinin eğitimine yardımcı olabilir. Hatta araştırmalarından da kopmayabilir. Bu durumda kimsenin bir diyeceği olamaz. Yeter ki istismar etmesin, üniversite imkan ve yataklarını kişisel kazancı için kullanma yolunu seçmesin. Hacettepe üniversitesinin bir çok hocası dürüstçe bu yolu seçtiği gibi, kendilerine ihtiyaç olduğunda yarı zamanlı çalıştığının kaçamağına sığınmadan hiç ücret almadan muayene, konsültasyon, tedavi ve ameliyatlarını yapmışlardır. Çok az sayıda hekim için etik olmayan söylentiler de duyulmuştur. Ama bunlar zamanla azalmış veya elenmiştir. Bir ayırım yapmaktan korkarak isim verilmek istenmese de muayenehane açmalarına rağmen ücret de almadan üniversitede her zaman her tür hizmet ve göreve koşan Ali Oto, Zafer Öner,  Ahmet Özenç, Sinan Beksaç ve İbrahim Güllüoğlu gibi birkaç örnek isimden yine de söz edilmelidir.

Bu  dönemde de Hacettepe dünya çapında ünlü hekimler yetiştirmiştir. Bunlardan  bazılarını üniversitede tutamamasına rağmen bazılarını yurt dışı merkezlerle bağlarını ve ortak çalışmalarını koparmadan ülkede ve üniversitede tutabilmiştir. Çağın getirdiği gelişmelerin etkisi ile yurt içinde ve yurt dışında başarılı eğitimleri ile mesleklerinin zirvesine ulaşan Emin Kansu, İskender Sayek, Ali Oto, Ali Ayhan, İbrahim Güllüoğlu gibi daha bir çok yıldız hekim Hacettepe’nin kuruluş yıllarındaki meşhur meslektaş ve hocalarının üstünde başarı çizgilerini yakalamışlardır.

Daha birçok başarılı yıldız hekim gibi Emin Kansu,  İskender Sayek ve Ali Ayhan hiç muayenehane açmayı düşünmeden üniversitede hizmetlerini sürdürdüler. Tek başına bir Ali Ayhan orta büyüklükte bir hastanenin hasta potansiyeline sahip olup, aylık ortalama ameliyat sayısı hep 50’nin, poliklinik hasta sayısı 200’ ün üzerinde olmuştur.

Parlak yıldızlara rağmen bir ara Hacettepe eski başarılı çizgisini sürdürememiş, iyice hasta ve itibar kaybına uğramıştır. YÖK sonrası dönemde bir yandan döner sermaye geliri, bir yandan devlet desteği ve İslam Bankası proje desteği ile tıp alanında yatırımlar çok yükseldi. Başta röntgen ve tanı merkezi, ameliyathaneler olmak üzere hastaneler de yenilendi. Yapılana ameliyat türü ve tedavi kalitesi de yükseldi.

Yıllar ilerledikçe üniversitenin kuruluş yıllarında görev alan tüm elemanlar emekli oldu veya ömrünü tamamladı. Bir zamanların o meşhur “ÇÖK” masası boş kaldı. Bugün artık başlıca kendi mezunlarının, yine kendi mezunlarının yönetiminde görev yaptığı bir sağlık kurumu oldu.

 

Hacettepe Şirketleri

 

Hacettepe’nin bir özelliği de tüm inşaatlarını kendi şirketlerine yaptırmasıydı. Bugünkü hastaneler herhalde yapılışlarından bu yana 5-6 kez yıkılıp, yeniden yapılmış veya yenilenmiştir. Özellikle çocuk hastanesinin bulunduğu yerde inşaat eksik olmazdı. Sanki üniversiteden aldığı ihaleleri kendi aralarında bölüşen şirketler boş kalmasın ve kar etsinler diye sürekli bir yerler yıkılır, başka bir yerler yapılırdı. Bu şekilde büyüyen Dilek ve Petek gibi Hacettepe Vakfı şirketleri YÖK sonrası da tüm üniversitelerin inşaat işlerini yürüterek daha da büyüdüler ve Bilkent Üniversitesini kurduktan sonra TEPE şirketler grubu içinde kayboldular. Hacettepe Üniversitesinde sürekli bir takım şirketler kurulurdu.

Bu işleri iyi bilen uzmanlar her şeyin kılıfını iyi hazırlarlar, Sayın Doğramacı da ilişkilerini kullanarak bu şirketleri işsiz bırakmazdı. Vakıfların ilk bağışlarını ise öz mal varlığından daima sayın Doğramacı yapardı. Vakıfların ve şirketlerin adları ise sık sık değişirdi. Kurum alışılan bir eğitim kurumundan daha çok sanki bir özel eğitim ve sağlık işletmesi gibi işletildiği görüntüsü vardı. Hiçbir resmi görevi olmasa da daima sayın Doğramacı son sözü söyler, her probleme çözümü, gerekli parayı o bulurdu. Kimileri “Hocabey” sıfatına “Zeus” gibi sıfatları da eklerdi. Tüm kurum onunla büyüdü.

Yıllar geçince 1961 yılındaki Çocuk Hastanesi yangınının planlı bir şekilde uluslararası kamuoyu oluşturmak, yardım toplamak için bilerek çıkarılmış olduğu kuşkusu ve söylentisi unutuldu. Gece çıkan yangında bir çocuğun bile burnu kanamadı. Maddi hasarla atlatıldığı söylendi, ama ne kadar maddi hasar olduğu bile pek telaffuz edilmedi. Buna karşılık yangın sonrası başta Rockefeller, Ford vakfı gibi birçok Amerikan Vakfından yüklü bağışlar alındı. İlk yanan hastane yerine yapılan çocuk hastanesini bilenler her bir kat ve koridorun bir başka Amerikan yardım kuruluşu tarafından tefriş edildiğini gösteren pankart ve levhaları unutmamışlardır. Bu yardım toplamada Hacettepe sürekli başarılı olmuştur. İhtiyaç duyduğu parayı devletten ve özellikle Maliye bakanlarından Sayın Doğramacı kadar kolay alıp koparıp alan daha iyi başka bir kimse, bir yönetici veya görevli olmadığı söylenirdi. Herhalde sayın Haberal hocasının bu alanda rekorunu egale etmiştir.

Sayın Doğramacı’nın insanları ikna etmede çok büyük yeteneği olduğu herkesce bilinir. Bu yeteneğin kullanılmasında her yolun mubah olduğu söylenir. Çoğu kez karşıda kişinin “Ne kadar büyük iş yaptığı bildirilmeli, önemli kişi yerine konmalı ve mühim bir kişi olduğu intibası verilmeli, ona kendi sorununda yardımcı olunmalı, daha o kişiden yardım istemeden ona yaklaşılmalıdır. Sağlık kurumu yönetici ve hekimlerin doğal olarak insanlara zor anlarında yardım etme şansı vardır. Sayın Doğramacı bu şansı en verimli kullanan kişidir. Hastane yönetici ve nöbetçi amirleri hep baştan tembihlidir.

Önemli bir devlet ricali, bir üst düzey bürokrat hasta veya hasta yakını olarak hastanelere gelmişse gece ve tatil bile olsa Sayın Doğramacı bilgilendirilecektir. Kişinin makam ve önemine göre ya bizzat kendisi gelip ilgilenir, yada bir adamını, bir görevliyi gönderir ve selamı iletilir ve ilgilenilir. Kendisi hasta ise özel odaya alınır, özel kontrolden geçirilir, özel araba ile gönderilir. Mutlaka özel bir ilgi yakınlık gösterilir. Bir üst düzey makama gelen veya atanan kişi kutlanır, çiçek gönderilir veya özel yemeğe alınır. Koskoca Doğramacı’dan böyle yakınlık gören kişi ve yetkili de ileride olacak ricasını derhal yerine getirir. 

Doğramacı kurumlarında ve özel köşklerinde sık aralıklarla ve değişik vesilelerle önemli kişilere özel ziyafetler verir. Yabancı konuklar ve misyon şeflerini de ağırlar. Bu amaçla Türkiye’nin en iyi aşçılarını ve garsonlarını bularak Hacettepe’de çalıştırır. Söylentiye göre bir gün Ankara’nın en lüks otelinde yediği bir ziyafet yemeği çok hoşuna gider ve garsonlardan onu aşçıya götürmeleri ricasında bulunur. Aşçıya aldığı ücreti sorar ve daha yüksek ücret önererek Hacettepe kafeteryasına alır. Bunun gibi beğendiği garsonu, sekreteri hatta memur ve hocayı Hacettepe’ye almıştır. İlgililer nasıl olsa bir ödeme yolu bulurlar.

            Merhum bir Kayseri senatörü anlatmıştı. Kendisi de hekim olan senatör bir gece Kayseri’den gelen seçmeni Hacettepe acil servisine getirir. Daha işlemlerin başındayken karşısında Sayın Doğramacı’yı gören senatör şaşırır ve sorar. “ Bu saate kadar çalışıyor musunuz? Ben sizi hiç rahatsız etmek istemedim”. “Ne demek! İlgililer bana haber verdiler, geldim. Gerekli talimatı verdim. Siz büromda istirahat edin, biraz sonra bize bilgi ulaştırırlar” diyerek özel odasına çıkardı. Meğer hastaneye gelip giden herkesi haber verirlermiş, diye minnettarlığını anlatmıştı. Böyle bir ilgi ile karşılaşan senatör veya milletvekili de her koşulda bu ilgiyi karşılıksız bırakmaz ve hocanın ricasını severek yerine getirir.

Türkiye’ de Sayın Doğramacı ayarında uluslar arası camiada tanınan ikinci bir Türk yoktur. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve özellikle UNİCEF camiasının en iyi tanıdığı kişidir. Bu kuruluşun yıllarca başkanlığını yapmıştır. Dünyanın neresinde yapılırsa yapılsın, Doğramacı’nın katılmadığı bir çocuk kongresi olmazdı. Manila, Nairobi, Singapur ve Hindistan gibi yerlerde yapılan kongreye başta Hacettepe Çocuk hastanesi hekimleri olmak üzere tüm çocuk hekimlerini kaldırdığı özel uçakla götürdüğü çok olmuştur. Her gittiği yerde taltif edilir, açılış konuşması yaptırılırdı. Son yıllarda iyice yaşlandığından bu kongreleri ihmal etmek zorunda kalmıştır.

İşte Türkiye’de ve Dünyada saygın kişiliği, maddi gücü ve aileden gelme aristokrasi anlayışı ve yaşantısı ile her bulunduğu ortamda fark edilen Sayın Doğramacı’nın kafasına koyup da yapamayacağı hiçbir iş yoktur. Her zaman önüne çıkan her güçlüğe bir çözüm bulabilmiştir. Bu ilişkilerini kullanarak daracık arsaya sıkışan A.Ü. Çocuk Hastanesini özellikle malum yangından sonra tarihi Hacettepe Parkına doğru genişletmiş, 1966 yılına gelindiği zaman artık parkın zirvesine ulaşılmış, tepeye doğru başka gidecek yer kalmadığından yolun karşı tarafına, yani yoğun iskanın olduğu Hacettepe mahallesinin yerine doğru genişlemeyi hedeflemiştir. Başlangıçta bir iki külhanbeyinin sarhoş naraları ile karşı çıkmağa yeltendiği bu işgal, devlet ve belediye katında ilişkilere ve aç mahalle halkına maddi destekle çok rahat aşılmıştır. Artık Hacettepe Sağlık Merkezinin büyüme yönü belirlenmiştir. Kurtuluş tren istasyonu, Hamamönü ve Samanpazarı arası Hacettepe istimlak alanıdır. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi binası tamamlanmadan Hacettepe binaları ile bu bölgeye damgasını vurmalı ve eski Tıp Fakültesinin gölgesinde kalmamalıdır.

Planlar, projeler hazırlandı. Mahalle içinde boşalan yerlerde yeni binalar yükselmeye, Hacettepe ayrık otu gibi tüm mahalleyi kaplamaya başladı. Ne olur ne olmaz diye mahalle kenarlarındaki inşaatlara daha öncelik verildi. Kurtuluş ve Hamamönü arasında öğrenci yurtları inşaatı, Samanpazarı tepeye doğru Yüksek Hemşirelik binaları yapımı daha öne alındı. Şaban Şifai Hastanesi içerisindeki her yıl yapılan yık-yap tadilatları ile sermaye biriktiren ve tecrübe kazanan, kadrosunu da genişleten Hacettepe Vakfı şirketleri inşaatları bizzat üstlendi. Şimdi bankanın olduğu bina da hazırdı ve üniversite adını alması için yeterli fiziki mekana da kavuşmuştu.

1967-1968 Ders yılına artık Hacettepe Üniversitesi olarak başlandı. Törende sayın Doğramacı üniversiteleşmede emeği geçenleri saydı, onlara teşekkür belgeleri verdi. Bunlardan biri sonraları biraz da politik görüşü ile Doğramacı’ya ters düşen renkli kişiliği ile çok dikkati çeken, Prof. Dr. Bülent Nuri Esen idi. Hocabeye en büyük methiyeyi bu zat dile getirmişti.

Hacettepe ve üniversitenin çok hızlı gelişmesinde Sayın Doğramacı’nın kişisel becerisi kadar şüphesiz kendisi ve eşinin büyük serveti, Osmanlı idaresinde etkin görevlerde bulunan saygın ailelerinin de etkisi çok büyük olmuştur. Saygın aile geçmişi, büyük serveti olmadan ülkemiz sınırları dışında kalan Erbil doğumlu, ama herkesin Kerküklü bildiği bir kişinin kişisel çabası ile bu başarıları yakalaması ve sürdürmesi mümkün olamazdı. Hacettepe şirketlerini kendi kurduğu, ilk sermayesini kişisel mal varlığı ve gayrimenkulleri aktararak oluşturduğu “Hacettepe Vakıfları” bünyesinde kurdu ve geliştirdi. Bir Senato toplantısında Bahçelievler 5. sokaktaki eski köşkünün ve Kavaklıdere protokol yolu üzerindeki apartmanının tapularını kurduğu vakfın mal varlığına katarak vergi muafiyeti aldı. Bu vakıf bir ara Çocuk Sağlığı Vakfına dönüştü. Şimdi ise malların tamamı Bilkent Vakıflarına aittir.     

 

Hacettepe Ruhu

 

Birçok kurum yıllarca ayakta kalsa ve geniş bir kadroya sahip olsa da çalışanları arasında  birlik ve aidiyet ruhu gelişmeyebilir. Kişi kendisini işyeri ile özdeşleştirmediği gibi böyle bir ihtiyaç da duymaz. Başta askeri kuruluşlar olmak üzere bazı kuruluşlar da vardır ki kişi kendini bu kurumun bir parçası sayar ve kurum dışında var olamayacağı duygusuna kapılır. Kimi kurum ve kuruluşlar ise kişinin dünyasını değiştirir. Kişi varlığını o kurumun varlığına borçludur. Mesela Köy Enstitüleri adeta köylerden toplayıp yetiştirdiği mensuplarını ırgatlıktan, çobanlıktan devlet memurluğuna, köy önderliğine kimini de sanatçılığa taşımıştır. Yüksek öğretmen okulları da kendisini köy öğretmeni olmak üzere koşullandıran, geleceğini köyde görenleri üniversite kürsülerine, yabancı ülkelerin araştırma kurumlarına yönlendirebilmiştir. Bu kurumların insana bir aidiyet ruhu vermesi normaldir. Ancak çalışarak maaşını aldığı kurum, yani memuriyet yeri değişebilir ve kişi kendisini o kurumla özdeş görmez. “Devlet kapısı değil mi, burası olmazsa orası olur,” der ve vatanın her yerinde görev yapmasını doğal karşılar.

Öğretmenlikte olduğu gibi üniversite hocalığında da her yıl hocanın önüne yeni öğrenciler gelir, hoca da yeni gelenlerle yenilenir. Birçok üniversite hocası ve asistan da kurumlar arasında doğal olarak isteği ile ya da koşullara göre değişiklik yapar. Bu tür kurum değiştirmeler psikolojik bir baskı da oluşturmaz. Devlet kurumu olmasına rağmen Hacettepe Üniversitesi gibi varlığını ve gelişimini başlıca bir kişinin yıllar önceki planına ve çabasına göre şekillendiren, yani gelişimini bir kişiye borçlu olan bir kurumda ise normalde bir aidiyet ruhunun gelişmesi daha güç olduğundan böyle bir kurum mensubu olma ruhundan söz edilmemesi gerekirdi. Ancak gerçek çok farklıdır. İlk gününden itibaren tüm Hacettepe mensupları adeta büyülenmiş gibi kendisini hastalık derecesinde “Hacettepeli” hisseder. Hacettepe ruhu nereden geliyor?

İlk Hacettepeliler, öğrencisi, asistanı, hocası ve çalışanı çok samimi hava içinde, birbirinin en yakın dostları idiler. Ortak hafta sonu gezileri, birlikte konsere gitme, değişik fakülte ve bölüm mensuplarının çok dar mekanlarda, vakitlerinin büyük çoğunluğunu bir arada geçirmeleri herhalde bu ortak ruhun ve kurumla kendisini özdeş hissetmenin en önemli nedenleri olsa gerek. Özellikle bu satırların yazarı, tüm öğrenim yaşamını yatılı okullarda geçirdikten sonra iş yaşamına başlayınca da yatılılık benzeri bir yaşam tarzını asistan lojmanında geceleyerek ve ortak yemekhanede tabldot yemekleri yiyerek sürdürdü. Akşam mesai sonrası bile laboratuarda kaldığından tüm öğrenciler her saatte gece yarılarına kadar çat kapı girerek dersleri ile ilgili sorular yöneltebiliyorlardı. Memurların çoğunun genç ve becerikli oluşu, işlerini en iyi yapma gayretleri, öğretim kadrosu ve hatta hemşirelik öğrencileri ile aynı yemeği aynı masalarda yemeleri birbirlerine karşı dostluk ve sevgilerini de geliştirdi. Bu dostluk ortamını kimse terk etmek istemediğinden iş yeri değiştirenler de olmadı.

Özellikle klinik tıp bilimleri dışındaki tüm hoca ve asistanların, Diş Hekimliği Fakültesinin bulunduğu morfoloji binasında bir arada bulunduklarından, aradan 35-40 yıl geçmesine rağmen bugün çoğu emekli olmuş ve gerisi emeklilik eşiğine gelmiş bu kuşak arasındaki dostluğun halen sürmekte oluşu da bu Hacettepelilik ruhunun bir sonucudur. Hacettepe öğrencileri de bu psikoloji ile yetişti. Herkes kurumunu sevdi. Hacettepe’yi bir çok yabancı ziyaret ederdi. Habeş İmparatoru Haile Selasiye’nin ziyareti sırasında birileri Doğramacı ve Hacettepe aleyhine pankart açar. Bu pankartı merak eden konuğun yanına yaklaşan tıp öğrencisi Özçelik Okaer “Sayın İmparotor’a öğrenciler saygı sunuyor” diye cevaplar. Öğrenci olayları sırasında bir öğrenci yöneticilere silah doğrultunca başka bir  öğrenci (Rüstem Olga)  araya girer ve öğrenci arkadaşına “Önce beni öldür” diye siper olur ve nahoş olayı önler.

Tıp doktoru olmayan ilk asistanlar arasında fizikçiler Erol Öztekin, Feyzi Apaydın ve Engin Kendi, kimya asistanları Erbil Altay, Mediha Aşıkma, Mualla Keskioğlu (Ataman), Mehmet Doğan ve Suphi Kormalı, biyoloji asistanları Mevlut Gözükara, Nihat ve Suna Bozcuk, Tülay, Yıldız Sağver ve Ünal Alp, istatistik asistanları Zehra Yalçın (Muluk), Ceyhan İnal, Soner Gönen, Gülsüm Hocaoğlu ve Metin Atasu, İngilizce’de Gönül Uçele, Fırat Asya, Gülrüz Büke, Saadet ve Bülent Bozkurt, psikoloji asistanları...., sosyologlar.... akılda kalan isimlerden. Malatya’nın bir köyünden ve köy enstitüsünden gelmesine rağmen çok şık giyinmeye gayret eden ve sosyetik görünmek isteyen Mevlut böyle dostluk ortamında modern görünmeyen Mevlit adı yerine Engin adını aldı.

Yıllar önce İstanbul’da oturan eski Hacettepeliler bir araya gelerek bu ruhun ölmezliğini ispatladılar. Herhalde diğer kurumlarda böyle bir ruh hali pek görülmedi. Hacettepe mezunları derneği de sadece Hacettepe mezunlarını değil, tüm Hacettepelileri çatısı altında toplama gayreti içinde olmuştur. Mezunlarının ve sınıf arkadaşlarının belirli aralıklarla buluştuğu başka üniversite yok gibidir. Hacettepe’de belirli bir süre kalabilen herkes, hatta Doğramacı karşıtları bile bu Hacettepe ruhunu tüm yaşamı boyunca taşır. (Hacettepe ruhu için Ek 5 deki öyküyü okuyunuz)

 

Asistanların Yurtdışına Gitme Çabaları ve MESEF

 

Hacettepe’de eğitim-öğretim Türkçe olmasına rağmen tüm elemanlar İngilizce öğrenmeye teşvik ediliyordu. Tıp fakültesindeki anabilim dalı başkanlarının büyük bir kısmı uzmanlığını ABD ve İngiltere’de almış, yada üst ihtisas yapmış doktorlar olması, kullanılan ders kitap ve araçlarının, kütüphaneye bağış yoluyla alınan kitapların çoğunun İngilizce olması, İngilizce bilen öğrencilerin(45 Kredilik) yaz dönemi ile bir yıl kazanmaları ileride İngilizce’nin daha ağırlık kazanacağının göstergeleri idi. Bu nedenle İngilizce bilmeyen hoca ve asistanlar da İngilizce öğrenme çabasına girdiler. İngilizce hocası Abdullah Beyin büyük gayret ve hizmeti burada saygı ile anılmağa değer. Abdullah beyin ücretsiz mesai içi ve dışı kurslarında başta asistanlar olmak üzere birçok eleman İngilizce öğrendi. Bu elemanlar yurtdışından gelenlerin de teşviki ile yurt dışına gidiş yolları aramağa, burslara müracaata başladılar. 

Yurt dışına ilk gidenler MEB tarafından 1416 sayılı yasa kapsamında doktora yapmak üzere yurt dışına gönderilmek üzere yapılan eleme sınavlarına katılanlar oldu. Bunları diğer yabancı ülkelerin üniversitelerimize tahsis ettiği burslarla gidenler izledi.

Özellikle Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesinin üniversiteye dönüşmesinden sonra yurt dışına gidişler daha hızlandı. Yeni fakülteler oluştukça tüm çalışanlar, eski yerlerinde kalmaya devam etseler de hoca, asistan ve memurlar yeni birimlerini oluşturma gayretine düştüler. Birimler arası ilişki ve bağlantılar koptu. Tıp Fakültesi dışındaki fakültelerin eski asistanlar müktesep hak gibi asistan lojmanlarında kalmaya devam etse de yeni asistanlar için bu imkan kalktı. Daha sonra da Hastane içindeki bedava yemek yeme imkanı kalktı. Döner sermaye ve vakıflardan yapılan ödemeler azaldı. Öte yandan eleman sayısı hızla yükselmeğe başladı.

Yurt dışından doktoralı yeni elemanlar geldikçe eskinin kıdemli asistanlarının kredisi azaldı. Kariyere başlamamış olanlar bir an önce kariyer yapmağa yöneldiler. Asistanlar arasında huzursuzluk arttı. Bunun üzerine 1966 yılında Mezuniyet Sonrası Yüksekokulu açıldı. Üniversite olmasından sonra Mezuniyet Sonrası Eğitimi Fakültesi (MESEF) ne dönüştürülen bu fakültede tüm bölümlerin elemanlarının ABD usulü dersler de alarak doktora yapmaları yolu açıldı. Eski asistanların eğitim-öğretim ve laboratuarlardaki hizmeti belirli krediye eşdeğer sayıldı. Doktora tezine başlamak için getirilen yeterlik sınavı eskiler için müktesebatları dikkate alınarak uygulandı. Yurt dışına gidemeyenlerin de üniversitede kalarak kariyer yapmaları yolu açıldı. Bu uygulama ülkemiz için ilk, öncü uygulama idi. Bu fakülte bugünkü fen, sağlık ve sosyal bilimler enstitülerinin bir arada toplanmasından başka bir şey değildi. Bu enstitülerin bir yerde anası oldu.

Bu fakülteye verilen önemi göstermek üzere sayın Doğramacı, o tarihlerde ülkemizin en tanınmış halk sağlığı hekimlerinden olup, Sağlık Bakanlığı müsteşarlığı da yapan Prof. Dr. Nusret Fişek’i bu fakülteyi de kurmak üzere görevlendirdi. Bu tarihten sonra asistanlar eski üniversitelerde olduğu gibi yıllarca bir hocaya bağlı, onun çantasını taşıyarak ve eşref saati gelince de “Artık bir tez yap da sende doktor ol!” gibi icazet beklemeyeceklerdi. Kuralları belli bir sistem içerisinde lisansüstü ders alarak, bilimsel yeterlik sınavına girerek ve bir kurul tarafından konusu uygun görülen bir konuda tez hazırlayıp, bu tezi bilimsel etiğe uygun savunarak alın teri ile doktor unvanını alabilecekti.

İlk doktoranlar da eski Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesinde asistan olarak çalışan kimyacı, biyolog gibi fen fakültesi mezunları ile,  veteriner ve DTCF gibi fakültelerden mezun olup, temel tıp bilimleri veya temel bilimler yüksekokulu bünyesindeki bölümlerin asistanları ve diş hekimliği asistanları idi. En eski asistanlar 1964 yılında göreve başlayanlardı. 1968 yılından itibaren programlı lisansüstü dersleri başladığı gibi eski hizmetleri değerlendirilen asistanların doktora yeterlik sınavlarına da başlandı. Her şey kuralına uygun yapılsa da halinden memnun olmayan asistanlar ÜNAS (üniversite asistanları sendikası) bünyesinde toplanmaya da başladılar. 

Bu satırların yazarı da eski asistan olarak ve kimya bölümünde ilk kez yapılan doktora yeterlik sınavını verdi ve ardından kazandığı bir Alman DAAD bursu ile 1968 yılı mayıs sonunda Almanya’ya doktora tezini hazırlamak üzere gitti. Üç yıl Almanya’da kalmasına rağmen asistan ve idareci arkadaşlarından sürekli aldığı mektuplarla ruhen üniversitede kaldı. İlk asistanlardan anatomide Doğan Akşit, histolojide Aysel Şeftalioğlu ve Refik Soylu, diş hekimliğinde İlhan Aran, Sungur ve Öğün Güvener ve Gürhan Çağlayan, kütüphanecilikten Adil Artukoğlu, eczacılıkta Aslı Özer, kimyada Mualla Ataman, biyolojide Ünal Alp ve Tülay, istatistikte Zehra Muluk,Soner Gönen, Ceyhan İnal ve Metin Atasu, diğer bölümlerde de birçok asistan 1969 ve 1970 yılında bu fakülteden doktor unvanlarını aldılar.  

 

Beytepe Kampusu

 

Merkez kampusu başlangıçta çok geniş sanılan, Hacettepe mahallesine doğru yayılmasına rağmen, yeni binalar yapıldıkça koskoca mahallenin boşalttığı yerlerin pek de geniş olmadığı kolayca anlaşıldı. Belki de Sayın Doğramacı hastanenin şehir merkezinde bulunmasının önemini, buna karşın kafasındaki büyük bir üniversite için bu mekanın çok dar kalacağını baştan biliyordu. Bu düşünce ile daha üniversite kurulmasından itibaren ODTÜ gibi Amerikan Üniversiteleri benzeri yeni kampus alanı arayışına girmiş.

1968 Yılında bugünkü Beytepe ve Bilkent Kampuslarının yerini gözüne kestirmiş ve Lodumlu ( Beytepe) köylüleri ile görüşmelere başlamış. Bir yandan da bugün Beytepe Kampusu, YÖK, ÖSYM ve Bilkent Üniversitesinin bulunduğu alanı, diğer bir ifade ile ODTÜ sınırlarından Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve MSB Harita Okulu alanlarından köye kadar geniş alanın istimlak planını yaptırmış. İstimlak bedeli olarak bütçeye çok cüzi bir bedel koydurmayı becermiş. Bu sistem sonra sayın Doğramacı ekolüne mensup rektörler tarafından da çok kullanıldı. Önemli olan istimlaki başlatmak ve  üniversite bütçesine bir harcama kalemi açtırmak, az para ile en geniş alanı istimlak etmek, hak sahiplerini ise gerçek bedel üzerinden haklarını almak üzere dava açmağa sevk etmektir. Tüm arazinin istimlaki metre karesi 1TL gibi sembolik değerle yapıldı. Bütçeden ayrılan faslın yetmediğini ise Hacettepe Vakıfları ödedi. Dava sonucu istimlak bedeli 10 TL olarak belirlenince de üniversite bütçesine zarar gelmeden “borçlar” faslından devlet ödedi. Eski bütçelerde borçlar kalemleri incelendiğinde bu amaçlı büyük meblağlar görülebilir.

Çok geniş tutulan kampus alanının ne amaçla kullanılacağını pek bilen yoktu. ODTÜ bile şehrin çok dışında görülürken, bu kadar uzakta, yolu bile olmayan dağ başındaki araziye üniversite kurulup, günün birinde gelişeceğini başka bir kimse hayal bile edemezdi.

Beytepe’de ilk yapılaşma Hacettepe Vakıflarına ait TEPE MOBİLYA kuruluşu ile başladı. Üniversiteye ait alanın tam orta yerine bir mobilya fabrikası kuruldu. Bu fabrikayı kurmadan önce Doğramacı kurucu elemanlar Nevzat Anarat, Orhan Ege, Necati Çelebi beyleri Almanya’ya inceleme ve araştırma yapmak üzere görevlendirdi. Bu üçlü Almanya’da incelemeleri sırasında orman ve ağaç işleme teknolojisinin yaygın olduğu Bavyera eyaleti Rosenheim kentindeki “Ağaç Teknolojisi Yüksekokuluna” hayran kaldılar. Dönüşlerinde izlenimlerini sayın Doğramacı’ya anlatan ekip, “Benzerini yapın!” talimatını alınca bir yandan fabrika kuruluşunu yaparken, bir yandan da eş zamanlı olarak bünyesinde “Ağaç İşleri Bölümü” de  olan meslek yüksekokulunu açtılar. Daha ilerisini, yeni açılacak bölümleri de düşünerek yüksekokul binasını yolun sağına ve fabrika ile üniversitenin taşınacağı kampus alanı arasında geniş alanda inşa ettiler. Daha üniversite Beytepe’ye taşınmadan bu yüksek okuldan başta Tepe Mobilya olmak üzere Hacettepe kuruluşlarının ihtiyacı olan teknik elemanları yetiştirmeğe başladılar. Fabrikayı kuran elemanlar ise aynen Alman mucizesini yaratan modelin temelinde olduğu gibi bir yandan üretim yaparak, bir yandan da tulum giyip, makine başında çalışacak teknik elemanları yetiştiren okulda hocalık yaptılar. Bu yüksek okul ve Tepe Mobilya Fabrikası Türkiye’de %20’lere varan istihdam yaratan fabrikasyon mobilya sektörünün bugünkü gelişimini hazırlayan lokomotifi oldu. Türkiye’ye büyük katkı sağladı.

Bir yandan Tepe Mobilya çevresinde Meteksan, Dilek, Petek, Sisag gibi Hacettepe şirketleri yapılaşırken bir yandan da kampus alanında Fizik ve Kimya binalarının temeli atıldı. Kampustaki yapılaşmaya şehre yakın yerdeki düz ve rüzgardan korunan arazi yerine en uzak noktadan başlanmış olması da herhalde ta o tarihlerde 2000 yılları düşünülerek gerçekleştirilmiş. Uzun vadeli böyle bir planlama olmasaydı, fakülte binalarının yapımına bugün Real ve Praktiker gibi alış-veriş merkezlerinin bulunduğu kısmen düz, korunaklı, ana yola daha yakın araziler dururken, anayola 6 km uzaklıktaki hiç yolu olmayan, Ankara’nın en çok rüzgar alan, Esenboğa ve Etimesut havaalanlarına inecek uçakların alçalmağa başlama ve dönme güzergahında bulunduğu için yapılaşma izni olmayan bu günkü kampus alanı seçilmezdi.

Kampusta hızlı yapılaşmaya rağmen devletten yeterli ödenek alınamıyordu. Hacettepe Üniversitesi Kayseri’de bir tıp fakültesi açmış, fakat bu fakülte için alınan öğrenciler de öğrenimlerini Ankara’da görmeye devam ediyorlardı. Kayserililer ise kağıt üzerinde açılan fakültenin ve öğrencilerinin bir an önce şehirlerine gelmesi için bir yandan sayın Doğramacı’ya rica ediyorlar, bir yandan da Tıp Fakültesi için tahsis ettikleri alanda istimlakleri ve başlanan inşaatları hızlandırmak istiyorlardı. Ancak ödeneklerin Hacettepe Üniversitesi bütçesine aktarılması ve harcamaları bu üniversitenin yapması gerekiyordu. Bu yıllarda başta Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu ve Dr. Vedat Ali Özkan olmak üzere tüm Kayseri Milletvekilleri mecliste çok etkin ve şehirlerine üniversite kazandırma yolunu açacak bu fakültenin gelişimi için parti farkı gözetmeden tüm imkanları zorluyorlardı. Sayın Doğramacı, Beytepe kampusu inşaatları için ek bütçe alamazdı, ama Kayseri için alabilirdi. Bu teklifi alan Kayseri milletvekilleri ve senatörleri kısa bir süre içinde Doğramacı’nın istediği ek ödeneği fazlasıyla (o tarihte 40 milyon TL) çıkardılar. Ancak aylar geçtiği halde Kayseri’deki inşaatlarda bir ilerleme görmeyen parlamenterler Doğramacı’dan hesap sormaya başladılar.

Sayın Doğramacı derhal büyük bir mermer kaideye “Hacettepe Üniversitesi, Kuruluş tarihi 1206 “ yazdırdı ve uzaktan bile kolayca okunacak şekilde Kayseri’deki Gevher Nesibe Şifahanesinin giriş kapısına yerleştirdi. Kayseri Tıp Fakültesine de “Gevher Nesibe Tıp Fakültesi” adı verilmişti. Bu merkez içinde de biraz düzenlemeler yapıldı, pano ve levhalar asıldı, resimler çekildi. Sonra sayın Doğramacı tüm Kayseri parlamenterlerini özel bir ziyafete çağırdı. Tüm konuklar en nefis yemeklerle ağırlandılar ve yemek masalarının karşısına kurulan ekrandan bu mermere yazılan ad dahil, Gevher Nesibe Şifahanesinde yapılan düzenlemelerle ilgili slayt gösterisini seyrettiler. Sözü alan Doğramacı konuklarına “Biliyorum, biz bu kadar büyük meblağda para tahsis ettiğimiz halde inşaatlar niçin ilerlemiyor? Paralar nereye gitti? Diye soracaksınız. Çok haklısınız. Ben şehrinize sadece bu Fakülteyi açmakla kalmayacağım ve onu üniversite haline getireceğim. Ben de bu üniversitenin ilk rektörü, dünyanın Bolonya’dan sonra en eski üniversitesi Rektörü olarak Dünya Rektörler Konferansı duayeni olacağım. Sizin bütçeye aktardığınız parayı ise Beytepe kampusu inşaatına harcamak zorunda kaldım. Zira devlet yönetimine geçen eski yüksek okul ve akademilerin acil yer ihtiyaçları nedeni ile Beytepe elimizden gidebilirdi. Biran önce oraya ayağımızı atalım, sonra tüm bütçemizle Kayseri inşaatlarını tamamlar ve bir an önce hayalimdeki üniversiteyi sizlerle birlikte kurarız” diyerek sözlerini tamamlar. Tüm parlamenterler hesap sorma yerine hayran kalmış bir halde teşekkür ederek üniversiteyi düşünmeğe başladılar. 

 

Beytepe Kampusuna Taşınma

 

1970 li  yılların Ankara’sı için Beytepe Kampusu çok uzak, kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağ başı idi. 1973 Yılında Beytepe’de ilk yapılan M. Teknoloji Yüksekokulu’na ilk öğrenciler alındı, Tepe Mobilya kuruldu ve kısmen üretime başladı. Beytepe’de yeni üniversitenin binalarının temeli atılmış, inşaatları hızla yürüyordu. Ancak Beytepe’de yapılan inşaatları ilgililer dışında kimsenin izlediği yoktu.

1974 yılı yaz aylarına gelince Beytepe’de birçok binanın hazır olduğu ve güz yarı yılına yeni, modern binalarda başlanacağı söylendiğinde, şehir merkezinden uzaklara gidileceği için çoğu elemanda hem bir hüzün, hem de yeni ve geniş binalara gidileceği için sevinç vardı. Beytepe’ye öncelikle Kimya, Fizik, Yer Bilimleri, Matematik ve İstatistik bölümlerinin taşınacağı, taşınma hazırlıklarının yapılması duyurusu ile birlikte kesinleşmiş oldu. Matematik ve İstatistik bölümlerinin taşınması nihayet sıra, masa, sandalye ve büroların taşınması demek olduğundan pek dert edildi. Fen Fakültesi dekanı Alaeddin Kutsal’ın teşviki ile ilk taşınan bölüm İstatistik ve Matematik oldu. Biyoloji Bölümü bu günkü gibi büyük bir bölüm değildi ve kendi binası tamamlanmamasına rağmen, geçici olarak Matematik ve İstatistik binalarına, daha doğrusu Matematik Bölümü binasına taşındı. Geniş mekanlardaki çok sayıda atölyeler ve laboratuarlara, cam malzemeleri, büyük aletleri, kimyasal maddeleri, özellikle tehlikeli ve zehirli kimyasal maddeleri taşımak çok kolay olmayacaktı. Çoğu malzemeler ve aletler bizzat hoca ve asistanlar tarafından paketlenmeli ve taşınmalı idi. Bu tür taşımaları hamallara ve ev nakleden eşya taşıyıcılarına bırakılamazdı.

Fizik ve kimya bölümünde hocalar ve asistanlardan eşyaların toplanması, paketlenmesi, paketlerin kamyonlardan indirilirken karşılanıp, özel yerlerine taşınması ve yerleştirilmesi için komiteler oluşturuldu. Nöbet çizelgeleri hazırlandı. Yaz ayları geldiğinde, yani öğrenci tatili başlayınca da merkez kampustan Beytepe’ye taşınma fiilen başladı. Kimya Bölümü taşıma komitesinin ve merkezden paketleme ekibinin başında Okyay Alpaut, Beytepe’de karşılama ekibinin başında da Mehmet Doğan görevlendirildi. Taşınma işi bir ay kadar devam etti.

Rektör Prof. Dr. Doğramacı da bizzat taşınma işleri ile ilgileniyor, Beytepe Kampusunu haftada birkaç kez ziyaret ediyordu. Bir yandan devam eden inşaatlarla ilgilenip, talimatlar verirken, bir yandan da taşınma işlerini denetliyordu. Bir öğle sonu yükü kimyaya boşaltılmakta olan kamyon gözüne ilişti. Kamyon başında bir ara yükü taşıyan asistan ve görevlileri izledikten sonra yüklerin yerleştirildiği bodrum kattaki depolara kadar geldi. Büyük paketleri açarak yerleştiren, üstleri başları tozdan kirlenmiş hoca ve asistanları tanımadan onlara boşaltma ve yerleştirmelerde dikkatli olmalarını hatırlattı. “Bu malzeme ve maddeler kimyasal madde veya cam malzemelerdir. Pahalı olmaları bir yana, her biri tehlikeli de! Lütfen çok dikkatli olun” diye onları uyardı. Yanında gelen rektör yardımcısı Vural Bertan boşaltma ve yerleştirme ekibindeki hocaları ve ekip başını tanımıştı. Hatırlatması üzerine Hocabey tüm ekip elemanlarının ellerini sıktı. Ekip başı ”Hocam, elbiselerimiz gibi ellerimiz de çok kirli, teşekkür ederiz” diye elini uzatmaktan çekinince “Asıl sıkılacak eller bunlar, siz Hacettepe’nin gerçek sahibisiniz “ diye karşılık verdi. Yağmurlara kalmadan taşıma işlemleri tamamlandı. 

Bir yıl sonra, yani 1975 yazında ise Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesinin bölümleri, yani bugün Beytepe’de bulunan tüm bölümler taşındı. Ancak kampustaki tüm binalar büyük mimar(!) Sabih bey tarafından çok amaçlı değişikliklerin yapılmasına, bölme ve birleştirmelere imkan verecek şekilde büyük düz hangar benzeri değişik bir mimari sisteme göre yapıldığından sık sık su basmaları yaşandı. Su çekerleri doğru dürüst çalışmadığı gibi, açık unutulan bir musluktan akan sular bile basit bir tıkanmada eğimi sıfıra yakın olan ve istisnasız suyun hiç atık su tahliye deliklerine gitmeden tüm blokta biriktiğinden, her tarafı su kaplıyordu. Bu su baskınlarını sonbaharda yağmurların başlaması ile çatıların blok bağlantı yerlerinden akması, fırtınalı havalarda uçan pencere bloklarının komple düşmesi izledi. Tüm binalar betonarme, bina altları açık, adeta rüzgar tüneli, pencerelere kadar beton duvar, pencere üstleri tekrar beton blok yapıldığından geri kalan yerler ve merdiven başları komple cam pencere olduğundan Beytepe’nin fırtınalı ve soğuk geçen kışında bina içlerinin ısınması mümkün olamadı. Isınmayan binaların her hangi bir yerinden şiddetli fırtınada komple pencere bloğunun da düşmesi ile karlar sınıf içlerine kadar dolduğundan çoğu kez ısınmak hiç mümkün olamadı. Diğer uzman mimarların söylediklerine göre ısı izolasyonunu imkansız kılan bu tür blok betonarme sistemi normalin 2-3 katı çelik gerektirdiğinden çok daha pahalı bir yapı sistemi olup, daha çok Arizona ve Sahra gibi sıcak iklim bölgeleri için uygunmuş. 

Daha ilk yıldan binalardaki bu kalitesizlik, özellikle Beytepe kampusunun yüksek, rüzgarın en şiddetli estiği tepenin başlarında korunmasız yapılaşmaya ek olarak kazan dairesinin çok uzağa yapılması, boru izolasyonlarının iyi olmaması ve izleyen yıllarda ödenek yetersizliği nedeniyle yeterli yakıt alınamaması da eklenince 1976-1981 yılları arasında tüm kampustaki derslerin kış aylarında 3-4 ay tatil edilmesi kaçınılmaz oldu. O tarihte Eskişehir Devlet Yolu çift gidiş gelişli olmadığı gibi Kampusa ulaşım da toprak zeminli köy yolundan yapılıyordu. 

 

Beytepe’de Eğitim ve Yaşam Mücadelesi

 

Başta ulaşım yolları ve güvenilir içme ve kullanım suyu gibi temel  alt yapısı hazırlanmadan ve binaların inşaatları tam tamamlanmadan, alelacele Beytepe’ye taşınma yığınla sorunu da beraberinde getirdi. Bir yandan yerleşme, bir yandan eğitim- öğretim ve araştırma ortamının sağlanması çalışanların epey vaktini aldı. Zamanla çalışanlar yeni mekanlarına alıştılar. Ancak Beytepe’ye ulaşımdaki zaman kaybı hiçbir zaman telafi edilemedi ve indirilemedi.

İlk yıllar Beytepe kampusunun diğer önemli sorunu ise çevre düzenlemesi ve ara yollar yapılmadığından kış ve yağmurlu havalarda her tarafın çamur denizi olması idi. Bu soruna yolun olmaması, Güvercinlikteki kuyulardan pompalanan, ancak kış aylarında boruların donması ile akmayan sular, patlayan kalorifer sistemleri de eklenince herkes erken taşınmanın ızdırabını yıllarca çekti. Bu sıkıntılı günlerin yararı ise ortak sıkıntıları paylaşma sonucu elemanlar arasında yakın ilişkilerin ve dostluğun gelişmesi oldu. Hacettepe ruhuna bir de “Beytepelilik ruhu” eklendi. Güç yaşama ve ulaşım koşullarından bıkan birçok eleman ise üniversiteden ayrılmayı tercih etti.

Bu yıllarda Beytepe Kampusunun asıl zorluklarını öğrenciler yaşadı.  Beytepe’nin güç yaşam koşullarından en mağdurları Beytepe yurtlarında kalmak zorunda kalan öğrencilerdi. Ancak özellikle suların kesilmesi, ısınmayan yurt binalarını dağ başında daha da soğuturdu. Yakıt parası tükendiğinde ise iyiden iyiye soğukta kalan öğrenciler memleketlerine gönderilirdi. Özellikle yurtlarda kalan öğrenciler ısınmayan odaları, akmayan suları, dağ başı yalnızlığını çok çektiler. Ulaşılmayan yolları, geç saatlerde, özellikle kış aylarında kurt baskını korkusu, sıcak banyo yapamama, en basit gereksinimlerini karşılayacak dükkan veya market bulamama gibi mahrumiyetlerle çok zorlandılar. Akşamları şehirle ulaşım kesildiği gibi, en küçük ihtiyaçlarını alacak bir alış veriş imkanı da yoktu. Yurtlara açılan küçük bir kantin öğrencilerin imdadına yetişti.

Bu satırların yazarı 2 yıl süre ile Beytepe yurtlarının yönetim kurulu başkanı, bir yıl da tüm Hacettepe yurtlarının yönetim kurul üyesi olarak görev yaptı. Alt yapı yetersizliğinden öğrencilere yeterince yardımcı olamadığının üzüntüsünü hep çekti. Tesellisi ise hiç imkanı ve kalacak yeri olmayanların tüm olumsuz koşullara rağmen kalacak bir yer bulmalarında yine de sevinerek teşekkürleri oldu. Yurtlarda çok değişik olaylar da gözleniyordu. Bu mahrumiyet içinde bile hırsızlık olayları hiç eksik olmuyordu. Kız yurdundaki bir hırsızlık olayı uzun bir takipten sonra çözülebildi. Saptanan fail hiç de yokluktan ve fakir olduğu için hırsızlık yapmamıştı. Hırsızlık bir tür hastalığı idi. Bazı görevliler ise bildikleri kız öğrencileri akşam yurttan götürmeyi normal karşılayabiliyordu. Bu tür davranışlar da önlendi.

Koşullar zor da olsa artık herkesin işyeri olmuştu. Koşulları düzeltmek, çevreyi daha güzelleştirmek, yaşamı kolaylaştırmak amaçlı birçok çalışma başlatıldı. Şehre ulaşımın güçlüğü bir yana gidiş-geliş zaman kaybı, resmi işlerin aksaması, özellikle çalışan annelerin çocuklarından uzak kalması gibi uzaklığın olumsuz etkisinden daha az zarar görmek üzere yöneticilerin de gayreti ile Beytepe’de bazı yapılanmalar gerçekleştirildi. Beytepe’de hizmet veren bir banka şubesi açıldı. İlk yıllar Ziraat Bankası Ulus şubesinin bir bürosu olarak, yani resmen şube olmadan hizmet eden bankanın çalışanları, sanki üniversitenin gerçek mensupları gibi Beytepe’nin güçlüklerine göğüs gererek güç koşullarda  tam anlamıyla iyi bir hizmet verdi.

İkinci iş olarak bir anaokulu açıldı. Başta kimya bölümü olmak üzere bazı bölümler çalışanları “yardımlaşma sandıkları” kurdu. Bu sandıklar her tür ev ihtiyacını ucuz temin ederek üyelerine sunduğu gibi, özellikle dar gelirli çalışanlarına faizsiz kredi bile dağıttılar. Çalışan ev hanımı sabah çocuğunu anaokuluna getiriyor, akşam giderken kantinden evinin ihtiyaçlarını ve anaokulundan çocuğunu alarak evine dönebiliyordu. Bölümlerdeki yardımlaşma sandıkları kantinlerinin bu başarılı hizmetlerinden sonra tüm kampus mensupları için daha büyük kantin ve satış merkezleri de açıldı. Anarşi ve terörün buraları da pençesine takışına kadar bu tür yardımlaşma sandıkları büyük hizmetler sundular.

Beytepe’de kısa süre içerisinde Üniversitenin tüm birimlerinin birer şubeleri de açıldı. Bunları öğrenci ve mensuplara hizmet veren sağlık merkezinin açılışı izledi. Bu şubeler ve sağlık merkezi sayesinde artık resmi işler için ve küçük rahatsızlıklarda ana kampusa gidişe gerek bile kalmadı. Beytepe’de uzun yıllar hizmet veren ve bugün bir kısmı zamanla vefat eden kıymetli idareciler büyük çaba ve özveri ile Beytepe’nin üniversite görünümü almasında büyük katkı sağladılar. Öğrenci işlerinde Mücella Merdol ve Zehra, Personel’de Mahmut Al, Özlük İşlerinde Bilge hanım, saymanlıkta Neşet Bey, satın almada Mehmet Gölgedar, Çevre düzenlemede Müfit Güldür, yurtlarda ve destek hizmetlerinde Mikail Pehlivan ilk akla gelen isimler. Bu işlerin gerçekleşmesinde Rektör yardımcısı Prof. Dr. Gürol Ataman’ın çabaları, becerikliliği ve fedakarlığı unutulmamalıdır.

 

Prof.Dr. Gürol Ataman ve HÜTE

Prof. Dr. Ihsan Doğramacı’nın en önemli özelliklerinden biri de çevresinde daima zeki, becerikli ve başarılı elemanları tutması, onları sürekli takibe alması ve ihtiyaç halinde onlardan en yüksek verimle yararlanmasıdır. Bazı elemanları daha o elemanlar yurt dışında çalışırken izlemeğe başlar. Yurt dışında isim yapmış olanlarla başarı göstermesi muhtemel gençleri kurumuna kazandırmağa çalışırdı. Kurduğu çocuk sağlığı merkezinden ve Ankara Tıp Fakültesindeki hocalığından Tıp Fakültesi mensuplarını ve yurt dışına gidenleri tanıyarak izlediğinden Tıp Fakültesine kendi ölçülerine uygun elemanları baştan seçerek aldı. Hiçbir eleman tesadüfi alınmadı. Belki asistanlığında başarı gösterenlerden bir kısmını yurt dışına da göndererek ekibine katmıştır, ama çoğunu daha baştan seçmiştir.  Bu titiz eleman seçimi, idari personel için de geçerlidir. Hızına ayak uyduramayanlar ayıklanır veya yıllar içerisinde gözden düşer, kendine daha pasif, kapasitesine göre bir iş ayarlanır.

Üniversite kurmayı daha ilk işe başlarken hedeflediğinden kendi yakın çevresinde yer almayan ve bilim alanı dışı, yani tıp dışı elemanların seçimini daha çok soruşturarak, yurt dışında izleyerek yaptı. Ankara Üniversitesi rektörlüğü dönemindeki çevresinden yararlandı. Tüm para musluklarını elinde tutmasına rağmen deneyerek izlediği ve güvenebileceğine inandığı elemanları bulduğuna inanınca da kendince daha güvenini kazananı buluncaya kadar istediği birimde tam yetki ile görevlendirir.

Bu yıllarda Sayın Doğramacı yurt dışındaki başarılı Türk bilim adamlarını da Hacettepe Üniversitesine bizzat davet etti. Jale Üniversitesinde genç yaşta profesör olan Oktay Sinanoğlu ve MIT de başarılı doktora yapan Namık Kemal Aras’ı ABD de ziyaret ederek davet ettiğini bu iki bilim adamı bizzat bana anlattı. İkisi de o tarihte daveti özel durumları nedeniyle kabul edemediklerine pişman olmuşlar. Daha sonra o tarihte yurt dışı temasları ile çok aktif olan, bir yandan Ankara Fen Fakültesinde öğretim üyeliğini sürdürürken, bir yandan da o yıllarda çok popüler olan atom enerjisi kurumu ile sıcak temasta olan Cemil Şenvar’ı 1966 yılında Hacettepe bünyesine kattı. Sonra Bozkurt Güvenç’in yetki ve sorumluluklarını aynen ve hatta biraz daha artırarak Prof. Dr. Cemil Şenvar’a devretti. Daha sonraları ise Cemil Şenvar’ın yetkilerinin büyük çoğunluğu zaman içerisinde o tarihte en genç Profesör Gürol Ataman’a verildi. Gerçi Cemil Şenvar Kimya Enstitüsü müdürü ve Mezuniyet Sonrası Eğitimi Fakültesi Dekanı olarak 1979 yılına kadar önemli kişiliğini sürdürdü Ama artık Doğramacı’nın sağ kolu, tıp dışında en güvenilir adamı, Hacettepe ve Beytepe’de “Gürol Ataman devri” başladı.

Doğramacı’nın Gürol Ataman’a güveni ve yakınlığı Gürol Ataman’ın 2 ağustos 1986 yılında eşi ile elim bir trafik kazasında ölümüne kadar Hacettepe ve Kasım 1981 den sonra da YÖK’te devam etti. Hep en yakınında çalıştı. İşlerin ağırını her zaman Doğramacı gözünün arkada kalmayacağını bilerek Gürol Ataman’a bıraktı. Yaşasa YÖK onun başkanlığında çok daha farklı, belki de üniversitelerimizdeki demokratikleşme daha zaafa uğrayabilirdi ama daha hızlı gelişebilirdi.

Gürol Ataman devlet burslusu olarak üniversite öğrenimini Fransa’da tamamladıktan sonra aynı ülkede Jeokimya alanında Fransa’da en üst kategori doktora olan “Devlet Doktoru” unvanını almış, başarılı genç bir jeolog olarak Doğramacı ile ilk tanışmasında sayın Doğramacı’nın oltasına takılmış ve 1966 yılı sonunda kendini Hacettepe Üniversitesinde buldu. O tarihte Hacettepe’de yer bilimleri ve jeoloji bölümü olmadığından Gürol Ataman eğitimine en yakın Kimya Bölümüne “Dr. Öğretim Görevlisi” olarak atandı. 1966 Yılından itibaren doktora yapmaya çalışan kimya asistanlarına ders vermeye ve bir yandan da yer bilimleri bölümünü kurma çabasına başladı. 1968 Yılında doçent unvanını alan Ataman, bu tarihten sonra Doğramacı’nın daha yakınında çalışmağa başladı. İlk iş olarak Yer Bilimleri Enstitüsünü kurdu. Tanıdığı yer bilimcileri toplamaya çalıştı. Ama daha üst görevlere 1973 yılında profesör olmasından sonra tırmandı.

Bu devreye kadar tırmanışı yıllarında yine Doğramacı’nın talebi ile Ankara Fen’den Hacettepe’ye profesör olarak geçen fizikçi Numan Zengin, Cemil Şenvar’dan boşalan Mühendislik Fakültesi dekanlığı gibi bazı görevlere getirilmişti.

Beytepe Kampusunun zor koşullarına 1975-1980 yılları arası ülkemiz yüksek öğretim kurumları sanki özel planlanarak bir merkezden yönetilircesine, her yıl artan bir hızla anarşi ve şiddetin yuvalanma ve ayaklanma merkezi haline getirilişinin sıkıntılarının da eklendiği yıllardı.

Tüm zorluklarına, anarşi ve teröre rağmen Ankara şehir merkezinden 20-22 km uzaklıkta, tam anlamı ile dağ başında, hem de devletin üniversitelerine para ayıramadığı yıllarda Beytepe’de bir üniversite oluştu. Bu oluşumda, Beytepe’de üniversiteleşme ve Hacettepe üniversitesinin Tıp Fakültesi dışında da başarılı üniversiteler içerisinde yer almasında ve tanınmasında en büyük pay Gürol Ataman’a aittir. Gürol Ataman tam yetki ile Beytepe kampusunun alt yapısını oluşturdu, ağaçlandırılmasını hızlandırdı, idari örgütünü kurdu. Bugün de kullanılan kampusu Eskişehir yoluna bağlayan çift yolu o açtırdı. Bu yolun açılışı o tarihte “kel başa şimşir tarak” olarak görülmüş, çoğu öğretim üyesi kampustaki alt yapı sorunları çözülmeden böyle geniş bulvarın yapılmış olmasının çok gereksiz olduğunu ileri sürerken, o bu yolun bile ileride genişletilmesi gerekebileceğini, kampusun çok büyüyeceğini, böyle bir yolun yapılmasının zorunlu olduğunu savunmuştur.

Gürol Ataman Beytepe’de bugün rektörlük olarak kullanılan binanın yapılmasını, tüm dekanlık ve idari birimlerin aynı binada toplanmasını da sağlamış, Beytepe kampusunun kendi kendine yeterli olması için gece gündüz büyük çaba harcamıştır. Genel Sekreterlik dahil, tüm idari birimlerin tam yetkili şubelerini Beytepe’de açmış, öğrenci ve öğretim üyeleri sağlık merkezini, anaokulunu, diğer hizmet birimlerini hep o açtı ve yakın çevresindeki arkadaşları aracılığıyla zor koşullara rağmen iyi çalışmalarını sağladı.

Gürol Ataman’ın kimilerine göre en başarılı, kimilerine göre ise eleştirilebilecek çabası, bir yerde üniversite – sanayi işbirliğinin de ilk başarılı uygulamalarından olan “Hacettepe Üniversitesi Teknoloji Enstitüsü” (HÜTE) adlı araştırma, üretim ve uygulama merkezini kurup işletmek oldu. Aynı merkez bugün bile HÜ Döner Sermaye İşletmelerine bağlı olarak para kazanmaya devam etse de başlangıçtaki araştırma, ülkeye hizmet ve yeni alanlara yönelmeden mahrumdur.

Bu merkezde gerçekleştirilen üretim ve hizmetlerin öncüsü ve en büyüğü diğer işlerin de hızlandırıcısı Doğramacı’nın kurduğu Tepe Mobilya ve Meteksan gelir. Teknoloji Mesleki Yüksek okulla iç içe çalışan bu merkez aynı zamanda ülkemiz devlet kuruluşlarının ABD ve Avrupa tipi tefrişine klasik büro dışı döşenmesine de öncülük etmiştir. Bu yönden devlet israfını teşvik ettiği söylenebilir.

HÜTE bünyesinde kurulup gelişen hizmet ve üretim birimleri: “Röntgen filmleri otomatik banyo makineleri için hızlı ve derişik banyo çözeltileri üretimi birimi”, “İnsektisit ve böcek ilaçları birimi”, “Gemi atık su arıtma birimi”, “ Karayolları çizgi boyası üretimi”, “Kuru yangın söndürücü üretimi”, “Diş aletleri ve kalıp kimyasalları üretimi”, “Hemodiyaliz çözeltisi üretimi”, “Tıbbi cam ve alet üretimi”, “Maden ve kömür arama birimi”, “Zeolit ve mermer birimi”, “Elektronik ve bilgisayar hizmetleri birimi” gibi ülkemiz için de öncü birimleriydi. Bu merkezlerin çalışma ve işleyişinin herkese açık olmaması Gürol Ataman’ı eleştirenlerin en baş malzemeleri idi. Ama bu birimler yıllarca başarılı hizmetlerini sürdürdüler, ülkemiz ve üniversitelerimize kaynak üretebileceklerini gösterdiler.

  Gürol Ataman’ın Beytepe’den ayrılarak YÖK’de görev alması kurduğu bu işletmelerin çoğunun kapanmasına gidişi hızlandırdı. Beytepe yıllarca kendi haline terk edildi. Binaları, alt yapısı, yolları eskidi. Bu bakımsızlığından kurtuluşu yolunu ise Ağustos 2004 de vefat eden, Gürol Beyle birlikte rektör yardımcılığı ve 1981 de rektör seçilip kısa süre rektörlük yapabilen Prof. Dr. Süleyman Sağlam 1995 yılından sonra ikinci rektörlüğünde araladı. Alt yapıyı yeniledi. Kendi adını taşıyan yeni öğrenci yurtları ve “öğrenci kasabasını” yaptı. Yerine aynı anabilim dalından Tunçalp Özgen rektör seçildi. Süleyman beyin başlattığı iyileştirmelere devam etti ve Beytepe’nin üst yapısını, görüntüsünü çağdaş hale getirdi.

Tunçalp beyin Beytepe’deki yardımcısı ise ilk stajını Gürol Ataman yanında yapan, onun ilk öğrencisi ve ilk asistanı Hasan Bayhan idi. Hasan Bayhan, yerinde durdurmayan enerjisi, birçok özellik ve meziyetiyle hocasına benzemektedir. Umarız şansı onun gibi kötü olmaz. Gerçi Gürol Bey’ in mirasından onun bölümünde mesai arkadaşları olmanın ötesinde büyük yakınlık ve benzerlikleri olmayan Mümin Köksoy ve Orhan Baysal yararlandılar ve her ikisi de YÖK üyeliği ve birçok üst makama ulaştılar. Her ikisi de sosyal statü ve çevrelerini başlıca onun sayesinde yükselttiler. Ama onun mirasını asıl hak edenin Hasan Bayhan olduğunu tüm Beytepe’liler kabul eder.

Hacettepe Yer Bilimleri bölümlerine kız öğrenci almak niyetinde değildi. İlk yıl bunu resmi giriş koşulları arasına yazmayınca bu bölüme bir kız öğrenci de girdi. Bu kız öğrenci sonra sınıf arkadaşı Hasan Bayhan ile evlendi. Hasan Bey daha öğrenciliğinden itibaren yönetim işlerinde kendini gösterdi. Asistan temsilciliği, bölüm başkan yardımcılığı, dekan yardımcılığı, bölüm başkanlığı derken arkadaşları dekan olmasını istedi. O yardımcısı olduğu dekanı ve hocası aday olduğundan öneriyi kabul etmedi. Belki de daha iyi oldu. Bir yıl sonra kendini Beytepe kampusundan sorumlu rektör yardımcısı olarak buldu. Umarız rektör de olur.  

Süleyman Sağlam ve Tunçalp Özgen’in rektörlüğü yıllarında bir plan dahilinde bina altlarındaki havalanma boşlukları kapatıldı. Merdiven başı komple cam bloklar örüldü. Bazı yerlerde fazla pencereler kapatıldı ve kalanlar sağlamlaştırıldı. Tüm bina altlarına eşanjörler, tüm enerji taşıma borularını izolasyonları yapıldı. Her şeyden önemlisi ülke zenginleşti. Bütçe ödenekleri artırıldı. Isınmada fueloil yerine doğal gaz kullanıldı. Kampus içi yollar ve kampusa ulaşım ana yolu açıldı. Bina aralarına ve çevre araziye ağaçlar dikildi. Binalar arası bağlantı yolları ve merdivenler ıslah edildi. Zeminler seramikle kaplandı. Kafeterya ve yemekhaneler tamamen yenilendi. Gerçekten de güzel bir kampus oldu. Ancak mekanlar genişleyip, olanaklar artınca bölümler ve fakülteler arası insan ilişkileri azaldı. Bu sıkıntı, acı ve üzüntüde kenetlenme herhalde Türk Milletinin özelliği olmalı. 

O sıkıntılı yıllar çok uzakta kaldı. O günleri yaşayanlar ve bir daha Beytepe’ye uğramama yemini edenlerin özellikle eski kampuslarını ziyaret etmelerini öneririm. Diktiğiniz ağaçlar büyüdü orman oldu. Beyaz Evi, renkli öğrenci evleri, şık ve güzel kafeteryaları, “City center”i, yenilenen öğrenci yurtları, kampusun her yanına yayılan çim saha ve spor alanları, spor ve kondisyon merkezi, büyük stadyumu, orman için yürüyüş yolları, “aşıklar tepesi” ile ülkemizin en güzel kampuslarından biri oldu. 2004 Yılında temeli atılan kültür merkezinin tamamlanmasıyla üniversitenin adını dünya çapında çok daha fazla duyuracak, mezunlar üniversiteleriyle daha yakın ilişki kuracaklardır. Ama her iyiliğe ulaşmada yorulanları belki de düşünmeyeceklerdir.

 

Hacettepe Anadolu’ya açılıyor

 Anadolu, 19Mayıs, Cumhuriyet ve Kayseri Üniversitelerinin açılışı

 

Almanya ilk üniversitelerini Heidelberg, Götingen, Tübingen, Freiburg, Giessen, Achen, Ulm  gibi küçük yerleşim yerlerinde açmıştı. İngiltere’ nin en meşhur iki üniversitesi Oxford ve Chambridge, ABD nin en meşhur MIT, Harward, Stanford gibi üniversiteleri de küçük yerleşim yerlerinde kurulmuştur. Türkiye’de ise en eski üniversitemiz en büyük şehrimizde, bunu izleyen iki üniversite de Ankara ve İstanbul’da açıldıktan sonra yeni üniversitelerin taşrada açılması istendi. Hatta Atatürk daha tek üniversitemiz varken bile Van gibi Doğu Anadolu’nun en doğusundaki küçük bir ilde “Doğu Üniversitesi” açılmasını istediği halde üniversiteler taşraya gidişe isteksiz davranmışlardır.

 Karadeniz bölgesinin gelişimi için Trabzon’da açılan 4. ve Erzurum’da kurulan 5. Üniversiteyi İzmir ‘de kurulan Ege üniversitesi ile Ankara’da açılan ODTÜ ve Hacettepe üniversiteleri izlemiştir. Taşra olarak kurulan Erzurum Atatürk ve Trabzon Karadeniz Teknik Üniversiteleri devletin tüm desteğine, devlet adına yurt dışında doktora yapanların zoraki bu üniversitelere atanmalarına rağmen bu iki üniversitemiz yıllarca gelişememiş, öğretim üyeleri bu illerde kalmak istememişlerdir. ODTÜ, Boğaziçi ve Ege Üniversiteleri ise kısa sürede gelişip, büyüdüler.. Bu iki ildeki üniversiteler gelişmeden yıllar geçerken bunlardan çok sonra açılan Hacettepe Üniversitesi ve daha sonraki yıllarda 4. büyük ilimiz Adana’da açılan Çukurova Üniversitesi bile bu iki üniversiteden daha hızlı gelişmiştir.

Devletin zorlayarak açtırdığı ve desteklediği Diyarbakır ve Elazığ üniversiteleri de yıllarca gelişemediler. Cumhuriyetin 75. Yıl kutlamaları onuruna Samsun, Sivas, Konya, Eskişehir, Malatya üniversiteleri açılması kararı alınmıştır. Bu üniversitelerden Eskişehir Anadolu, Samsun Ondokuzmayıs ve Sivas Cumhuriyet Üniversitelerinin kurulması ve geliştirilmesi görevi Hacettepe Üniversitesine verilmiş, daha sonraki yıllarda da Hacettepe Üniversitesi  Kayseri’de üniversite kurma görevini gönüllü üstlenmiştir. Bu uygulama Türk Yükseköğretiminde iyi değerlendirilmesi ve örnek alınması gereken olumlu bir uygulama idi. Maalesef YÖK’ü kuranlar ve daha sonra üniversite açanlar bu uygulamadan yararlanmadılar.

Hacettepe Üniversitesi daha önce de taşrada açılan üniversiteleri, daha doğrusu kendisinden yıllarca önce açılan Erzurum’daki Atatürk ve Trabzon’daki Karadeniz Üniversitelerini desteklemişti. Kendisi daha üniversite olmadan Tıp Fakültesi bulunmayan Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesini kurdu ve geliştirdi. Bu fakültenin kurucu dekanlığını sayın Doğramacı’nın kendisi gibi çocuk hekimi arkadaşı Ali Ertuğrul yaptı. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesine alınan öğrenciler ve asistanlar Hacettepe’de eğitim gördüler, daha sonra Erzurum’da devam ettiler. İlk açıldığı yıl Hacettepe’nin tıp dışı bölümlerinde öğrenci olup, Temel Bilimler Yüksekokulunda tıp öğrencileri ile benzer dersleri okuyan “Tıbbi Teknoloji”, “Fizik Tedavi” gibi bölüm öğrencilerinden isteyenler de dilekçe vererek Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesine yatay geçiş yaptılar. Bu satırların yazarı genç asistan olarak birçok öğrenciyi bu yeni açılan tıp fakültesinde okumalarının kendi yararlarına olacağına ikna etti. Bir ara sınıflarını geçen ve yabancı dil barajını aşan 40-50 kişilik tıp ve dişhekimliği öğrencisi bile Erzurum’a gitmeye zorlandı.

O tarihlerde taşra üniversitelerinin, özellikle Atatürk Üniversitesinin gelişimi için özel yasalar vardı. Örnek olarak bu üniversitede çalışan bir öğretim elemanı doktora veya tıpta uzmanlığını yaptıktan 2 yıl sonra doçent olmak üzere, doçent biri de iki yıl bu kadroda çalışarak profesör olmak üzere başvurabiliyordu. Yani bu üniversiteye özgü olmak üzere kısa sürede doçent ve profesör olunabiliyordu. Hâlbuki o tarihte yürürlükte olan 1750 sayılı Üniversite Yasası ve 1865 Sayılı personel Yasasına göre bu süreler diğer üniversitelerde 4 ve 5 yıldı. Sayın Doğramacı, Atatürk üniversitesi Tıp Fakültesinin kuruluşunu  desteklerken bu olanaktan da yararlandı. ABD’ den getirdiği genç ve başarılı bir çok hekimi Hacettepe’de çalıştığı ve Ankara’da oturduğu halde Erzurum kadrosunda göstererek onların kısa sürede doçent ve profesör olmasını sağladı. Bu yolla kısa sürede doçent ve profesör unvanı alan o çok meşhur doktorlarımız da en azından tekrar ABD ‘ne dönmeden ülkemizde kaldılar.

Daha sonraki yıllarda Trabzon’daki Karadeniz Tıp Fakültesinin kuruluşuna da Hacettepe üniversitesi benzer desteği sağlamıştı.  

Hacettepe Sivas, Samsun, Eskişehir ve Kayseri illerinde açılacak üniversitelerin kurulacağı yerleri tespit edip imkanlar ölçüsünde inşaatların yapımı ile ilgilenirken bir yandan da bu üniversiteler adına öğrenci ve asistanlar alarak Hacettepe’de eğitimlerini başlattı. Gerçi bu üniversiteler sayesinde sayın Doğramacı’nın yakınında yer alan bir çok profesör bu illere, gitmeden veya bu illerde oturmadan, oturdukları Ankara’daki evlerinden ayrılmadan, profesör dekan ve rektörlük payesi de aldılar. Hacettepe’nin kuruluşunu yaptığı yeni üniversitelerde Servet Bilir, Tahsin Tuncalı, Sıddık Karatay, Muaffak Akman, Erfüz Edgüer, Muhsin Saraçlar rektörlük, 15-20 profesör de dekanlık payesi aldılar.  Buna rağmen ilk eğitimlerini Hacettepe’de alan lisans öğrencileri belirli süre sonunda bu şehirdeki üniversitelere giderek oradan mezun oldular.

Asistanlar ise doktoralarını Hacettepe’de tamamladılar. Hatta alet parasını bulamayan kimya bölümü gibi çoğu bölüm, bu yeni üniversiteler adına aldıkları aletleri kullanarak sadece bu üniversiteler adına alınan asistanlar değil, kendi üniversiteleri adına eğittikleri elemanları da bu aletlerden yararlandı. Doktorasını tamamlayanlar aletlerini de alarak yeni üniversitelerine gittiklerinde doğrudan araştırmalarına da devam edebildiler. Hacettepe patronajını yaptığı üniversiteleri kendi bünyesindeki atayacağı kadro bulamadığı elemanları ile de destekledi.  Böylece bu üniversiteler kendileri ile birlikte açılmasına karar verilen İnönü, Uludağ ve Selçuk Üniversitelerinden sonra eğitim öğretime başlamalarına rağmen onlardan çok hızlı geliştiler, kısa sürede onlardan daha ileri duruma geldiler. Örnek olarak YÖK öncesi İnönü Üniversitesi’nde kadrolu sadece bir profesör ve bir doçente karşılık Cumhuriyet Üniversitesinde onlarca öğretim üyesi oldu.

Hacettepe üniversitesinin kuruluşunu üstlendiği bu yeni Anadolu üniversiteleri de aynen Hacettepe eğitim sistemini benimsedi. Hatta yerel halk kendi şehirlerindeki özellikle üniversite hastanelerini “Hacettepe Hastanesi” olarak adlandırdı.Aradan 30 yıl geçmesine rağmen örnek olarak Kayseri’de sırdan vatandaşlar “Erciyes Üniversitesi Hastanesi” adından daha çok “Hacettepe Hastanesi” adını kullanır. Bu üniversitelerin Tıp Fakülteleri de halen Hacettepe’nin öncülük yaptığı komitelerden oluşan “Entegre Eğitim Sistemini” uygularlar. Hasta muayene, teşhis ve tedavisinde, hastane işletmesi ve yönetiminde aynı modeli uyguladılar. Bu üniversitelerin çoğu, hatta fakülteleri, yıllarca Hacettepe üniversitesi ile aynı yönetmelikleri uyguladı. Bu satırların yazarı bile Erciyes Üniversitesindeki idari görevleri sırasında “Bilim Merkezi Derneği” de içinde olmak üzere Hacettepe’nin geliştirdiği birçok kuruluş ve sistemi orada da kurdu.

Bu üniversitelerin Hacettepe Üniversitelerinden aldıkları en kötü miras ise maalesef kötü kaliteli, Sabih beyin öncülük ettiği mimarideki Beytepe benzeri kötü kalitede yapılan binalardı. Ancak yıllar sonra bu mimariden ve Hacettepe’nin Dilek ve Petek inşaat şirketlerinden vazgeçenler, kendi kimliklerini bulabildiler. Hacettepe şirketleri de bu üniversite inşaatları sayesinde “Bilkent Üniversitesini” kuracak sermayeyi biriktirebildi.

1992 Yılında açılmasına karar verilen 23 yeni üniversiteye daha çok kısmen eskice olan taşra üniversitelerinden öğretim üyeleri gittiler. Ankara ve İstanbul’daki üniversitelerden bu yeni üniversitelere gönüllü gidense yok denecek kadar az oldu.

1982 ve 1992 Yıllarında açılmasına karar verilen Üniversiteler de bu sistemle kurulabilselerdi, çok daha hızla gelişirlerdi. Halen birçok yeni üniversite büyük üniversitelerimizle eşleştirilerek bu üniversitelerimiz himaye ve desteği ile daha doğru yolda bilimsel ve destekle daha sağlıklı gelişebilir.

 

Hacettepe Kimya Bölümü Kimya Fakültesinin Kuruluşu, Gelişimi ve Akibeti

 

Ankara Üniversitesi Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Ankara Üniversitesinin ikinci Tıp Fakültesi olarak kurulmuş görünmesine ve eğitim yapmasına rağmen, daha fakülte haline gelmeden bile ayrı bir üniversite gibi yapılandırılarak bu hedefe ulaşmak üzere gelişmiştir. Sayın Doğramacı daha Çocuk Sağlığı Enstitüsünü açarken, yakın bir gelecekte ayrı bir üniversite  kuracağını planlamıştı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi gibi klasik Tıp eğitimi yerine modern tıp eğitimini yaptığı gerekçesiyle klasik FKB yerine Temel Bilimler Yüksekokulu kurarak bu okul bünyesinde tıp öğrencilerine temel bilimler derslerini verdirdi.  Hazır bu dersleri verecek hocalar gelmişken, bu hocaların mensup oldukları asıl bölümlerini de açmalıydı. Öyle de yaptı.

1963 Yılında Tıp öğrencilerini alırken, 1964 yılında da diş hekimliği, kimya, biyoloji gibi bölümlere de öğrenci aldı. Kimyanın ilk öğrencileri ise Neylan, Miraç Çobanoğlu, Uğur Kızılviranlıoğlu, Coşkun Duman, Suat ve Sıdıka idi. Bu altı kimya öğrencisi ilk yıl ne yapacaklarını bilmeseler de ikinci yıldan itibaren yeni alınan 40 öğrenciyi gördükten sonra kimya bölümüne daha sıkı sarıldılar. Mezuniyetlerine kadar mühendis olma hakkını bile aldılar.

Yeni bölüme öğrenci alınmasına rağmen 1964 yılında bölümün kadrolu elemanı yoktu. Dersler Ankara Fen Fakültesinden ek görevle gelen Aral Olcay, Celal Tüzün ve Cemil Şenvar tarafından yürütülüyordu. Almanya’dan dönen Doç. Dr. Türkan Babadağ bölümde tam zamanlı ilk eleman olarak göreve başladı. İ.Ü. mezunu Mediha Aşıkma ve A.Ü.F.F. uzatmalı öğrencisi Erbil Altay da aynı yıl asistan olarak göreve  başladılar. Böylece artık Hacettepe’nin kadrolu kimyacıları da vardı. Kimya Bölümünde asıl atılım A.Ü. F.F. doçenti Cemil Şenvar’a kimya bölümünü kurma, istediği gibi  ve geliştirme yetkisi verilmesinden sonra oldu.

Cemil Şenvar profesörlük unvanını almadan Hacettepe’ye tam zamanlı gelmeyi düşünmedi. Bir yandan Hacettepe’ye yeni elemanlar bularak onların görevlendirilmesini sağlarken, bir yandan da A.Ü.F.F fizikokimya kürsü başkanı, 15 yıllık Doçent Süreyya Aybar’ı profesör olmaya zorluyordu. Cemil Şenvar önce 1965 Haziran ayında mezun iki öğrencisi Mehmet Doğan ve Turgut Palamutçu’yu hemen, ekim ayında da Mualla Keskioğlu’nu Hacettepe kadrosuna aldı. Almanya’dan da Doç. Okyay Alpaut’u getirtti. Kendisi de Süreyya Aybar’ın profesör olmasını bekledi ve 1966 yılında kendisi de profesör olduktan sonra kadrosu ile Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesine atandı. Bozkurt Güvenç’in yerine Temel Bilimler Yüksek Okulu müdürlüğüne atandı. Kimya Bölümü de bu yüksek okula bağlandı. Bu tarihten önce ise A.Ü.F.F. hocalarından Süreyya Aybar ve Necla Gündüz’ü ders vermek üzere Hacettepe’de görevlendirdi. Celal Tüzün ve Aral Olcay 1965 yılında derse gelmediler. Daha sonra Aral Olcay bir ara yine gelmesine rağmen Celal Tüzün artık hiç derse gelmedi.

1966 Yılında hoca sayısı üçe, asistan sayısı beşe ulaştı. Turgut Palamutçu İngiltere’ye gitmişti ama bu arada TAEK’den Suphi Kormalı geldi. Yine de çok sayıda bölümün öğrencilerine yaptırılan laboratuarlara bu asistanlar yetersiz kaldığından AÜFF’den Necati Renda, Ertan İrun, Yüksel Sarıkaya ve Osman Yiğit ek görevle yıllarca Hacettepe’de çalıştılar. Hacettepe’de dersler ve laboratuarlar küçük öğrenci gruplarına ayrı ayrı yaptırıldığı ve özellikle tıp öğrencilerine ilk iki yıl dört ayrı kimya dersi verildiği, ayrıca bu derslerin laboratuarları da yaptırıldığından ne asistan, ne de hoca yeterli oluyordu. Sürekli ek görevli hocalar arandı ve görevlendirildi. AÜFF en büyük kaynaktı. İleriki yıllarda mevcutlara ek olarak Ayla Birgül, Melike Kabasakal, MSB den Selahattin Ertürk, Hüseyin Bentürk gibi elemanlar da görevlendirildi. 1966 yılının sonuna doğru Erfüz Edgüer, 1967 yılı başında da Gürol Ataman tam zamanlı hoca olarak göreve başladılar.

1964-1965 Yıllarında 2003 yılına kadar merkez kütüphanesi olarak kullanılan mekanın üst katındaki iç, içe iki odaya sıkışan kimya bölümü 1966 yılında bugün patoloji ve farmakoloji anabilim dallarının bulunduğu arka bloğun 5. katında üç yeni odayı da büro olarak almıştır. Kısa bir süre içerisinde bugün merkez Yapı Kredi Bankasının bulunduğu bina tamamlanınca da bankanın üstündeki üç oda ve araştırma laboratuarına kavuşmuş, daha sonra da 1970’e kadar tüm kata yayılmıştır. 1974 Yılında Beytepe kampusuna taşınıncaya kadar da bu son alanında kalmış, her zaman diğer bölümlerin çok üstünde mekanları kullanmıştır. Geniş mekanların nedeni Kimya Bölümü mensuplarının becerikli olmalarından değil, hemen hemen tüm sağlık ve fen alanındaki bölümlere çok sayıda ders ve laboratuar servisi vermesinden kaynaklanmıştır. İlk yıllar başta Tıp Fakültesi öğrencilerine genel kimya I ve II, analitik kimya ve fizikokimya ders ve laboratuarı olmak üzere tüm bölümlere çok sayıda laboratuar yaptıran kimya bölümü AID yardımından çok büyük kimyasal madde ve malzeme desteği almış, depolarını her tür kimyasal madde ve laboratuar gereçleri ile doldurmuştur. Halen bu ilk partiden kalan kimyasal maddeyi kullanmaktadır.

Her geçen sürede devletin verdiği sarf madde parası azaldıkça ve bölümlerin asli elemanları çoğalınca kimya bölümünden talep edilen ders ve laboratuar kredileri önce azaltılmış, sonra dersler en aza indirilirken laboratuar uygulamaları tamamen kaldırılmıştır. Örnek olarak ilk yıllar haftada 5 saat olmak üzere 4 yarıyıl üst üste dört ayrı ad altında kimya dersi verilen ve bir o kadar da laboratuar uygulaması yaptırılan tıp fakültesi öğrencileri artık yıllardan bu yana hiç laboratuar yapmadıkları gibi son dört yıldır hiç kimya dersi de istemez olmuştur.

Bu yıllar Kimya Bölümünde tek müstahdem Abbas ile tek sekreter Engin hanım vardı. Bu hanım sonra kütüphanecilik bölümünü bitirdi. Abbas tüm bölüm büro ve laboratuarlarının temizliğini yapar, laboratuarların eksiğini temine çalışır, Türkan hanımın siparişlerini karşılar, her işe koşar görünür,  çoğu kez işinden kaytarırdı. Bu nedenle laboratuvar temizliği gibi çoğu işler asistanlar tarafından yapılırdı. Cemil Şenvar geldikten sonra AÜFF elemanlarından Hakkı depo memuru olarak kimya depolarına, İbrahim de camcı olarak cam atölyesini kurmak üzere alındı.

Türkan hanıma hizmet etmek ve araştırma laboratuvarını temizlemek üzere şeker hastası Meryem hanım da kimya bölümüne gönderildi. Daha becerikli sekreter olan Serpil, bölüm sekreterliğini yürüttü. Niyazi Kaya, Muzaffer müstahdem olarak alındı. Sonraki yıllarda ise Süfyan, Necati, Abdullah, Musa, Hüsamettin, Vedat gibi görevliler İsmet, Turgut, Satılmış, Çetin gibi çok sayıda teknisyen alındı. Sonuncular daha çok Beytepe’ye taşındıktan sonra alındı ve tamamı geçen yıllarda hizmet sürelerini doldurarak emekli oldular. Sekreter sayısı da özellikle Kimya Fakültesi olduktan sonra çok arttı. 

Hacettepe’nin ilk yıllarından itibaren Cemil Şenvar’ın yönetimi altında çalışan fakülte sekreteri Yaşar Kurtuluş hep en iyi sekreterleri aldı ve onları bir odaya kapatarak özel eğitimden geçirdi. Bu başarılı sekreterlerin çoğu daha sonraki yıllarda YÖK de görev aldı, öğretmen veya üst düzey yönetici oldular. Bunlar arasında akılda kalan bazı isimler Leyla, Nilüfer, Ayten, Gül, Günay, Nurten sayılabilir. Eskilerden kalan isim, herkesin tanıdığı Nurten. Diğerleri emekli oldu veya kurum değiştirdi.

1967 Yılı başında Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi önce “Hacettepe Sağlık Merkezi”  sonra “Hacettepe Bilim Merkezi” adını aldı. Hemen ardından da ayrı bir üniversite olma kulisi başladı. Aynı yıl bu hedefine de ulaştı ve Ankara’da AÜ ve ODTU ardından üçüncü bir üniversite “Hacettepe Üniversitesi” kurulmuş oldu. Kimya Bölümü önce Fen ve Sosyal Bilimler Fakültesine, sonra bu Fakültenin ikiye bölünmesiyle Fen ve Mühendislik Fakültesine bağlandı. 1972 yılında bu Fakülte de üç yeni fakülteye bölününce, Kimya Bölümü de “Kimya Fakültesi” haline dönüştürüldü. İlk iki fakültenin dekanlığını üstlenen Cemil Şenvar, sonuncu fakültenin dekanlığına talip olmadı. Kimya bölümündeki kontrolünü “Kimya Enstitüsü” müdürlüğünü üstlenerek sürdürdü. Kendisi de Mühendislik ve  MSEF gibi diğer fakültelerin dekanlığını yaparak yine üst görevlerine devam etti.

Kimya bölümü başlangıçta lisans programı uygulayarak kimyager yetiştirmek üzere eğitime başlamıştı. Ancak o tarihlerde kimya mühendisliğinin çok daha popüler olması ve yürürlüğe giren 657 sayılı yasaya göre yüksek mühendis unvanı ile mezun olan birinin kimyagere göre 5 kademe daha yüksek basamaktan göreve başlaması karşısında mezunların mağdur olmaması için tüm program “ Kimya Yüksek Mühendisi” unvanı ile mezun edilecek şekilde düzenlendi. Ancak ülkemizde ve kimya endüstrisinde asıl ihtiyacın mühendise değil, kimyagere olduğu göz önüne alınarak uzun yıllar iki tip kimya yüksek mühendisi diploması verildi. İkisi de aynı diplomayı almalarına rağmen parantez içinde birincide (proses), ikincisinde ( kalite kontrol) yazıyordu.

Kimya bölümüne ilk öğrenciler 1964 yılında başlamış olmalarına rağmen gerçek anlamda ilk mezunlar 1965 yılında öğrenime başlayan devre oldu. Bu devreden mezun olan Hayri Sonaer ise Hacettepe mezunu ilk asistandır. Bu tarihe kadar tüm asistan ihtiyacını Ankara Üniversitesi karşılamıştı.

Kimya Bölümünde 1967 yılında Mehmet Kış ve Zehra Çelik (Ütine), Nur Gökçen, Songur Esenol asistan olarak göreve başladı. 1968 Yılında ise Aysel Atımtay ve başka bir hanım öğretim görevlisi olarak atanırken, Süleyman Yıldırır da asistan olarak başladı. Bunu izleyen yıllarda Dr. Alex Gaines ve Dr. Roger yabancı uyruklu öğretim görevlisi olarak alındı. ABD de doktora derecesi alarak dönen Oktay Beşkardeş ve Atilla Yıldız, İngiltere’den dönen Mehmet Ergin de 1969 -70 yıllarında öğretim görevlisi olarak atandılar. Bu yıllar iki ABD vatandaşı kimya mühendisliği hocası da 1-2 yıl görev yaptı. 1971 de Almanya’da doktora yapan Mehmet Doğan, İngiltere’de doktorasını tamamlayan Turgut Palamutçu ve ABD de doktorasını yapan Arif Çağlar Kimya kadrosuna öğretim görevlisi olarak katıldılar.  1973 Yılında Almanya’dan Nurettin Balcıoğlu ile sınıf arkadaşı eski eleman Suphi Kormalı ABD den doktora derecesi almış olarak kadroya atandılar.

Daha sonraki yıllarda da özellikle kimya mühendisliği alanında yurt dışında doktora yapan Ömer Kuleli, Ateş Akyurtlu, Baki Üzüm, Güniz Gürüz, Murat Soylu, kimya alanında doktora yapan Güngör Ülkü, Yavuz İmamoğlu, Kayhan Göktürk, Hacettepe kadrosuna katıldılar. Bu son katılanlardan sadece Yavuz İmamoğlu Hacettepe’de kaldı. Kimyacılığına ek olarak Üniversite Spor Bilimleri bölüm başkanlığı ve Yüksel Bozer zamanında rektör yardımcılığı da yaptı. 1973 yılından itibaren mevcut mühendislik bölümüne ek kimya bölümü de öğretime başladı.

Geçen sürede ilk önce Mualla Ataman olmak üzere, Zehra Çelik, Mehmet Kış, Yuda Yürüm, Aygen Yücel Ahmet Özdural ve Erhan Pişkin de Hacettepe’de doktora derecesi aldılar. Bu yıllar H.Ü Kimya Fakültesi Türkiye ölçüsünde çok geniş bir öğretim kadrosuna sahip oldu. İlk elemanlar 1974 yılından itibaren doçent olmağa başladılar. 1976 yılında 3 profesör, 6 doçent ve 10 doktoralı öğretim görevlisinden oluşan kadroya ulaştı. 1981 yılında doçent ve profesör sayısı 19 oldu.

Bu yıllarda Hacettepe Kimya Bölümü ülkemizin en çok tutulan ve en başarılı kimya bölümlerinden biri oldu. 1974 Yılında Mehmet Doğan önce Şeref Kunç ve Hayri Sonaer’i , sonra da Mehmet Kış ve Tamerkan Özgen’i yanına alarak röntgen filmi otomatik banyo makineleri için konsantre çözelti imalatını gerçekleştirerek tüm ülkemiz hastanelerine satmağa başladı.

Kimyacılar kontrolüne geçen üniversite cam atölyesinde tüp başta olmak üzere laboratuvar cam malzemeleri imalatı başlatıldı. Ayrıca kazantaşı ve kışır temizleme asit çözeltileri ve inhibitörleri üretimi, ultrason için jel üretimi, Erhan Pişkin ve Ahmet Özdural tarafından da hemodiyaliz çözeltileri imalatı hep bu yıllar başlatıldı. Daha sonra diş kalıbı polimerleri, karayolu çizgi boyaları, yangın söndürücü köpük ve toz, bazı boyaların imalatları gerçekleştirildi. Piyasaya güvenilir kimyasal analizler yapıldı. MSB ARGE dairesine destek verildi. Sistematik şekilde Mezuniyet Sonrası Eğitimi Fakültesi (MESEF) bünyesinde doktora eğitimi yapıldı.

Kimya kadrosundaki en büyük artış, 1973 yılı mezunu 20 kadar asistanın 1750 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden kısa bir süre önce atanmasıyla olmuştur. Bu sınıftan Eczacılık Fakültesine atanan Haluk ve Gökçe Özyörük ise daha sonraki yıllarda hocaları Güler Somer ile birlikte kimya kadrosuna katıldılar. Aynı yıllar Tıp Fakültesi Farmakoloji anabilim dalında doktorasını yapan Serdar Ateş de mezun olduğu bölümün kadrosuna geçti. Gerçi bu yıllarda Kimya ve Kimya Mühendisliğinde hizmet eden ABD vatandaşları ülkelerine dönmüş, İngiliz Roger Y. Zelanda’ya, Dr Gaines, Şeref Kunç ve Aygen Yücel Adana’ya, Turgut Arısoy (Palamutçu) Denizli’ye gitmişlerdi. Yine de kadro oldukça genişlemişti.

1982 yılına kadar  geçen sürede Baki Üzüm, Murat Soylu, Kayhan Göktürk, Güngör Ülkü kendi istekleri ile Ömer Kuleli ve Ateş Akyurtlu 1402 sayılı yasa ile ayrıldılar. Bu arada çok sayıda eleman doktorasını tamamladı. Erdoğan Alper Trabzon’dan naklen atandı.  Eskişehir kadrosuna alınan Lale Zor, Sevim ve Orhan Bilgiç, Samsun kadrosunda Mustafa Özcan asıl üniversitelerine taşınıncaya kadar bir süre Hacettepe’de görev yaptılar.

1982 Yılında 2547 sayılı yasa sonucu yayınlanan 41 sayılı KHK uyarınca Kimya Fakültesinin kapatılarak iki bölümün de mühendislik fakültesine bağlanması ile kimya büyük darbe aldı. Bunu izleyen yıllarda çok sayıda genç ve orta yaşlı eleman bölümden ayrıldılar. Bunlar arasında eskilerden Mehmet Doğan, Suphi Kormalı, Rektör olarak giden Arif Çağlar ve eşi, her biri doktoralı ve aynı sınıftan M. Ali Oturan, Cüneyt Çağlar, Talat Yenipınar, Rezzan Doğru, Gaye Erbatur ve eşi, Tayfur Bıyıklıoğlu, Raif Güler  ve eşi Hülya Güler ile daha küçük sınıflardan İsmal Yiğinsu, Çetin Çakmaklı, Ankara’da kalıp başka üniversiteye giden Güler Somer, A. Rehber Türker, Süleyman Akman, Baki Erdoğan, Ülkü Kurnaz, Samsun’a giden Osman Çakır, Hanife Büyükgüngör ilk akla gelen isimler.  Bu gidişler bir yerde doğal karşılanmalı, zira bölüm çok büyümüştü.

Bu yıllarda, daha doğrusu 1973 yılında iki ayrı bölüme ayrılan ve teşkilatlanan Kimya ve Kimya Mühendisliği bölümleri arasındaki ayrılık önemli değildi. İki bölümün kimyasal madde depoları, mekanik ve cam atölyeleri, hatta çoğu laboratuar teknisyenleri bile ortaktı. Bu nedenle Kimya Fakültesi kapatılırken ayrı bir Fen Fakültesi bulunmasına rağmen Kimya Bölümü de teşkilat yasası ile Mühendislik Fakültesine bağlanmıştı

2000 Yılına kadar Hacettepe Kimya Fakültesinde yetişerek ülkemizin değişik üniversite ve kuruluşlarında üst düzeyde görev alan elemanların sayısı oldukça yüksek olup, Samsun ve Elazığ’da rektörlük, Kayseri, Sivas, Elazığ, Denizlideki fakültelerde dekanlık, birçok üniversitede yüksekokul müdürlüğü ve bölüm başkanlığı, birçok fabrikanın müdürlüğü gibi görevlerde bulunan, 40-50 kişi sayılabilir. Hatta biri Milletvekili bile oldu. 

Kimya Mühendisliğinin ders yükünün az olması nedeniyle kadrosu daha az, mekanları daha dardı. Kimya Bölümü bu bölümü yıllarca bir anabilim dalı olarak görmüştü. İzleyen yıllarda Mühendislik Fakültesinin diğer bölümleri yanında rüştünü ispat etmesi gerekmişti. Aslında Mühendislik Fakültesinin mühendislikle hiç ilgisi olmayan ve Fen Fakültesine bağlı olması gereken Fizik ve Kimya gibi iki en büyük ve en eski bölümü diğer Mühendislik Bölümlerini de rahatsız ve tedirgin eder olmuştu. Fizik Bölümü kendini Fizik Mühendisliği Bölümü şeklinde tanımlayarak ve tek tip mühendislik diploması verdiğinden fiziğin mühendisinin olup, olmayacağına aldırış etmeden bu fakültede en büyük bölüm olarak kaldı.

 Ancak Kimya Bölümü aynı yolu izleyemezdi. Zira eskiden beri fizik gibi mühendislik diploması verirken, 1977 yılından itibaren de kimyager diploması da veriyordu. Bu durum uzun sürmedi ve günün birinde Kimya Bölümü Mühendislik Fakültesinden alınarak asıl yeri olan Fen Fakültesine bağlandı. Bu yeni durum işleri iyice zorlaştırdı. İki bölüm ortak kadro ve mekanları iyice ayrıldı. Kimya Mühendisliği Bölümü bu gün bulunduğu binaya sıkıştı. 5 katlı dev 5 blok kimya bölümüne kaldı. Bu bölümün alt yapısı ve öğretim kadrosu çevre, gıda, kimya eğitimi, malzeme, biyo- mühendislik, polimer teknolojisi gibi birçok bölüm ve meslek elemanını yetiştirmeye yeterli durumda olmasına rağmen bu hizmeti yapamamaktadır.

2547 Sayılı YÖK ün ülkemize gerçeklerine uymayan en kötü, eleştirilecek yanlarından başlıcaları üniversitelerin teşkilat yasası uyarınca yeni fakültelerin oluşması, bazı fakültelerin kapanmasıdır. Bu yasa ABD benzeri fen-edebiyat fakülteleri gibi birbiriyle bağdaşmayan sosyal ve fen bilimleri ile ilgili bölümleri bir araya getirirken, kimya başta olmak üzere fizik, istatistik ve matematik gibi temel mühendislik fen bölümlerini mühendislik fakültelerinden ayırmıştır.

Fen ve mühendislik fakültelerinin bir arada olması özellikle yeni açılan üniversitelerde Türkiye’nin yapısına çok daha uygun olurdu. Düşünün ki çevre, gıda, petrol, metalurji, malzeme, seramik  birer mühendislik bölümü olarak mühendislik fakültesinde yer alınken bu bölümleri doğuran ve asıl besleyecek kaynak olan kimya bölümleri fen-edebiyat fakültesinde yer almaktadır. Çok büyük kaynak israfı yanında özellikle bu üç ara mühendislik bölümlerinin sağlıksız gelişimlerine neden olmaktadır. Çok geniş mühendislik ve bilim alanıyla yan yana ve iç içe olması gereken kimya bölümleri, yabancı diller, sosyoloji, psikoloji, tarih ve edebiyat gibi bölümlerle aynı fakülte içinde yer almaktadır. Çoğu üniversitelerimizde bu fakültelere yönetici atanan fenciler de diğer bölümlerin eğitim ve işleyişlerine yabancı olduklarından uygulamada sıkıntılara neden olmaktadır.

Ülkemiz diğer kimya bölümlerinde olduğu gibi, Hacettepe Kimya Bölümü de çok iyi kadrosuna rağmen kaynak üretimi yerine tüketici olmaya devam etmiş, kapasitesini kullanamamıştır. Her bakımdan bu kaynak ve yatırımlara yazık olmaktadır. Bir zamanlar bu bölümü kuranların çabalarıyla HÜTE de başlatılan kimyasal madde üretim seferberliği de duraklamış, bazı üretimler tamamen durdurulurken kalanlar da bir iki para için her şeyini satacak ellerin hizmetinde kalmıştır.

Teşkilat yasasının diğer eleştirilecek yanları ise garip şekilde eğitim fakültelerinin oluşturulmasıdır. Bu fakülteler çok gereksiz ve yanlış açıldı. Halen aradan geçen 22 yıl gibi süreye rağmen bir düzelme olmadı. Özellikle branş ve meslek dersleri öğretmenlerinin yetiştirilmesi ciddi şekilde tartışılmalıydı. Bugün eğitim fakültelerinin trajik yapısı herkes tarafından bilindiği halde uygulama devam etmektedir. Kimya eğitimi veren çoğu bölümde gerçek kimyacılar yoktur.

Teşkilat yasasının bir sakıncası da bölümleri anabilim dalı ve bunların altında bilim dalı olarak düzenlemesidir. Tüm bölümleri aynı kalıba sığdırma çabası sonucu kurulan bu yapı tıp fakültelerini rahatlatırken diğer fakültelerde, özellikle yeni kurulan fakülte ve bölümlerde ciddi sıkıntı ve kaynak israfına neden olmaktadır. Hacettepe kimya bölümü bile bu yapılanmadan etkilenmiş, çok büyük olan analitik ve fizikokimya gibi anabilim dalları ile inorganik, teorik ve biyokimya anabilim dalları aynı kefede karşılaştırılmaya zorlanılmıştır. Özellikle taşrada yeni kurulan bir bölüm, tüm kaynaklarını belirli bir araştırma alanına toplayarak bu alanda atılım yapma imkanı yerine sınırlı kaynağını tüm anabilim dalları arasında dağıtmaya zorlanmıştır. Benzer şekilde hiç gerek yokken bölüm tanımı hilafına tıp fakültelerine de üç bölüm icat edilmiştir.

Kimya ve Kimya Mühendisliği bölümleri ve de Kimya Fakültesi ile ilgili çok özel anılardan da söz etmeden Hacettepe ruhunun oluşmasını anlamak zordur. Her zaman kimya bölümleri ve kimyacılar birbirlerine yakın olmuşlar, birlikte paylaşacakları çok anıları olmuştur. Kimyacıların her biri de kendine özgü, özellikleri olan, kendilerine göre prensipleri, ayrı dünyaları olan kimselerdi. her biri farklı okullardan mezun olup, değişik ülkelerde doktora yaparak Hacettepe’ye katılsalar da kimya ailesi içinde hiç yabancılık çekmeden kaynaştılar. Gelecek kuşaklara bir fikir vermesi açısından asıl Hacettepe kimyayı oluşturan bazı öğretim elemanı ve çalışanlarını tanıtmak ters olmayacaktır. Hacettepe kimya bölümünün kuruluş ve gelişiminde lokomotif görevini üstlenen  kişi  kim diye sorulduğunda herkes Cemil Şenvar ismini  söyleyecektir.

Hatay doğumlu olan Cemil Şenvar orta öğrenimi sırasında çevrenin etkisiyle iyi Fransızca öğrenmiş, sonra da İstanbul Fen Fakültesi ve Yükseköğretmen Okulundan mezun olarak kimya öğretmeni olmuştur. Hamide hanımla evlenen Şenvar, 1948 yılında AÜFF kimya bölümünde asistan olarak akademik yaşamına başlamış, bu fakültede fizikokimya alanında doktorasını yapmış, polimer ve radyasyon kimyası alanında çalışmalarını sürdürmüştür. Bir süre TAEK ve ANAEM’de de görev yapmıştır. 1965 Yılında henüz doçentken Hacettepe’de göreve başlamış, ancak kadrosunu bir yıl sonra yani, profesör olduktan sonra aktarmıştır. İstanbul’a naklen gidişine kadar da hep idari görevi olmuştur. Bu görevler yüksekokul, enstitü müdürlüğü ve değişik fakültelerin dekanlığıdır. Her görevinde Kimya Bölümüne alınacakları hep o belirlemiştir. Daha kendisi Hacettepe’ye gitmeden yeni mezun üç öğrencisini (M. Doğan, T. Palamutçu ve Mualla Keskioğlu) Hacettepe’ye gönderdi. Okyay Alpaut, Erfüz Edgüer gibi ilk elemanları da bizzat getirtti. Her göreve başlayan onunla konuştu, olurunu aldı. Kendisi de hep toparlayıcı oldu. 

Cemil Şenvar tüm elemanların bir araya gelmesine özel çaba harcadı ve bazı gelenekleri yerleştirdi. Örnek olarak ayda en az bir kez topluca Hacıbey veya Uludağ kebapçılarına gidildi. Yılda bir Kent Otel eğlenceleri, her akademik yükselmede yükselenin memleketine göre, mesela Kayserili Mehmet’ten pastırmalı yumurta gibi, bölüm mensuplarına ikramları, evlenenleri toplu kutlama bunlar arasındadır. Kent otel eğlencelerinden herkesin ilginç anıları olduğunu sanıyorum. Eski mezun Suat, otelin orkestrasında çalardı, eski diş hekimliği öğrencisi Ahmet Kurtaran modern folk üçlüsü ile burada uzun süre program yaptı ve şarkı söyledi. Böyle bir eğlencede çok duygulanan ve içki içmeyen bu satırların yazarının meyve suyu içtiği bardağına arkadaşlarının kattığı sert içkiyi fark etmeyerek sarhoş olması  uzun yıllar espri konusu oldu. . Her öğle sonu saat 15.00-15.30 arasında çay saatinde herkes bir araya geldi. Bu gelenek 1997 yılına kadar sürdü.

Cemil Şenvar’ın oğlu Aras ve kızı Ayşe Hacettepe Tıp Fakültesinden mezun oldular ve uzmanlıklarını da buradan aldılar. Aras doçent olduktan sonra ayrıldı. Cemil Şenvar bilimsel çalışma yapanları ve çalışanları hep destekledi. MEB modern fen eğitimi özel programı uygulamasında sürekli görev aldı ve kitap yazımından para da kazandı. Kimya alanında kitap yazımı ve tercümesi ile uğraştı. Yani emeğinin karşılığını fazlasıyla aldı. Kimsenin hakkını yediğini ve haksız kazanç sağladığını sanmıyorum.

Okyay Alpaut tipik Alman terbiyesi ve disiplini ile yetişmiş, son derece katı prensipleri olan, kimseye zararı olmamasına rağmen taviz vermemesi ve açık sözlülüğü nedeniyle çoğu tarafından sevilmeyen çok çalışkan bir hocaydı. Derslerini çok iyi anlatır, karşılığını da isterdi. Kimya deposu ona emanetti. Son derece tutumlu idi. Eski bir yüzü kullanılmış teksir kağıdı gibi kağıtları toplar, dikkatlice keser, bir ataş veya tutturucu ile tutturur, not ve karalamalarında bu ikinci yüzleri kullanırdı. Başkasının da o kadar olmasa da gereksiz yere ve ihtiyacından fazla kağıt ve kimyasal madde kullanmasına engel olmağa çalışırdı. İdari görevleri sırasında tüm elemanların izin kullanımına göreve geliş- gidişine dikkat etmesini ister, hatta bazen kontrol bile ederdi. Bu prensibi çoğuna karşı kendisinin sert ve sevimsiz görünmesine sebep olurdu. Ama o bunlara aldırış bile etmezdi. 1966 yılında doçent olarak kimya bölümünde göreve başlayan Alpaut, 1995 yılında emekli olana kadar sürekli Hacettepe’de hizmet etmiş, iki kez dekanlık, iki devre de kimya bölümü başkanlığı yapmıştır. Cemil Şenvar proje çalışmalarında ve kitap yazımlarında çalışkan ve dürüst Alpaut’u hiç yanından ayırmamış, o da emeğini esirgememiştir.

Kimya Bölümünün kadrolu ilk hocası Türkan Babadağ (sonra Balkış), İstanbul üniversitesinden mezun olduktan sonra AÜFF de asistan olmuş, doktorasını orda tamamladıktan sonra Almanya’ya gitmiştir. Almanya’da Siemens firmasında spektroskopinin öncülerinden Profesör Gerlach’ın yanında yıllarca çalışmış, meşhur Mössbauer ile aynı laboratuarı paylaşmıştır. 1964 Yılında doçent olarak Hacettepe’de göreve başlayan Babadağ, 1995 yılında yaş haddinden emekli oluncaya kadar hep Hacettepe’de çalışmıştır. Suya sabuna dokunmadan, kendini yormadan ve fazla katkı sağlamadan Kimya Fakültesinin 9 yıl süreyle dekanlığını yapmıştır. Öğrenci olaylarının çok yoğun olduğu dönemde yıpranmadan bu kadar uzun süre idarecilik yapmak ve yıpranmamak herhalde özel beceri gerektiriyordu. Bir ara yakın arkadaşının ağabeysiyle evlenmiş, bu evlilik uzun sürmese de değişen soyadını bir daha değiştirmemiştir. Hiç laboratuara girmemesine rağmen çoğuyla başkasının kendi adına ilgilendiği 10 analitikçi ve anorganikçinin doktora tez hocalığını üstlenmiştir. Bu görünümü ile son derece başarılı olan Türkan Hanım, ikisi dışında tüm öğrencileri ile küsmüştür. Ders anlatmayı, kağıt okumayı çok sevmezdi. Mehmet Doğan ile ilk yıllar çok yakın olmasına rağmen son 20 yılda yıldızları hiç barışmadı. Hiçbir bilimsel tebliğ sunmasa, konferans ve seminer vermese de çok başarılı bir hoca gibi meslek yaşamını tamamladı.

Türkan Hanımın iki asistanı Mediha Aşıkma ve Erbil Altay’ın kimyanın tarihinde özel bir yerleri var. Erbil Altay AÜFF Kimya Mühendisliği öğrenciliğini “Fizik Sertifikası” alamadığından bitiremedi. Ama diğer dört sertifikasıyla fakülte mezunu sayıldığından daha kimseler adını bilmezken Hacettepe’de göreve başlamıştı. Sonra T. Balkış Almanya’dan gelip göreve başlayınca bu ilk asistana pek yüz vermedi. Kendisi gibi İÜ mezunu Mediha Aşıkma’yı asistan aldı. Bu ikisi iyi bir ikili oluşturdular. Daha sonra tam yetki ile gelen Cemil Şenvar ikisinden de hiç hoşlanmadı. Mediha Türkan hanım’a yakınlığı ile o kadar ezilmedi. Çok prensip sahibi, otoriter ve tavizi olmayan, ciddi bir hanımdı. Bu ciddiyeti onun asistan olmasına rağmen tümen komutanı bir paşa ile evlenmesinin yolunu açtı. Doktora da verilmişti. Eş durumundan Isparta Eğitim Enstitüsüne atandı. Sonra İzmir’e yerleşti.

Erbil ise önce AÜ Veteriner Fakültesi’ne ve oradan da Arı dershanesine gittiyse de askerlik dönüşü  içine düştüğü bir bunalım sonucu intihar etti. Çok şakacı, kendine göre espritüel, kimseye zararı dokunmayan, yalnız kendisi ile sorunu olan bir insandı.

Kimya Bölümünün unutulmayacak ilginç eskilerinden biri de Erfüz Edgüer dir. Erfüz bey TAEK Çekmece NAM de çalışırken oradaki yakın dostu Suphi Kormalı 1966 yılında asistan olarak atandıktan sonra hep grup şefi Erfüz Beyden söz ederdi. 1967 Yılı başında da nihayet Erfüz Edgüer de Hacettepe ailesine katıldı. Erfüz Bey AÜFF den Okyay beyin sınıf arkadaşı. Göz ameliyatı için Almanya’ya gidince “bari doktora da yapayım” diye düşünmüş, konservatuardan müzik diploması ve üniversiteden doktora derecesi yanında güzel eşi Eva hanımı da alarak Almanya’dan tekrar dönmüş. İki kızına İdil ve Beril adını koymuşlar. Sanata ilgisi ve yeteneği kimyadan daha büyüktü. Güzel piyano çalar, resim ve heykelden iyi anlar, hoş sohbet biri idi. Kimya bölümünde hiç uyum sıkıntısı yaşamadı. Özellikle genç kuşağın Erfüz ağabeyi oldu. Cuma toplantı ve yemeklerinde yenen kellelerin gözlerini tek, tek çıkararak yemesi meşhurdur. Tüm eski hocalar gibi bilimsel araştırma ve yayın yapmağa pek istekli olmamasına rağmen güzel ve anlaşılır ders anlatır, konuları iyi ifade ederdi. Doktorasını organik kimyada yapmasına rağmen nükleer kimya derslerini ve anlatmasını daha severdi. Bu konuları da iyi bilirdi. Daha sonraki yıllarda uzun süre kimya bölümü başkanlığı yaptı. Bir süre Sivas’a taşınmadan Sivas Cumhuriyet Üniversitesinin Fen Fakültesi dekanlığı ve ardından da bir süre bu üniversitenin rektörlüğünü yapan Erfüz bey, iyi izlenimler bırakarak 1995 yılında yaş haddinden emekli oldu.

Kimya Bölümünün ilginç tiplerinden biri de Mehmet Ergin idi. Mehmet Ergin uzun boyu, temkinli, yavaş hareketi ve normal sakinliği ile gençlerin ve memurların saygı duyduğu bir kimyacı idi. Ankara Fen Fakültesinden mezun olduktan sonra bir süre ANAM de çalışmış, bu arada fakültede fizikokimya deneyleri yaptırdığından Fen Fakültesi mezunu asistanların tamamını öğrenciliklerinden itibaren tanıyordu. İngiltere’de doktora yaptıktan sonra 1970 yılında Hacettepe ailesine katıldı. 1974 Yılında daha doçent bile olmadan TÜBİTAK’da ek görev aldı. Bu kurumda TBAG; MAG yürütme sekreterlikleri, başkan yardımcılığı görevinde bulundu. Bu görevleri bittikten sonra 2-3 yıl Bahrein de çalıştı. Tekrar döndükten sonra da yine TÜBİTAK’da bu kez başkan olarak göreve çağrıldı. Bu görevi sona erince Devlet Bakanı Tınaz Titiz’in danışmanlığını yürüttü. Tekrar üniversite’ye döndü, ama bu kez TAEK başkanlığına atandı. Bu görev sonrası da Hacettepe’de kısa bir süre kaldı. Fatih Üniversitesi mütevelli Heyet üyesi ve Kimya Bölümü başkanı olarak İstanbul’a taşındı. Hocalıktan çok iyi bir bürokratlık yaptı.  

Suphi Kormalı da kimyanın renkli simalarından biri idi. 1966 yılında ÇNAM izotop laboratuarından naklen asistan olarak gelip, Hacettepe’de göreve başlayan Kormalı aynı zamanda eski bir Şeker Şirket mensubuydu. Yani öğrenciliğinde bu kurumdan burs almış, askerlik sonu kabına sığmayan Kormalı tekrar bu kuruma uğramadan o tarihte çok popüler olan nükleer araştırmalara yönelmek üzere ÇNAM’de çalışmak istemişse de kısa sürede oradan da sıkılmıştır. Genç kız ve hanımlara karşı özel zaafı vardı. İstediği hanımla verdiği sürede çıkabileceğini iddia eder, çoğu kez de girdiği iddiaları kazanırdı.

Hacettepe’de de umduğu ortamı bulamayan Kormalı yine Atom Enerji Kurumu aracılığı ile 1968 yılında Polonya’ya gitti. Bu kez de Polonya’dan, özellikle komünist sistemden sıkıldı. Sema ile evlenerek onun yardımı ile kapağı ABD’ye attı. Teksas’da istediği her tür ortamı buldu. Nükleer kimya’da başarılı bir doktora tezi yaptı. ABD de yaygın tarikat ve gruplarda yer aldı. Dönüşünde ruh çağırma gibi değişik heveslere kapıldı. Sonra okumuşların katıldığı bir tarikata girerek içkiyi, taşkınlıkları bıraktı. Kendini dine verdi. Kimyasal üretim yapmayı, ticareti sevdi. Daksil ismini verdiği bir tür daktilo silgisi çözeltisini yaparak para kazandı. Rektör yardımcısı olarak Malatya’ya gitti. Orada fabrika kurdu, maden işletti. Ama asıl kariyerini halen yaşadığı memleketi Antalya’da yaşadı. Gerçi kimya bölümü yerine fizik bölümüne girdi, ama yem ve gübre fabrikası, daksilden sulama boruları üzerine yazı yazma tesisi ve deterjan üretimine kadar birçok işi bir arada yürüttü. Kazandığı parayı harcamayı sevmese de halen birçok alanda üretimlerine devam etmektedir.

    Kimya bölümünün as elemanlarından biri de Atilla Yıldız idi. Atilla Yıldız aslen Erzurumlu olup, Erzurum Lisesi ve Ankara Fen Fakültesinden mezun olduktan sonra Atatürk üniversitesinde asistan olarak göreve başlar.  Atatürk Üniversitesi asistanıyken AID programı çerçevesinde ABD ‘ye gönderilir. N. Carolina Üniversitesinde dünyaca meşhur büyük kimyacı Reiley’in yanında doktorasını tamamlayarak 1970 yılı başında Türkiye’ye döndü. Memleketi Erzurum’a gitme yerine Hacettepe’de kalmayı tercih edince mecburi hizmet zorlukları yaşadı. Fen fakültesinden hocası Cemil Şenvar kalışını destekledi ve tayinini fizikokimya anabilim dalına yaptı. Şenvar ile ABD benzeri eğitim sisteminin Hacettepe’de yerleşmesinin öncülerinden oldu. Enstrümental ve elektrokimya dersleri verdi. Öğrenciler genç hocalarını çok sevdi. 1973 Yılı mezunlarının neredeyse yarısı onunla çalışmak ve yanında doktora yapmak istedi. Aynı yıl fizikokimyadan analitik kimya ABD’na geçti. Kısa sürede yurt dışında doktora yaparak dönen genç kuşakla iyi bir grup oluşturdular ve Hacettepe’nin Türkiye’deki olumlu imajının oluşmasında öncü oldular. Gözlük derecesi nedeniyle askerlikten muaf tutulunca bu genç kuşak arasında ilk doçent unvanını alan oldu. Ardından Humbolth bursu ile Almanya’ya gitti. Orada önce Dortmund’da Prof Schrader ile molekül spektroskopisi, ardından Baumgaertel ile elektro analitik çalıştı. Döndükten sonra da ikiye ayrılmış olan Kimya Bölümü başkanı oldu. Bir süre de M. Teknoloji Yüksek Okulu müdürlüğünü yürüttü. Daha sonra da 3 yıl Mühendislik Fakültesi dekan yardımcılığı ve 3 yıl da aynı fakültenin dekanlığını yürüttü. Çok sayıda gencin doktora ve yüksek lisans tezini yönetti, yurt dışı yayın yapma alışkanlığının kazanılmasında M. Doğan ile gençlere yol gösterici ve öncü oldular.  

Kimya Bölümünün, özellikle mühendislik alanında atılım yapmasını sağlayan, eski Robert ve Talas Amerikan Kolejli, doktoralarını da ABD de yaparak ülkemize dönen iki genç, zeki ve çalışkan öncüsü anılmadan geçilemez. Her ne kadar kendilerini kimyacı yerine mühendis olarak tanımlasalar da H.Ü. Kimya Bölümlerinin çağdaş eğitimine büyük katkı sağlayan, zaman zaman birbirinin tatlı rakibi olan Oktay Beşkardeş ve Arif Çağlar’ın isimleri söylenmeden kimyanın tarihi yazılamaz. Oktay orta ve üniversite öğrenimini Robert kolejde, Arif ise Talas ve Tarsus Amerikan kolejindeki orta öğreniminden sonra ODTÜ de tamamladı. Her ikisi de  ABD de çağdaş kimya mühendisliği alanında başarı ile doktoralarını tamamladılar. Oktay 1969, Arif ise 1971 yılında Hacettepe kimya’da göreve başladılar. Kısa sürede Hacettepe Üniversitesinin mühendislik alanında da iddialı olmasında büyük katkıları oldu.

Arif Çağlar doçent unvanını alır almaz Kimya Mühendisliği Bölümü Başkanlığına, profesör unvanını alır almaz da Kimya Fakültesinin dekanlığına seçildi. İdareciliği sevmiş olmalı ki kapanmasına engel olamadığı Kimya Fakültesindeki dekanlığı sona erdiğinde de 10 yıl sürecek Fırat Üniversitesi Rektörlüğüne atandı. Bu görevini tamamlayıp döndükten sonra bir süre YÖK Başkanlık danışmanlığının ardından bu kez ülke dışında Kırgızistan’da görev aldı. Manas Üniversitesi rektörlüğüne atandı. Bu görevinden sonra da tekrar bir süre ABD de çalışan Çağlar, nihayet 20 yıl aradan sonra tekrar Hacettepe de ders vermeğe başladı. Rektör olarak başarılı hizmetleri belki görev yaptığı kurumların ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Ancak biyo -teknoloji alanındaki çok başarılı çalışmalarını sürdürebilse, ülkemize belki de daha yararlı hizmet etmiş olurdu. Tüm görevlerinden sonra tekrar sil baştan hocalığa dönmesini bildi.

Oktay Beşkardeş ise sonradan taşındığı Ankara’yı çok sevdi ve hiç ayrılmadı. Konferans ve sohbetlerinden meslektaşlarını ve öğrencilerini mahrum bırakmadı. Bir dönem rektör yardımcılığı da yaptı. En sonunda TÜBİTAK tarafından keşfedildi ve tam mizacına uygun bir işin başına getirildi.

YÖK sonrası 1982 yılında iyice ayrılan kimya mühendisliği ve kimya bölümleri kimyanın fen fakültesine gönderilmesi ile daha da koptu ve mühendislik bölümü tamamen yeni binasına taşındı. İzleyen yıllarda ülkemizin en başarılı kimya mühendisliği bölümlerinden biri oldu. Özellikle Ahmet Özdural ve Erhan Pişkin’in bölüm başkanlıklarında bölüm araştırma alt yapısı da yenilendi. Erhan Pişkin toplam 50 kadar öğrenciye mastır ve doktora yaptırdı. Yayın çokluğu ve uluslar arası bilimsel işbirliği çalışmaları ile dikkati çeken Pişkin TÜBİTAK bilim ödülü aldı, TÜBA üyesi oldu, ardından da TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğine seçildi. Ahmet Özdural ise dekan yardımcılığı ve bölüm başkanlığı görevlerinden sonra fen bilimleri enstitüsü müdürlüğüne de atandı. Hacettepe dışından gelenler arasında bölümde aralıklarla Erdoğan Alper de görev yaptı ve en son bölüm başkanlığına kadar kaldı. Bunlar dışında öğretim üyesinin tamamını kendi mezunlarından karşıladı.  

Bir ilginç ve kendine özgü tip de Turgut Palamutçu idi. Kendisi M. Doğan ile 1965 yılında asistan olarak Hacettepe de göreve başladı. Ancak tatmin olmadı ve MEB hesabına İngiltere’ye giderek doktorasını Imperial College de tamamlayarak bu kez öğretim görevlisi olarak tekrar Hacettepe’ye döndü. Mutlu görünen bir evlilik yaptı. Sevimli bir kızı da oldu. Bir yıl Belçika’da kaldı. 1976 Yılında doçent oldu. Her şey yolundayken bir hiç uğruna eşini ve çocuğunu terk etti. Önce Denizli, ardından İzmir’e gitti. Profesör olmak için de 1982 yılında oradan Balıkesir’e gitti. Buralarda tatmin olmadı. Sonra Suudi Arabistan’a giderek uzun yıllar bu ülkede kaldı. Öğrenciliğinden itibaren çok çalışkan, dürüst, ama biraz saf ve fevri hareketli, güler yüzünün ardından aniden sinirlenen bir yapısı da vardı. İki anekdotu aktarılmalı. A.Ü. Fen Fakültesinde öğrenciliğinde bir üst sınıftan Orhan Yavuz Turgut’a  “Genel Kimyadan geçebilmen için Arndt’ın kitaplarını en az 40 kez okumalısın” der ve Turgut sınav öncesi tam 40 kez okur. İkinci Anekdot ise 2547 sayılı YÖK yasası yayınlandığında profesörlüğe sınırlama getirilip, kadrolarda “piramit” sistemi uygulanacağını öğrenen Turgut “Doğramacı’ya biri doçentlikte bekleme süresinin 5 yıl, ama profesörlükte ömür boyu olduğunu söylemesi lazım” demişti.

Kıbrıslı Enis Oskay, İngiliz Roger, Almanya’dan dönen Nurettin Balcıoğlu, Süleyman Yıldırır ve İnci Ünalan (sonra Uraz) ile İngiltere’den dönerek bölüme geçici katılan Lale Zor, Sevim ve Orhan Bilgiç, kısa bir süre bölümde kalan Dünya vatandaşı Kayıhan Göktürk ve Güngör Ülkü ile organik kimya en hareketli ve renkli bilim dalı idi. Gerçi bunların hepsi aynı zamanda bölümde bulunamadılar ve bulundukları zamanlarda da iyi geçindikleri söylenemezdi,  ama yine de çok renkli, değişik bir bilim dalı idi. Bu bilim dalı özellikle Balcıoğlu ile öğrencilerin korkulu rüyası, diplomaya giden sırat köprüsü olma özelliğini hep korudu. Enis bey Eczacılık  Fakültesine gitti, veya gönderildi. Orada dekan bile oldu. İngiliz Roger Y. Zelenda’ya gitti. Lale ve Bilgiç’ler Eskişehir’e gittiler. Çok renkli Kayhan’ı juri doçent yapmayınca o da tekrar İsveç’e kaçtı. Kayhan uzun yıllar Adalet Bakanlığı yapan meşhur hukuk profesörü Hüseyin Avni Göktürk’ün oğlu idi. Türkiye ona dar gelmiş, kendini hep yurt dışında buldu. Şen, şakrak bir tip, iyi kimyacı idi. Yine iyi kimyacı olan Balcıoğlu ise çalışkan, zeki fakat daha asık suratlı ve ciddi idi. Çoğu onu yanlış tanıdı. Organik bilim dalı en çok eleman ayrılan bölüm olma özelliğini kadro kendi mezunları ile dolunca kaybetti.   

Kimya Bölümünün çok eskisi olmasalar da, iz bırakan bir çift olarak Tamerkan ve Gülseren Özgen’lerin ayrı bir yeri var. Tamerkan, çok neşeli, şen, şakrak, esprileri ve kahkahaları ile unutulmaz bir yere sahip. Aletlerle oynamayı çok sevdiğinden ilk yıllar maaşını hep bir tür oyuncağı olan ev aletlerine yatırırken, izleyen yıllarda bu zevkini Hacettepe ve Sivas’a aldırdığı kütle spektrometrelerinde doyasıya çıkardı. Bu satırların yazarı ile röntgen filmi banyo çözeltilerinin hazırlanmasında çalıştı. Profesör olmak için bu geliri bırakarak İzmir’e taşındı. Sonra Ege Üniversitesinden Yüksek Teknoloji Enstitüsüne geçti. İki devre Fen Fakültesi dekanlığı yaptı. Özellikle NATO yaz okulları kapsamında tüm Avrupa ülkelerini dolaştı. Kolejden gelen İngilizce hakimiyeti ve kendisine güven ile tüm yabancı dillerde verilen seminer ve konferanslarda soru sorması ile ünlendi. Gülseren ise daha candan arkadaşlarının dertlerini dinleyen, genç hanımları etrafında toplayan değişik özelliği olan apayrı biri idi. Doktoradan sonra kariyere devam etmedi. İzmir’e gidince de emekli oldu. 

Genç yaşında elim bir trafik kazasında hayatını kaybeden dost ve kardeş, candan arkadaş, Mualla Keskioğlu-Ataman’ı anmadan Kimya Bölümü tarihini yazmak olmazdı. Ankara Kız Lisesi mezunu Mualla Keskioğlu Ankara Üniversitesi Fen fakültesi’nde öğrenciliğe başladığında bile ufak tefek yapısı, minyon tipi, yüzünün yarısını kapsayan sempatik gözleri ile dikkati çeken, çalışkan bir öğrenci idi. Üniversiteden mezun olduktan sonra Ankara da kalabilmek için MSB ARGE laboratuarlarında çalışmağa başladı. Cemil Şenvar kimya bölümünü kurma görevini alıp, ek görevle derslere başlayınca yeni asistanı Mehmet’e o yıl mezun olan öğrencilerinden asistanlık yapacak birilerini bulmasını ve kendisi ile temas kurulmasını istedi. İlk temas kurulan Mualla idi. Derhal 1965 Ekim ayında göreve başladı. Doktorasını Cemil Şenvar danışmanlığında polimer kimyasında tamamladı. Doktora yapmak üzere ders alırken iki ders de Gürol Atamandan aldı. İlk derslerde Gürol Ataman’ın Fransız kırması Türkçe konuşması ile dalga geçse de daha dersler tamamlanmadan  Gürol Ataman ile yaşamını birleştirdi. Bu evlilikten Yasemin ve Banu adlı iki kızı oldu. Bir yandan çocuk büyütürken, bir yandan da doçentlik tezini hazırlamak üzere İngiltere’ye gitmekten de çekinmedi. Çok çalışkan ve başarılı bir Fizikokimya hocası oldu. Tüm bölüm mensuplarının dert ortağı ve ağlama duvarı oldu. Herkesin düşünce tarzını ve dertlerini bildiğinden kulis işlerini de iyi bilirdi. Profesör kadrosuna atandığı gün çocuklarının yanına tatile giderken Polatlı yakınlarında geçirdikleri trafik kazasında maalesef eşi Gürol Ataman ile hayatlarını kaybettiler. Her ikisinin kaybı tüm yakınlarını ve kimyacıları yasa boğdu. Adı Kimya ve Kimya Mühendisliği bölümlerinin seminer salonlarında yaşıyor.

Kimya bölümünde de her kurumda olduğu gibi her tipten farklı insanlar gelip geçti. Kısa süre Kimya Bölümünde çalışan, son derece becerikli ve candan arkadaş olan emekli veteriner yüzbaşı Songur Esenol idi. Sarışın kısa boylu, az ve kısa saçlı Songur bey Doğramacı selamı ile kimya bölümüne geldi. Biyokimya uzmanlık çalışması yaptı. Bu arada dışarıdan fark dersleri vererek tıp doktoru diploması aldı. 2 Yıl içerisinde Hacettepe’den iki diploma alarak ayıldı. Karadeniz Ereğlisi’ne yerleşti. Orada SSK hastanesinde bir süre de başhekimlik yaptı.

Kendisi kimyacı olmasa da kimya bölümü mensuplarından daha çok kimyacı olan diğer ilginç bir kişi ise Yaşar Kurtuluş idi. Yaşar Bey DTCF mezunu olarak 1965 yılında o tarihteki adıyla “ Hacettepe Temel Bilimler Yüksek Okulunda”  yüksekokul sekreteri olarak göreve başladı. Tıp öğrencileri dahil, hemen hemen tüm öğrencilerin kayıtları da bu okul üzerinden yapılıyordu.

Sonraki yıllarda ÖSYM de görev alan Zeki Bayraktar ile yıllarca kayıt işlerini yürüttüler, ders programlarını yaptılar. 1966-67 yıllarında öğrenci kayıtları bugünkü gibi merkezi sınavla yapılmasına rağmen merkezi yerleştirme yoktu. Hatta ODTÜ  ve akademiler merkezi sınav dışında kalmışlardı. ODTÜ kendi öğrencisinin sınavını kendisi yaparken, akademilere isteyen kayıt yaptırırdı. Bu tarihte her öğrenim kurumu her bir bölümü için taban puan açıklar, geçici kayıtlar için süre verir, bu puanın üstünde puan alan öğrenciler geçici kayıt yaptırır, müracaatlar kontenjanın üstünde olursa bu süre dolunca en üst puandan başlayarak kesin kayıtlar yapılır. Örnek olarak taban puan 300, kontenjan 50 ise ve süre sonunda 80 kişi müracaat etmişse, ilk en yüksek puanlı 50 kişinin kaydı yapılır, kontenjan 305 de doldu denir, yok eğer 30 kişi baş vurmuşsa, bu 30 kişinin kaydı yapılır ve taban puan 290’a düşürülerek tekrar bir süre verilir. Bu arada kesin kaydını alıp, puanı düşen yere kaydolanlar da olurdu. İşte bu yıllarda çok değişik şekilde taban puan ilanı, süre kısıtlaması, ve puan düşürmelerle birçok hatırlı kişi yakını da iyi bölümlere tayin edilebilirdi. Bu sıralar sınava giren öğrenci aranırdı.

Yaşar Kurtuluş, kısa boylu, hafif esmer, yakışıklı ve çok sempatik bir Güney Doğu vatandaşı olarak herkes tarafından sevilirdi. Cemil Şenvar bu yüksek okulun müdürü olduktan sonra onun yanından hiç ayrılmadı. Hep onun dekan olduğu fakültelerin sekreteri oldu. 1973 Yılında Kimya Bölümü fakülte olunca da bu Fakülte kapanıncaya kadar bu fakültenin sekreterliğini yaptı. Kimya Fakülte kapanınca bir süre de Mühendislik Fakültesi sekreterliğini yapan Yaşar Bey TÜBİTAK’a gitti ve oradan emekli oldu. Kimya Bölümü ve Fakültesinde bulunduğu sürece kimyacıların her işinde, teknolojik üretimlerde, Yardımlaşma Sandığı ve Bilim Yapı Kooperatifi kuruluşlarında hep öncü oldu.  Sekreterleri eğitimi ile Beytepe’de ün saldı. Yeni alınan her memur ve sekreteri bir odaya kapatır, önüne bir daktilo verir, kiminle konuştuğuna kadar kontrol eder, iyice yeterli olduğuna karar verdikten sonra ihtiyaç olan yere gönderirdi. Yaşar Beyin eğitiminden geçen çoğu sekreter, başta YÖK ve ÖSYM olmak üzere birçok kuruluş tarafından tercihle alındı, yüksek okul ve enstitü sekreteri yapıldı. Yaşar Beyin MİT ile ilişkileri de çok iyi idi. Anarşi ve terörün hakim olduğu yıllarda kendisini MİT ajanı görenler olsa da sadece ilişkileri ile olayların seyrini önceden iyi izlediğinden böyle anlaşılırdı. Yaşar Kurtuluş’un en yakın arkadaşı, Fen Fakültesinin emektar sekreteri Fahrettin Savcı’yı da burada rahmetle anmamak olamaz.

Hacettepe Kimya Bölümünün kimyacı olmayan ilginç tiplerinden biri de Hayri Bektaş isimli teknisyendi. Hayri uzun saçı, sempatik konuşması ve daima koşar adım iş bitirici kişiliği ile devlet dairesinde bir teknisyen ve teknik ressam olarak kalamayacak kadar becerikli idi. Mimarlık öğrenimini yarıda bıraktı, ama kimyanın en güzel asistanlarından birinin gönlünü ve sevgisini kazanmasını bildi. Esasen kurum için çok fazla olan Hayri, kurumdan ayrıldıktan sonra gerçek başarısını gösterdi.

Sadece Hacettepe Kimya Bölümünün tarihi yazılsa bile ciltler dolusu kitaplar almazdı. Özellikle değişik tip ve karakterde hoca, asistan, memur, müstahdem ve öğrencisi ile mizah kitapları da yazılabilirdi. Biraz kişilere ara vererek ilginç olayları andıktan sonra tekrar bu kişileri tanıtacağız.

Bir kez de Dedeman otelde merhum Ömer Genç’in nişanında sallanıp açılan şampanya şişesi de Mehmet’i tepeden ayağa ıslattı ve silmek için iki arkadaşının kolunda lavaboya zor ulaştırıldı. Bunu görenler de “Mehmet Hoca bile içmiş, iki kişinin kolunda lavaboya güçlükle taşıdılar” esprisi günlerce konuşuldu.  

Doğramacı ülkemizi ziyaret eden yabancı devlet adamlarını Hacettepe’ye de davet ederdi. O tarihte çok popüler olan ünlü Habeşistan imparatoru, Krallar, Kıralı, Güneşin Oğlu unvanlarını taşıyan Haile Selasiye de 1967 yılında Hacettepe’yi ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında polisler etrafta toplanan kalabalığı kenarlara alırken tam bu anda büyük damacana ile sülfürik asit taşıyan iki kimya müstahdemini de iteklerler. Bu arada devrilen asit damacanası görevlilerin “tehlike” uyarısına inanmayan iki polisin bacaklarına da dökülür. “Derhal hastaneye koşun, bacağınızı yakar” ikazı da yarar sağlamaz. Göreve bağlı polisler ilk anda asidin yakıcılığını anlayamazlar. Sonrasında ise çok geç kaldıklarını anlasalar da ancak 4-5 ayda tedavileri tamamlanır. 

Kimya Fakültesi ve kimya bölümleri de ülke genelindeki 1980 öncesi anarşi ve  terör  ortamının yansımalarını da bağırlarına taş basarak yaşadılar. Bir ara öğrenci boykotları ve sol sağ çatışmaları normal eğitimi engelledi. Özellikle kendilerini sol grup olarak adlandıran öğrenciler tüm Beytepe kampusunda olduğu gibi Kimya Fakültesinde de hakimiyetlerini ilana kalkıştılar. Sağ grup olarak gördükleri öğrencileri dışlamaya, onları kovmaya çalıştılar. Bu isteklerine engel olan hocalarını da karşı gruptan gördüler. O tarihlerde “Politika” adlı bir günlük gazete ve ”Yedigün” adlı bir haftalık dergi Kimya Fakültesi hocalarını ”komando” “faşist” gibi nitelemelerle suçlamaya çalıştılar ve “Beytepe’de Komando Karargahı!” gibi haksız ve mesnetsiz suçlamalarda bulundular.

Bir yemek dönüşü Fakülte giriş koridoru duvarına silah resmi boyayan bir öğrenciye Fakültenin kurucusu Cemil Şenvar engel olmak istedi. Hemen toplanan bir grup öğrenci arkadaşlarına destek ve hocalarına tepki göstererek boykot çağrısında bulundular. 

Başka bir gün öğrenci liderleri tüm kampusta boykot kararı aldıkları gerekçesi ile analitik kimya laboratuarında çalışmakta olan öğrencileri zorla çıkarmak ve boykota destek vermelerini istediler. Ders sorumlusu hoca ve asistanlar da laboratuar çalışmalarını izlemekteydiler. Ders sorumlusu tüm sınıfa hitaben bir konuşma yaparak bu tür boykotların yanlış olduğunu, o öğrenci liderlerinin isteklerine uymadan deneylerine devam etmeleri ve laboratuarı terk etmemeleri ricasında bulundu. Biraz huzursuzluk ve karışıklık olsa da öğrenciler önce laboratuarda kaldılar. Ders sorumlusunun bir an dışarı çıkması ile 5 öğrenci dışındaki diğer öğrencilerin korkudan laboratuarı terk ettiklerini görünce ders sorumlusu bulabildiği öğrencilere sınıfça yok sayılacaklarını ve devamsızlıktan kalabileceklerini söyledi. Ancak öğrenci liderlerinin baskısı ile öğrenciler geri dönmedikleri gibi, devamsızlıkları silininceye kadar laboratuara katılmayacaklarını “Nasıl olsa tüm sınıfı bırakamazlar” düşüncesi ile ısrarcı oldular. Boykotlarını tüm sömestri boyunca sürdürdüler.

Yılsonunda öğrenciler Danıştay’a dava açtılar. Öğrenci liderleri davayı kesin olarak kazanacakları garantisini vermelerine rağmen davayı kaybettiler ve tüm sınıf bir sömestri kaybettiler. Aynı sınıfın elebaşları laboratuara devam eden “boykot kırıcı” olarak gördükleri sağ gruptaki sınıf arkadaşlarını dövmeye kalkınca haklarında soruşturma açıldı ve maalesef ceza da aldılar. Çok çalışkan ve başarılı olanlar mezuniyetleri sonrası bu ceza nedeni ile asistan olamayarak hatalarının cezasını fazlasıyla ödediler.

Öğrenci grupları arasındaki kavgalarda yaralanan iki öğrenciyi farklı zamanlarda fakülte alt katındaki revire götürerek yaralarına ilk müdahaleyi bu satırların yazarı yaptı. Sonra iki öğrenciden birinin sağcı, diğerinin solcu olduğunu öğrendi. Bu öğrencilerden biri nikah tanığı olarak kendisine bu hocasını istedi.

Bu yıllar çoğu dersler jandarma korumasında yapılabildi. İnanması zor ama farklı gruptaki öğrenciler kavga etmesin diye aralarına silahlı jandarma yerleştirilerek dersler yapılabildi. Hocaların çoğu hiç politik kamplaşmaya girmeden öğrencilerine yardımcı olmak, kendi görevlerini yapmak istedi ise de o ortamda başarılı olamadılar. Bu yıllar ülke ve özellikle gençlik için kayıp yıllar oldu.

Anarşi ve terör döneminden anılarda kalan bir ilginç olay da Beytepe’ye öğrenci ve öğretim üyesi taşıyan özel sektöre ait servis araçlarının Bahçelievler’de durdurularak yolcularının indirilmesi ve direnenlerin dövülmesi sırasında yaşandı. Otobüsü boşaltan Onur isimli bir kimya öğrencisi hocasını da boşalttığı otobüste görünce “Hocam sizi indirmeğe zorlayamam, ama inerseniz memnun olurum” dedi.  Hocasından “Ben Okula gitmek istiyorum, yaptığınızı da doğru bulmuyorum” karşılığını alınca ise “Buyurun hocam, otobüs tek sizi Beytepe’ye götürecek” cevabı verebildi.

Halen Beytepe’de en geniş mekanlarda hizmet veren kimya bölümü, diğer bölümlere verdiği servis laboratuarlarını ekonomik nedenle kaldırmak zorunda kalmıştır. Geçen zaman içinde servis dersi alan bölüm elemanlarına ders oluşturmak gibi bilim dışı nedenlerle Kimya Bölümünün diğer birimlere verdiği dersler oldukça azalmıştır. Bugün daha çok kendi içine kapalı hizmet vermektedir.

Kurucularından sonra bölümün bayrağını iki dönem Yuda Yürüm, bir dönem Süleyman Yıldırır taşımış ve görevi ondan  Haluk Özyörük, en son da Gürol Okay  devralmışlardır. Yaş haddinden emekli olanlara kendi isteği ile emekli olanlar da katılmış, hatta Hacettepe mezunu olup, bu bölümde görev alan Serdar Ateş gibi mensupları bile emekli olmağa başlamıştır. Bu dönemde Kimya Bölümü Mualla Ataman ile yaşadığı yası, Ömer Genç’in ölümü ile tekrar yaşamıştır.

     

 

            Beytepe’deki Diğer Bölümler ve Bazılarının İlkleri

 

            Beytepe şüphesiz ki Kimya Bölümlerinden ibaret değil. Ancak diğer bölümlerin de kuruluş hikayeleri de üç aşağı, beş yukarı benzer olup, kimya bölümünün kuruluş ve gelişmesinden çok farklı değil. Aradan yıllar geçince ve o bölümlerde çalışan biri olmadığımız için az çok iddia ifade eden kitabın başlığını “Hacettepe Tarihine Değişik Bakış” koyduğumuza göre anılarda kalan kadarıyla az da olsa diğer başlıca bölümler ve o bölümlerin kuruluş yıllarında görev alan ilginç bazı mensuplarından söz ederek yetineceğiz. Şüphesiz bu bölümlerle ilgili belleğimizde kalan anıları yazarken hatalarımızın  ve eksiklerimizin olması doğal karşılanmalıdır. Daha doğru ve ayrıntılı bilgiyi ilgili bölüm mensupları verebilirler.

           

 

 

 

Fizik Bölümü

 

Kimya ile en yakın ilişkide olan ve en çok benzerlik gösteren bölüm Fizik Bölümüdür. Fizik Bölümü de esas olarak Cemil Bey gibi Ankara Üniversitesi Fen  Fakültesi Fizik hocalarından Numan Zengin tarafından kuruldu. Numan Zengin de kendisi kadrosu ile Hacettepe’ye gelmeden önce öğrencileri Erol Öztekin, Fevzi Apaydın ve daha sonra da Engin Kendi’yi Hacettepe’ye aldırdı. Kendisi Hacettepe Üniversitesi hastanelerinde başarılı akciğer ameliyatı geçirerek kendi ifadesiyle akciğerinin yarısını bu kurumda bırakınca kendini sağlığına kavuşturan kuruma vefa borcunu ödemek üzere çalışmayı seçmiş.

Kimyanın kuruluşunda görev alan asistanların da Ankara Fenden hocası olan Numan Bey ilk yıllar büyük gayretle ve biraz da Kimya ile yarış ederek Fizik Bölümünü geliştirmeğe çalıştı. Bölüm kadrosunu eski Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi kadrosunda olan asistanlar ve yurt dışından doktorasını tamamlayarak dönenlerle genişletti. Hacettepe Üniversite olduktan sonra bir ara yıldızı da çok parladı. Mühendislik Fakültesinin kurulmasıyla bu fakültenin dekanı oldu. Bir ara da Mezuniyet sonrası Eğitimi Fakültesinin dekanlığını yaptı. Beytepe Kampusunun en iyi yerinde ve geniş alan üzerine çağdaş laboratuarları ile Fizik Bölümünü inşa ettirdi. Bu laboratuarların içini ise AID yardımı ile doldurdu. Bir ara genç, dinamik ve iyi yetişmiş kadro ile Fizik Bölümü en başarılı, en aktif bölümü oldu.

Ancak esasta iyi bir insan olan ve fizik bölümüne büyük bir ivme kazandıran Numan Zengin, bir süre sonra bölümüne aldığı ABD ve Avrupa’da doktoralarını almış aynı kuşaktan hırslı ve bilgili genç fizikçilerle iyi ilişkilerini sürdüremedi. Kurduğu ve yıllarını verdiği Hacettepe’den ayrılarak yaşamını bir süre de Ege Üniversitesinde sürdürdü ve orada öldü.

Fizik Bölümü asıl ününü birbiri ile çok iyi anlaşan, 1970-80 yıllarına göre çağdaş zengin alet donanımlı laboratuarları, elektronik ve mekanik atölyeleri kuran ve çalıştıran başta Acar Işın, Dinçer Ülkü olmak üzere Yalçın Sanalan, Özgen Birgül, Özcan Öktü, Gökçe Bingöl, Mustafa Korkmaz, Fevzi Apaydın, Erol Öztekin, Burhanettin Oral, Ömer Asım Saçlı gibi as fizikçilerle yaptı. Bunları Fırat Tezer, Önder Pekcan, Rıza Sungur, Mehmet Acet, Engin Kendi, Tarık Çelik, Hakkı Altın, Hüseyin Soylu gibi ikinci kuşak ve çoğu halen görevine devam eden kendi mezunları ile kadrosunu genişletti. Ayrıca yurt dışından gelip kısa süre kalan ve tekrar yurt dışına dönen elemanlar, Namık Kemal Pak, Muhsin Zor, Ziya Kantarcı gibi Hacettepe’nin kuruculuğunu yaptığı üniversitelerin kadrosunda olup bir süre Hacettepede çalışan elemanlar da Fizik Bölümünde görev yaptı. Beytepe’nin en büyük bölümlerinden biri oldu. Bir ara ülkemizde ilk kez büyük ana aletlerden biri olan NMR cihazı tamamen yerli imkanlarla fizik bölümünde yapıldı.

Fizik bölümü ülkemizin diğer üniversitelerine öğretim üyesi yetiştirerek büyük hizmetler yaptığı gibi, pratik ve teknik eğitime de ağırlık verdi. Mekanik ve elektronik laboratuarlarını çok başarılı kullandı. Sıvı hava üretim tesisi ve düşük sıcaklık fiziği alanlarında başarılı oldu. Elektronik mühendisliği bölümünün kuruluşunu destekledi, Nükleer Mühendislik Bölümünü kurdu. Ülkemizdeki diğer fizik bölümlerinin aksine lisans yerine fizik mühendisi yetiştirmeyi hedefledi. Böylece Fen Fakültesi yerine Mühendislik Fakültesine bağlı olarak varlığını sürdürdü.

Fizik bölümünün ilk as elemanları, özellikle Acar Işın, Dinçer Ülkü ve Yalçın Sanalan Hacettepe Üniversitesinin 1975-1995 yılları arasında yönetim kadrosunda söz sahibi oldular. Dinçer Ülkü MESEF Dekanlığı ve ardından rektör yardımcılığı, bir ara Nükleer Bilimler Enstitüsü müdürlüğü yaptı. 2000 li yıllarda TÜBİTAK başkanlığı gibi önemli görevde bulundu. Bir ara da TSE Başkan yardımcılığı yapmıştı. Diğer kardeş ve ağabeyleri gibi yurt dışında eğitim almış, oldukça zeki, başarılı, prensip sahibi dürüst bir bilim adamıdır. Kendisi ile ilk kez özel yüksekokulların devletleştirilmesi ile ilgili komisyonda birlikte çalıştık. 1982 Yılına kadar kimya fakültesi kurullarında görev aldığından kendisini kimyacı gibi görürdük.

 Yalçın Sanalan Fizik Bölümü başkanlığı sırasında evinde saldırıya uğradı, öldürülmek istendi, ağır yaralandı. Bir sıra ameliyat, uzun tedavi sonucu tekrar sağlığına kavuştu. Daha sonraki yıllar MESEF dekanlığı ve bir ara enstitü müdürlüğü yaptı. TAEK Başkanlığı gibi üst bürokratik görevde de bulundu.

Bu üçlü arasından başından itibaren Hacettepe’de en çok Acar Işın yönetim görevi aldı. Bölüm başkanlığı, Mühendislik Fakültesi dekanlığı gibi görevlerden sonra bir ara Fen Bilimleri Enstitüsü müdürlüğü, ardından Fen Fakültesi dekanlığı yaptı. Gürol beyin Hacettepe’de en güvendiği dostu, fakültede ve özellikle HÜTE’de en yakın mesai arkadaşı idi.

Özgen Birgül gibi bir teknik yetenekten, Gökçe Bingöl gibi mevzuat uzmanı ve her kurulun, Senato’nun değişmez bilge kişisinden söz edilmeden Fizik Bölümünün tarihi yazılamazdı. Arabası bozulan, anahtarı içinde kilitli kalan, kapısı açılmayan herkese Özgen’i bulmaları söylenirdi. Özellikle kendi uzmanlık alanındaki aleti çalışmayan, yada monte edecek olan herkes onu arardı. Bu yeteneklerini 15 yıl YÖK Dünya Bankası projesinin başında Hacettepe dışındaki tüm üniversitelere de gösterme fırsatı buldu. İçinden çıkılamayacak bir mevzuat zorluğu ile karşılaşan da Özgen’i arardı.

Önder Pekçan, Ömer Asım Saçlı gibi bazı elemanlar erken ayrıldı. Acar Işın 1997 yılında emekli olarak ABD’ye yerleşti. Tüm bu ayrılmalara rağmen kadrosunu en iyi koruyan bölüm olarak kaldı. 2000 Yılından itibaren kendi mezunları yönetim kadrosuna tırmanmağa başladı. Bunlardan Yiğit Gündüç önce Nükleer Bilimler Enstitüsü müdürlüğü, ardından Mühendislik Fakültesi dekanlığına atandı. Bölüm başkanlığına ise Turhan Özbey getirildi. Sonra ki dönemde bölüm başkanlıklarını Tarık Çelik ve Tezer Fırat üstlendiler.  Genç kadrosu tamamen kendi mezunlardan oluşmaktadır. İlk kadroyu oluşturan as elemanlar 2005 yılında ard arda emekli oldular.

 

İstatistik Bölümü

 

Hacettepe’nin ilk bölümlerinden biri de İstatistik Bölümüdür. Bu bölüm de Kimya Bölümü gibi daha Hacettepe Üniversite olmadan o tarihte doçent olan aslen Veteriner Hekim Alaettin Kutsal tarafından 1964-1965 yıllarında ülkemizde bu adla ilk bölüm olarak kuruldu. Bir ara meşhur Orhan Düzgüneş de görev yaptı. Ancak uzun süre bölüme Allaettin Kutsal damgasını vurdu. Emekli oluncaya kadar da bu bölümde çalıştı. 1965 Yılında İstatistik Bölümü de Merkez Kampus 5. kattaki meşhur koridorda bir odadan ibaretti. Bölümün ilk iki asistanı  biyolog Suna Bozcuk ile kibar veteriner Metin Atasu idi. 1965-66 yıllarında A. Ü. Fen Fakültesi Matematik Bölümü mezunları Zehra Yalçın (Muluk), Soner Gönen, Gülsüm Hocaoğlu, Ceyhan İnal göreve başladılar. Daha sonraki yıllarda Öniz Toktamış, Hülya Çingi ve Süleyman Günay ile bölüm kadrosu genişledi.

Kısa bir süre sonra Suna Bozcuk tekrar ilk mesleğine dönerek doktora yapmak üzere İngiltere’ye gitti. Marmara Üniversitesi’nin kurulmasıyla da Metin İstanbul’a taşındı ve birkaç yıl önce orada öldü. İstatistik kadrosundan da ayrılan eleman çok az oldu. Profesör olmak için Gazi Üniversitesine giden Soner Gönen bunlardan ilk akla gelendir. Daha sonraki yıllar bu bölüm kadrosunu tamamen kendi mezunları ile zenginleştirdi.

Çok kibar, güler yüzlü, ağır başlı ve babacan bir hoca olan Alaettin Kutsal, Cemil Şenvar’ın hemşerisi ve yakın arkadaşı idi Bir ara Fen fakültesi ve Samsun Ondokuzmayıs Üniversitesi Fen Fakültesi dekanlıklarını da yaptı. 1988 yılında yaş haddinden emekli oldu.  Kurduğu bölüm onu ve hizmetlerini unutmadı. Bölüm Başkanlığı nöbeti sıra ile Ceyhan İnal, Zehra Muluk ve Süleyman Günay yürüttüler. Bölüm ilk mezununu 1972 yılında verdi. 1973 yılı mezunları Ömer Esensoy,Tekin Sözer, Cenap Özdemir ve Tülay Saraçbaşı bölüm kadrosuna katıldılar

 İstatistik bölümü mezunları ise başta DİE olmak üzere birçok kamu kuruluşuna ayrı bir anlayış getirdi. Devlet kuruluşlarında danışmanlık yaptılar. Bunlar yardımıyla istatistik araştırmalara, hatta kamuoyu nabız yoklamalarına girdi.

2003 Yılında ise Ömer Esensoy ve Tekin Sözer öncülüğünde bazı elemanları bölümden tam ayrılmadan Aktüerya bölümünü kurdular.

 

Matematik Bölümü           

 

Hacettepe Üniversitesinin eski Fen ve Mühendislik Bölümleri içerisinde kadrosu en çok değişikliğe uğrayan, kendi içinde en çok çalkantı geçiren bölümlerden biri oldu ve halen aynı havada devam etmektedir. Böyle olunca gelip geçen elemanları hatırlamak da güç olmaktadır. Tüm fen ve mühendislik bölümleri başta olmak üzere üniversitenin bir çok bölümüne servis dersi vermesi nedeniyle en çok ihtiyaç duyulan matematik hocalarının ülkemizde sayısı esasen diğer fen bölümlerine göre daha azdır. Bu kadar önemli temel fen alanında eleman yetiştirme hızı da düşük olduğu gibi yayın sayısı da az olduğundan çoğu üniversitemizin belirlediği akademik yükseltilme kriterlerine göre yükseltilme zorluğu çeken elemanlar ile özel üniversitelerin cazip teklifleri sonucu ayrılmalar da bu bölümün kadrosunu sürekli daraltıcı etki yapmıştır.

Hacettepe’de Matematik Bölümü diğer fen bölümlerinden daha sonra ve üniversite olduktan sonra kurulmuştur. Kuruluşu Timur Karaçay ile yine kendisi gibi Ege Üniversitesinden getirilen doktoralı yaşlıca iki hoca Enver Taşdemiroğlu ve Seyfettin Aydın   tarafından 1968 yıllarında, yani diğer fen bilimleri bölümlerinden çok daha sonra Cemil Şenvar’ın desteği ile gerçekleştirildi. 1968 Yılında Mehpare Bilhan ve Dr. Lawrens Brown bölümde görev aldılar. Daha sonra Leman Çelikkanat, Hayriye Özden, hanımlar bu bölümde görev almışlardır.

İzleyen yıllarda ise Turgut Başkan, merhum Yaşar Ataman, Gündüz İkeda, Ahmet Abdik Hacettepe kadrosuna katılmıştır. Gündüz İkeda 2-3 yıl kaldıktan sonra tekrar ODTU’ne dönmüştür. Ahmet Abdik ise uzun yıllar bölüm başkanı olarak çalıştıktan sonra Galatasaray Üniversitesine gitmiştir. Birkaç yıl önce bu üniversiteden emekli oldu. Daha sonra bölüme  Osman Altıntaş, Hayri Göktaş, Seyit Ahmet Kılıç Musa Erdem, Ergin Türker gibi öğretmenlikten sonra doktorasını yapanlar, Ali Durmaz, Yusuf Aydın , Orhan Özer, Fethi Çallıalp, Abdurrahim Yılmaz, Kenan Taş gibi genç kuşak matematikçiler Hacettepe’de bir süre görev yapmışlar, sonra da başka üniversitelere gitmişlerdir.

Matematik Bölümü 'nden 1973 yılında mezun olan   ve aynı yıl asistan olarak göreve başlayan Ayfer Kurt, Doğan Çoker,  Duygu Erdem ile artık kendi mezunlarının yolu açıldı. Bunlardan Duygu Erdem halen göreve devam etmektedir. Ayfer Kurt  emekli oldu, Doğan Çoker önce Eğitim Fakültesine, sonra Antalya’ya gitti ve 2 yıl önce vefat etti. Beytepe Fen bölümleri arasında en çok ayrılmalar Matematik Bölümünde oldu. Bunların çoğu özel üniversitelerde görev yapmaktadır. Bölüme gelip geçen en yaramaz ise Aydın Altın olmuştur. Maalesef mezun olduğu okulların da yüz karası olarak güç bela kurumdan uzaklaştırılabilmiştir.

Bölümün belki en demirbaş ve en büyük hizmet eden hocası ise şüphesiz Mr Lawrens M. Brown dur. Eşi Türk olduğu için Türkiye’ye yerleşen Mr. Brown bugün çoğu profesör olan 10 matematikçiye doktora yaptırarak bölüme büyük katkı sağlamıştır. Bugün bu isimlerin hiç biri bölümde değildir. Bölümün halen en kıdemli Hocası Abdullah Harmancı bile bölüme çok geç katılmıştır. Bu bölüme oldukça geç katılan Bahaettin Cengiz de bir süre görev yaptıktan sonra bölümü terk ederek özel bir üniversiteyi tercih etmiştir. Aynı şekilde Aydın Tiryaki de başka bir üniversiteye gitmiştir. Halen bölümde kalan ve görev yapan Abdullah Harmancı dışındaki diğer elemanlar çok genç ve çoğu yurt dışında doktorasını yapan matematikçilerdir. Haydar Eş, Yücel Tıraş ve Emin Özçağ bölümün kıdemli ama genç profesörleridir. Tarihi oluşturan kişiler olduğuna göre bu bölüm için diğer bölümler kadar Hacettepe tarihinde yer eden öğretim üyesi maalesef verilememektedir.

 

Biyoloji Bölümü

 

Biyoloji Bölümü de çok sayıda meşhur hocanın bölüm başkanlığı yaptığı bölüm olarak ilk kurulan bölümlerden biridir. Kuruluşundan bu yana kadrosu çok değişmesine rağmen bugün belki de ülkemizde en büyük akademik kadroya sahip bir bölümdür. Bölüm ayrıca Tıbbi Biyoloji, Viroloji, Biyo-istatistik gibi bölümleri de doğurdu. Bölüm kadrolu 60 öğretim üyesi, 80 kadar uzman ve araştırma görevlisi ile üniversitenin de en büyük bölümü olmuştur. Biyoloji bölümü ülkemizin kadro itibarı ile en büyük biyoloji bölümü.

 Biyoloji bölümünün kuruluşu 1963 yılına kadar gider. O tarihte Ankara Üniversitesi Yüksek Hemşirelik, Tıbbi Teknoloji ve Fizik Tedavi Bölümleri olan Çocuk Sağlığı Enstitüsüyken ikinci bir tıp fakültesi açılması ile yeni fakültenin Temel Bilimlerinde görevlendirilmek üzere Doğramacı dostlarına eleman göndermelerini rica eder. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Tabiye (bugünkü doğal bilimler) bölümü başkanı Tevfik Karabağ ilk önce başarılı son sınıf öğrencilerini düşünür. O tarihte Ankara Yüksek Öğretmen okulunda yatılı kalarak öğretmen yetiştirmek üzere Fen Fakültesinde okuyan ilk öğrenciler mezun olmuşlardı. Bu mezunlardan ilk üçünü Karabağ kendine asistan almak istiyordu. Doğramacı’nın ricası doğrultusunda başarılı mezunlardan A.Nihat Bozcuk ve Mevlut (sonra Engin oldu) Gözükara’yı çağırarak ”Sizi bölüme asistan almak istemiştim, ama sayın Doğramacı benden çalışkan elemanlar istedi. Sizi yeni açtığı Hacettepe Tıp Fakültesine göndereceğim” der. İki genç yeni açılan tıp fakültesinin tıp dışı ilk kadrolu asistanı olarak göreve başladılar. Eylül 1963 de Tıp Fakültesinin eğitime başlaması törenine 16 genç tıp doktoru yanında bu iki genç asistan da hazır bulunur. O tarihte Doğramacı dışında tek profesör patolog Muharrem Köksal idi. Dersler başladığında tıp öğrencilerinin botanik ve zooloji derslerini vermek üzere Fen Fakültesi doçentleri Nihat Şişli ve Ali Rıza Çetik görevlendirilir.

Bölümün kurucuları Ali Rıza Çetik, Nihat Şişli, Nihat Bozcuk, Mevlut (Engin) Gözükara, sayılabilir. Bu dört eleman Hacettepe’deki yeni bölümler ve tıp fakültesinin ders ve uygulamalarını yürütürken A.Ü. Veteriner Fakültesinden Prof. M.Mihri Mimoğlu da ek görevle bu elemanlara ek olarak ders verir. 1964 Yılında bu elemanlara ek olarak asistan Dr. Jülide Tanyolaç, A.Ü. Fen Fakültesinden yeni mezun Suna Deliormanlı (Bozcuk), İ.Ü. mezunu Yıldız Sağver, Veteriner Fakültesinden Doçent Aladdin Kutsal ve asistan Metin Atasu katılır. Kısa bir süre sonra Doç. Kutsal asistan Suna Bozcuk ve Metin Atasu’yu yanına alarak istatistik bölümünü kurar. Bu yıllar tüm hoca ve asistanlar için büro olarak kullandıkları tek bir oda vardır.

1965 Yılında A.Nihat ve Suna Bozcuk MEB tarafından açılan yurt dışı doktora sınavını kazanarak İngiltere’ye giderler ve başarı ile doktoralarını tamamladıktan sonra tekrar artık ayrı üniversite olan eski kurumlarına dönerler. Daha sonraki yıllarda biyoloji bölümünde Ahmet Noyan, Özden İnceoğlu, Ayten Hanım, Altan Günalp gibi hocalar da görev almışlar ve  bölüm başkanlığı da yapmışlardır.

Tıbbi Teknoloji Bölümü mezunlarına Sağlık Bakanlığı önce sağlıkla ilgili kadro vermedi. Ardından bu bölüm mezunlarının biyokimya ve mikrobiyolojide uzmanlık hakkı  geri alındı. Bu durum üzerine bu bölümde okuyan öğrenciler biyoloji bölümüne aktarıldı ve mezunlarına da biyolog diploması verildi. Bu bölümün ilk iki yılı mezunlarından bir çoğu asistan olarak biyoloji, mikrobiyloji, fizyoloji, biyofizik, anatomi gibi dallara alındı. Çoğu mezun üniversitelerimizin temel tıp bilimlerinin başarılı öğretim üyesi oldular. Atilla Atalay, Nazif ve Dürdane Kolankaya  şimdi başka üniversitelerde görevli birçok biyolog bunlar arasındadır.

Altan Günalp bölüm başkanlığı sırasında tıbbi biyoloji bölümünü de kurdu. YÖK sonra bu bölüm tıbbi biyoloji adıyla tıp fakültesine bağlandı. Ahmet Kart ve Şükrüye Ayter, Kevser Pişkin eski biyoloji mensuplarıdır. Sonraki yıllarda bölüme diğer üniversitelerimizde de olduğu gibi hep kendi mezunları alındı. Kendi mezunları dışında eski Ankara Üniversitesi mezunu olup Eğe Üniversitesinde doktorasını yapan Hasan Peşman ile Atatürk Ü. den Ali Demirsoy ve Mustafa Kuru alındı. Hasan Peşmen ders vermek üzere Kayseri’ye gidiş gelişlerinden birinde trafik kazasında hayatını kaybetti. Mustafa Kuru bir ara tekrar Erzurum’a gitti. Dönüşünde bir süre çalıştıktan sonra Gazi üniversitesine, oradan da emekli olduktan sonra Başkent Üniversitesine gitti. Ali Demirsoy ise YÖK öncesi bir süre Fen Fakültesi dekanlığı da yaptı. Yazdığı biyoloji, zooloji ve popüler bilim kitapları, sıra dışı konferansları ile ülkemizin en çok tanınan biyologlarından oldu.

Biyoloji bölümü çok idareci de yetiştirdi. merhum Altan Günalp ÖSYM yi ülkemizin saygın ve YÖK’den daha prestijli kurumu haline getirerek yıllarca başkanlığını yürüttü. Nihat Şişli Fen Fakültesi dekanlığı, Ayşe Boşgelmez iki dönem, Ali Kalaycıoğlu 3 dönem Fen Fakültesi dekanlığı, Mevlut Gözükara İnönü Üniversitesi rektörlüğü yaptı. Mustafa Kuru ise Erzurum, Kırşehir’de dekanlık, Gazi Üniversitesinde yıllarca rektör yardımcılığı yaptı. Emekli olduktan sonra da Başkent üniversitesinde dekanlık yapıyor. Nihat ve Suna Bozcuk İnönü Üniversitesinde dekanlık ve müdürlük yaptılar. Nihat Bozcuk Danıştay kararı ile tekrar Hacettepe’ye döndükten sonra H.Ü. rektör yardımcılığını yaptı.

 

Yer Bilimleri Enstitüsünden üç Mühendislik Bölümüne

 

1966 Yılında ODTÜ nin bir mütevelli heyet toplantısında MTA Genel müdürü Doç. Dr. Sadrettin Alpan yanındaki Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya yer bilimleri konusunda araştırma yapan bir merkez kurmak isteğini dile getirmişti. Uzunca süreden beri bir çok devlet kuruluşu gibi MTA da özellikle lisans öğrenimlerinde burs verdiği üniversite mezunu gençleri üst ihtisas ( mastır, doktora) yaptırmak amacı ile yurt dışına gönderiyordu. Sayın Alpan göreve gelince MTA’ca her yıl yurt dışına gönderilen öğrenci sayısını da artırdı.

1966 yılı sonunda Fransa’da MTA hesabına lisans ve üst uzmanlık yapmak üzere gönerilen Gürol Ataman isimli bir genç çok parlak “Devlet Doktorası” yaparak dönmüş ve bu başarılı elemanı Doğramacı Hacettepe üniversitesi’ne aldırmıştı. O tarihte Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesinde Yer Bilimleri ile ilgili bir bölüm olmadığından Temel bilimler Yüksekokulu Müdürlüğünü yürüten ve Doğramacı’nın tüm fen ve mühendislik bölümlerini kurma görevini verdiği Cemil Şenvar bu parlak genci kendi bölümü olan kimya bölümüne almıştı. Bu bölümde jeokimyacı olarak çalışmağa başlayan Gürol Ataman bir yandan doçentlik tezini hazırlarken, bir yandan da kendine laboratuar kurmaya çalışıyordu.

MTA Genel Müdürü Sadretttin Alpan ile görüşmesinde yeni bir araştırma merkezi kurma arzusunu öğrenen Gürol Ataman, böyle bir merkezi Hacettepe Üniversitesi bünyesinde kurabileceklerini ifade eder. Genel Müdür’ün destek sözünü de alan Ataman, sayın Doğramacı ve Şenvar ile konuyu tartışır ve yetkiyi aldıktan sonra hızla böyle bir merkez oluşturma gayretine düşer. Fransız Büyükelçisi’nden de destek ister. Tam bu sıralarda Fransa Devlet Başkanı General De Goule Türkiye seyahati planlamaktadır. Devlet Başkanının ziyaret planına Hacettepe de dahil edilir. Mihmandarlığı da Gürol Ataman’a verilir. Bu seyahat sırasında Doğramacı ve Gürol Ataman De Goule’den kurulacak enstitüye destek sözünü alırlar.

MTA Genel Müdürünün ve Fransa Hükümetinin destek sözleri üzerine hemen harekete geçen Ataman zaman kaybetmeden “Yer Bilimleri Enstitüsünü” kağıt üzerinde kurar ve ilk alet olarak bir kütle spektrometresi, X-ışınları difraksiyon cihazı ve bazı temel aletleri Fransa’dan getirmeğe çalışır. Gürol Ataman Fransa Hükümetinden yüklü alet ve alt yapı yardımı yanında öğrenci ve öğretim üyeleri için burs desteği de koparır. Bu destek programı yer bilimlerinin ülkemizde gelişimine büyük katkı sağlamıştır.

Bu arada Hacettepe Üniversite olmuş ve Cemil Şenvar Fen ve Mühendislik Fakültesi dekanı olmuştu. Gürol ataman 1968 yılında doçent olur ve  kendisi gibi doktora yaparak dönen ve TPAO da çalışan Baysal Batman’ı yanına alarak bu enstitü bünyesinde maden ve jeoloji bölümlerinin açılış çalışmalarına başlar.

MTA ile yapılan protokole göre öğretim üyesi ve laboratuar desteği alabileceği garantisi üzerine bu bölümlere derhal öğrenci alınmasını ister. Aynı yıl iki bölüme birden öğrenci alınır. 1970 yılında DSİ de görev yapan Sungu L. Gökçen, ardından Almanya’da doktora yaparak dönen Yavuz Erkan ile biyoloji Enstitüsünden Gülden Gitmez enstitü kadrosuna katılırlar.  ODTÜ mezunu Seyfi Kulaksız ve İ.U. mezunu Yalçın Yusufoğlu’nu asistan olarak, bir yıl sonra da MTA’dan ek görevle derslere gelen doktoralı elemanlar Orhan Baysal, Mümin Köksoy ve Berkin Salancı ile MTA hesabına Fransa’da doktora yapan Osman Yılmaz kadroya atanır.

Artık bu alanlarda MTA ve MEB adına yurt dışında doktora yaparak dönen elemanlar kuruma kazandırılmağa çalışılır. Bu meyanda doktoralı Tevfik Ütine, Halim Demirel, Saldıray İleri ve Erçin Kasapoğlu, ardından mastırlı Ussal Z.Çapan, Ersen Buket gibi yeni elemanlarla kadro zenginleştirilir. Bu arada Doç. Dr. Sadrettin Alpman başta olmak üzere MTA da çalışan doktoralı elemanları ile ODTÜ hocaları da ders vermeğe devam ederler. İki bölüm ilk mezunlarını 1973 yılında verir. Hasan ve Emel Bayhan jeoloji bölümünün ilk mezunlarındandır. Maden bölümünün ilk 17 mezunundan 7 si doktora yapmak üzere yurt dışına gitmiş ve doktoralarını başarı ile tamamlamıştır.  İzleyen yıllarda İrfan Bayraktar, Hüseyin Özdağ, Muammer Öner, İsmail Girgin, Nuran Gökçen, Muzaffer Evirgen,  Sezai Görmüş, Gültekin Günay, İbrahim Gürer, Alparslan Arıkan ve Şakir Şimşek, Niyazi Gündoğdu gibi elemanlarla kadrosunu genişleten ve uygulama ağırlıklı maden ve jeoloji mühendisliği eğitimi veren yer bilimleri enstitüsü üçüncü program olarak da Hidrojeoloji Mühendisliği eğitimini de başlatmıştır.

Birçok idareci yetiştiren yerbilimleri enstitüsü dekan, rektör yardımcısı, ve YÖK üyesi olarak uzun yıllar görev yapan Gürol Ataman yanında yine uzun yıllar yöneticilik ve YÖK üyeliklerinde bulunan Orhan Baysal ve Mümin Köksoy dışında mühendislik fakültesi dekanlığı yapan Yavuz Erkan ve Erçin Kasapoğlu, rektör yardımcılığı yapan Hasan Bayhan, genel müdürlük yapan Orhan Baysal ve Muzaffer Evirgen ile uzun yıllar Fen Bilimleri Enstitüsü müdürlüğünü yürüten Gültekin Günay ve Seyfi Kulaksız hep kimya bölümünde kurulan bu Yer Bilimleri Enstitünün yetiştirdiği elemanlardır.

Yer Bilimleri Enstitüsü Gürol Ataman yönetiminde ve onun öncülüğünde kısaca HÜTE olarak anılan Hacettepe Üniversitesi Teknoloji Enstitüsünün en gözde destekçisi oldu. Kurduğu yan şirketlerle ve MTA mensuplarının desteği ile ülkemiz yer altı kaynaklarının bulunmasında başarılı görevler yaptı. Gemi atık su temizleme sistemleri geliştirdi.Ancak büyük yatırımla kurduğu cevher öğütme ve değirmencilikle mermer ve zeolit üretiminde başarılı olamadı. 

Maalesef Beytepe kampusu içerisinde başka hiçbir bölüm genç yaşta ve henüz meslek yaşamlarının verimli devresinde üniversitede görevliyken vefat etmemiştir. Bunlar arasında bir sabah laboratuarında ölü bulunan Dr. Akın  Gökışık başı çekmiştir. Sonra sıra ile Gürol Ataman eşi ile trafik kazasında, Ussal Çapan trafik kazasında, Sungu Gökçen Muzaffer Evirgen ve Baysal Batman kalp krizi ve kanser gibi sağlık sorunları  sonucunda hayatlarını kaybetmişlerdir.

Mühendislik Fakültesinin Aheste Gelişimi

 

Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Fen ve Mühendislik Fakültesinin Fen, Mühendislik ve Kimya Fakültelerine bölünmesi ile kurulduğundan ve Kimya Mühendisliği bölümünün de Kimya Fakültesi olarak ayrıldığından değişik bir yapılanma ve gelişim gösterdi. İlk yıllar sadece yer bilimleri enstitüsüne bağlı maden ve jeoloji bölümü ile fizik bölümünden ibaret kaldı. Diğer mühendislik bölümlerini açmada çok gecikti. Özellikle mühendislik fakültelerini asıl şekillendiren inşaat, elektrik ve makine bölümleri gibi ana mühendislik bölümleri açılmadığından Hacettepe Üniversitesi sanki mühendislik fakültesi hiç yokmuş gibi algılandı.

Yıllar sonra biraz daha değişik yoldan Gıda Mühendisliği bölümü açıldı. Sağlık Teknolojisi Yüksek Okulunda 1975 yılında “Gıda Analizleri ve Teknolojisi adı ile açılan gıda mühendisliği ilk yıllarında Beslenme ve Diyetetik bölümü karıştırıldı. Gıda mühendisliğinin ilk elemanları Veteriner ve Ziraat mühendisliği çıkışlı elemanlar oldu. Kimya ve Kimya Mühendisliği ile gerçek gıda mühendislerinden yararlanılamadı. Bölümün ilk başkanlığını fizikçi Gökçe Bingöl üstlendi. Gıda mühendisliğinin ilk elemanı veteriner asıllı Türker Aşan oldu. Daha sonra Osman Çevik ve İlbilge Saldamlı bu bölümde görev aldı. Sonra bölüm Erzurum’dan gelen Gürol Ergin ve Bakanlıktan gelen Aydın Öztan ile takviye edildi. Beytepe’ye oldukça geç, 1978 yılında taşındılar. Gıda mühendisliği bölümünden çok şeyler beklendi. Üretim yapacakları büyük hangarlar, ekmek ve pasta fırınları yapıldı. Hacettepe Hastanelerinin ihtiyaçlarını birinci elden karşılaması istendi. Ekmek ve yoğurt üretimindeki atılımını sucuk ve diğer hedeflenen gıda üretimleri izleyemedi. Ancak bölüm yine de ülkemizdeki diğer gıda mühendisliği bölümleri arasında ön sıralarda tercih edilen bir gelişim gösterebildi.

Bilgisayar 1970’li yıllarda dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok yeni idi. Ancak Hacettepe ülkemizde bilgisayar kullanımı açısından en atak davranan üniversite oldu. IBM firmasından kiralanan bir devasa bilgisayar ( O tarihte elektronik beyin deniyordu) bugünkü Diş Hekimliği Fakültesinin üst katına yerleştirilmişti. O tarihte bilgisayardan en iyi anlayan ve yurt dışında eğitim görmüş genç elemanlar istihdam edildi. Bu genç elemanların yoğun isteği ve çabası ile bilgisayar önce Beytepe’ye taşındı. Sonra da bir Bilgisayar Mühendisliği Bölümü kurulmasına çalışıldı. Yeni kurulan bölümün başkanlığına jeolog Orhan Baysal atandı. İlk yıllar diğer bölümlerin programlama (Fortran 4) derslerini veren bölüm mensupları nihayet 1975 yılında öğrenci de alarak bölümü kurdular.

İlk kurucular Aydın Köksal, Ünal Yarımağan, Nihal Ersak, Eray Gürsoy ve Tamer Kutluay oldular. Daha sonra ise Ersin Töreci ve Ümit Karakaş bölüme katıldılar. Kabına sığmayan son derece atak ve çalışkan Aydın Köksal daha ilk yıllarından bilgisayar kelimesi başta olmak üzere tüm bilgisayar terimlerini Türkçe verme yolunu izledi. Bu alana o kadar yoğunlaştı ki belki de ülkemizin en iyi, ilk ve en büyük bölümü olabilecek bölümün gelişim ve tanıtımı sanki bu çabalar sonucu yavaşladı. Bölüm donanımdan daha ziyade program yazımı ve bilgisayar bilimleri olarak gelişti. 

Ülkemiz için yeni bir mühendislik dalı olan Ağaç İşleri Endüstri Mühendisliği Bölümü M. Teknoloji Yüksek Okulu bünyesinde açıldı. Aynı şekilde Elektronik Bölümü de bu yüksek okul bünyesinde idi. 2547 Sayılı YÖK yasası ile Elektronik Bölümü Mühendislik Fakültesine Elektronik Mühendisliği bölümü olarak bağlanırken M. Teknoloji Yüksekokulu da bünyesinde sadece Ağaç işleri endüstri mühendisliği olarak bağlandı. Yeni pratik ağırlıklı mühendislik bölümleri bu yüksek okula bağlı olarak açılmak istendi. Ancak ilk yıllar yer ve eleman sıkıntısı nedeniyle metal işleri, seramik ve malzeme, otomotiv, tıbbı mühendislik bölümlerinin açılışları yer temini sonrasına ertelendi. Bu erteleme 12 yıl sürdü. Sonra da yüksek okula bağlı mühendislik bölümleri olamayacağı gerekçesi ile bu bölümlerin açılışına YÖK tarafından izin verilmedi. Hatta izleyen yıllarda ülkemizde mezunlarının en kolay iş bulduğu yada bağımsız iş kurabildiği mühendislik alanına öğrenci alımı durdurularak kapatılmaya çalışıldı. Mühendislik Fakültesi mensupları bu kadar gerekli bölümü içlerine bile almak istemedi.

Temelleri M. Teknoloji Yüksekokulunda atılan, ilk yıllar iki yıl öğrenim süreli elektronik teknikeri yetiştiren Elektronik Bölümü kısa sürede bir zorlukla karşılaşmadan mühendislik öğrenimine başladı. Ancak ilk yıllarda kariyer yapmış öğretim üyesi azlığı nedeni ile fiziğin gölgesinde kaldı. Bölümün ilk başkanlığına da fizikçi Dinçer Ülkü atandı. İlk elemanlar Turhan Çiftçibaşı, Alper Uraz, Emin Akata idi. Sonra Erdem Hanım ve yeni elemanlarla takviye edildi. Doktora eğitimi başladıktan sonra da hızla büyüdü.

Mühendislik Fakültesi makine ve inşaat bölümlerinin yokluğunun sıkıntısını ve eksikliğini hep çekti ve halen de çekmektedir. Makine bölümünü önce kurmak yerine bu kez yine fizik bölümünün gayret ve öncülüğü ile Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümü açıldı. İlk yıllar bölüme o kadar rağbet oldu ki adeta en yüksek puanlı süper beyinlerin tercih ettikleri bölüm oldu. Ne yazık ki ülkemiz bir türlü nükleer enerji kullanımına geçemediğinden izleyen yıllarda mezunları iş bulmada zorlandığından ya yurt dışına kaçtı, ya da alet firmalarının satış temsilcisi oldular. Bölüme ilgi azaldı.

Ancak 2000 yıllarında açılmasına karar verilen makine bölümü bir türlü öğretime başlayamadı. Çevre mühendisliği ise bir ara Çevre Genel Müdürlüğü yapan Yerbilimci Muzaffer Evirgen’in çabası ile açıldı. Ancak Muzaffer’in hastalığının da etkisi ile gelişemedi. Sonra bölüm disiplinler arası Y. Lisans eğitimi yapan bir bölüm olarak varlığını yer bilimleri gölgesinde sürdürdü.

Mühendislik fakültesinin beklenen gelişmeyi göstermemesinin en önemli nedeni belki de fakültenin kuruluşundan itibaren dekanlarının çoğunlukla çağdaş mühendisliğin gelişim çizgisinde mühendis olmamalarıdır. 2002 Yılında dekanlığa atanan elektronik mühendisi Selçuk Geçim’in görevi sırasında hem makine mühendisliğinin kuruluş çalışması hızlandı, hem de büyük bir üniversite-sanayi ve yurtdışı işbirliği ile otomotiv mühendisliğinin açılması gerçekleştirildi. Otomotiv mühendisliği açılması protokolü Mercedes-Benz şirketleri Genel Müdürü, Almanya Esslinger Üniversitesi Rektörü, Aksaray Valisi, Hacettepe Üniversitesi Rektörü tarafından imzalanırken Almanya Büyükelçisi ve DAAD vakfı temsilcileri de tanık olarak hazır bulundular. Fakülte, Teknokent, Tekmer ve bu yeni bölümlerle üniversite-sanayi işbirliğinin iyi bir örneğini oluşturarak daha teknolojik görüntüye kavuşacaktır.

 

Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi ve Bazı Bölümlerinin Kuruluşu

 

Daha önce kuruluş bölümünde sözü edildiği gibi daha üniversite olmadan, Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesine bağlı olarak Temel Bilimler Yüksek Okulu içinde fizik, kimya, biyoloji ve istatistik gibi fen bilimleri yanında sanat tarihi, psikoloji, sosyoloji, psikoloji bölümleri de açıldı. Kısa süre sonra eğitim, iktisat, kütüphanecilik, İngilizce, Fransızca ve hatta Latince bölümleri gibi bir çok sosyal bilimler bölümlerinin bilim dalı niteliğinde küçük birer birimleri de açılmıştı. Bu birimlerin görünürdeki amacı, çağdaş ve yeni bir anlayışla programları yapılan tıp ve sağlık bilimleri eğitimi alan öğrencilere temel fen ve sosyal bilimler servis derslerini vermekti. Ancak kısa bir süre sonra asıl amaçlarının yeni kurulması planlanan üniversitenin alt yapısını oluşturmak olduğu anlaşıldı. Bu birimlerde genellikle ABD de doktorasını yapan genç ve yetenekli bilim adamları ile Ankara Üniversitesinde iyi isim yapmış, etkin çevresi olan ve istikbal vaat eden  meşhur hocalar görevlendirilmişti.

T.C. nin ilk başbakanı Fethi Okyar’ın oğlu Atatürk Üniversitesi eski rektörü Osman Okyar ile genç iktisatçı Erdinç Tokgöz İktisat, Ankara Üniversitesinin eski rektörü Suud Kemal Yetkin ve doçenti Oluş Arık Sanat Tarihi, Feriha Baymur ve genç Hüsnü Arıcı, İffet Dinç Psikoloji, Feriha Baymur ve Selahattin Ertürk Eğitim, Emel Sönmez (Doğramacı) İngilizce, sonraları YÖK üyesi de olan Yaşar Öner Almanca, Suud Kemal Yetkin ve daha sonra İona Kuçuradi Felsefe, Nihat Nirun Sosyoloji, İlhan Kum ve hocası Osman Bey Kütüphanecilik birimlerinde görevlendirilmişlerdi. Bu kişiler daha sonra Hacettepe üniversite olunca aynı adlı bölümleri kurdular.

Ayrıca A.Ü. Hukuk ve Siyasal Bilimler fakültelerinden İlhan Arsel, Bülent Nuri Esen, İzzet Köklü gibi kimi hocalar da ara sıra ders ve konferans vermek üzere gelirlerdi. Bazı birimlerde ise yalnız genç asistanlar alınmıştı. Ankara Üniversitesinden gelenlerin tamamı ek görevli idi. Latince’de yalnız asistan Necdet Sümer, Fransızca Bölümünü ek görevli Cemil Göker kursa da asistanlar  Ekrem Aksoy ve A. Hamit Sunel bu bölümlerin ilk elemanları oldular.

Hacettepe 1967 yılında üniversiteye dönüştükten sonra kısa bir süre Fen ve Sosyal Bilimler, daha sonra bu fakültenin de ikiye ayrılması ile Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi adını alan bu fakülte, özellikle yurt dışında doktoralarını yaparak dönen yeni elemanların  atanmalarıyla kısa sürede hızla gelişti ve büyüdü. Sonraları bu fakültenin dekanlığını da yapan Fuat Turgut Eğitim Bilimleri Bölümüne, Kanada da doktorasını yapan Ercüment Kuran Tarih Bölümünü kurmak üzere atandı.

Özellikle Ercüment Kuran gibi son derece titiz, klasik tarih anlayışı  dışında bir başkanın yönetimindeki Tarih Bölümü Nejat Göyünç ve Abdurrahman Çaycı gibi kısmen kıdemli, Almanya’da doktorasını yaparak dönen Rifat Önsoy, ABD’den dönen Özkan İzgi, Fransa’dan dönen, Bayram Kodaman ve Bahaettin Yediyıldız gibi gençlerin katılımı ile ülkemizin en başarılı tarih bölümlerinden biri oldu. Ercüment Beyin ifadesi ile yurt dışından tarih öğreniminin çağdaş metodolojisini öğrenmişler ve yepyeni bir anlayış getirmişler. Tarih bölümünde son yıllarda Ahmet Yaşar Ocak, Mustafa Yılmaz ve Mehmet Öz  bayrağı devralan elemanlar oldular.

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü ise Halk Edebiyatçısı Şükrü Elçin kurdu. Sonra Dilci Talat Tekin görev aldı. İkisi de bu kurumdan emekli oldular. Bölüme alınan dilci ve edebiyatçılar Amil Çelebioğlu, Ahmet Bican Ercilasun, Sadık Tural, Abdurrahman Güzel, Meserret Diriöz profesörlüklerine kadar bu bölümde çalıştılar. Halen Dursun Yıldırım, Bilge Ercilasun ve F. Tulga  Ocak yetiştirdikleri gençlerle bölüm bayrağını ileriye taşımaktadırlar.

Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesinin ilk dekanlığına Osman Okyar atandı. Osman Bey zamanının en iyi ekonomistlerinden sayılırdı. Babası genç Türk Devletinin, yani Atatürk’ün ilk başbakanı olması Osman Beyin iyi yetişmesinde çok etkili olmuş olmalı. Son derece kibar, iyi giyinen sempatik beyefendi bir adamdı. Hızlı hareketleri ile dikkati çeken genç ve becerikli sekreteri Aydan hanımla evlenmesi herkesi şaşırttı. Aradaki büyük yaş farkına rağmen ayrılana dek aile yaşamları ile ilgili olumsuz bir durum duyulmadı. Osman Okyar aslında İktisat Bölümünü kurmakla görevlendirilmişti. Bölüme asistan olarak Taner Berksoy ve İbrahim Tanyeri’ni almıştı. Fakat bölümün en popüler elemanı Erdinç Tokgöz idi. Sonra bu bölüme Zafer Başak, Mehmet Sümer, A. Nejat Ölçen, Alev Coşkun gibi 70’li yılların politikacıları da katıldılar.

İzleyen yıllarda bu fakültede Ercüment Kuran, Nihat Nirun ve Fuat Turgut gibi bazı hocalar birer dönem dekanlık yaptılar. Ancak sonraki yıllar bu fakültenin değişmez dekanı Emel Doğramacı (Sönmez) oldu. Hem YÖK öncesi dönemde hem de YÖK sonrası dönemde Edebiyat Fakültesine dönüşen bu fakültenin dekanlığını 1995 yılına kadar Emel hanım yürüttü. Tüm fakülte personeli ve çok sayıda bölümü bir arada tutmakta ve tüm elemanların memnun etmekte büyük bir başarı gösterdi.

Emel hanımın dekan yardımcıları ve öğrencileri YÖK’den sonra yeniden yapılanan Hacettepe Üniversitesinde rektör yardımcısı, dekan ve müdür olarak uzun yıllar görev üstlendiler. Hacettepe Üniversitesi’nin yeniden yapılandırılmasında ayrıntılı anlatıldığı gibi Gülsen Canlı Güzel Sanatlar  Fakültesinin, Rifat Önsoy Eğitim Fakültesinin dekanlığını uzun yıllar yürüttüler. Süleyman Yıldız ise profesör olduktan sonra uzun yıllar Yüksel Bozer’in rektör yardımcılığını yaptı. Süleyman Yıldız aynı zamanda sosyal ve idari bilimler alanında ilk rektör yardımcılığı yapan Hacettepeli oldu. Daha sonraki yıllar bu yardımcılığı becerikli işletmeci Ömer Lalik ile birlikte yürüttü.

Hacettepe daha üniversite olmadan öğrencilerinin ve öğretim üyelerinin bir yabancı dili iyi öğrenmesine özel özen gösterdi. Eğitim dili Türkçe olmasına rağmen özellikle öğretim elemanlarının iyi İngilizce öğrenmesini destekledi ve teşvik etti. Bu amaçla yabancı dil bölümlerinden ayrı olarak Yabancı Diller Destek Birimini kurdu. Bu birim elemanları akademik kariyer yapmadan dil öğretimi, özellikle hazırlık sınıfına dil öğreten okutmanların görev yaptığı birim oldu. YÖK sonrası bu birim “Yabancı Diller Yüksek Okulu” şeklinde yeniden yapılandırıldı. Bu birimin ilk kuruluşunda Abdullah Durukal görevlendirildi. Abdullah Bey hocalar dahil tüm mensuplar için açılan kurslarda bizzat ders verdi.

Bir ara Selahattin Ertürk eğitim enstitüsü mezunlarının lisans yapmadan yüksek lisans tamamlama yolunu açtı. Bu sistemle tüm Milli Eğitim Bakanlığı üst düzey bürokratları önce lisans tamamlama kurslarından sonra yüksek lisans sonra da doktoralarını tamamlayarak Eğitim Bilimleri Bölümünde görev aldılar. Özellikle izleyen yılarda bir ara CHP ortanın solu ekibinden Alev Coşkun, Necati Cebe, A. Nejat Ölçen Mustafa Üstündağ gibi genç ekipten bir grup politikacı da Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesinden politikaya atladılar. Bunların çoğu 1973 seçimlerinde parlamentoya girdiler ve bir kısmı bakan oldu.

Yüksek lisans tamamlama programından sonra doktorasını tamamlayan bir çok eğitim uzmanı ülkemizdeki eğitim bilimleri öğretim üyesi açığını kapatmada büyük hizmet üstlendi. Ancak MESEF kurullarında bu dalda verilen doktoralar en çok tartışmalara ve eleştirilere neden olmaya devam etti. Son yıllarda büyük başarı gösteren eğitimcilerimiz bu tartışmalı doktora programı sayesinde akademik kariyerde ilerleyebildiler.

YÖK sonrası dönemde ikiye, hatta üçe bölünen Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi, Edebiyat-, İktisadi ve İdari Bilimler- ve Eğitim Fakülteleri şeklinde varlığını sürdürdü. Bunlardan Edebiyat Fakültesi halen üniversitenin en çok bölümlü fakültesi olma özelliğini korumaktadır. Adı çok duyulan birçok sosyal bilimci, şair, yazar, hatta gazeteci ve politikacı bu fakültelerde görev yaptı. İlk akla gelenler anarşi terör dalgasında katledilen Doç. Dr. Bedrettin Cömert bu fakültenin sanat tarihi hocasıydı. Daha önce de adından çok söz edilen Bozkurt Güvenç Hacettepe’nin kuruluşundan itibaren hep bu fakültenin hocalığını yaptı. Cemil Şenvar öncesi Temel Bilimler Yüksekokulunun ilk müdürlüğünü yaptığı gibi Sosyal Antropoloji Bölümünü de o kurdu. Emre Kongar ABD de mastır yaparak döndükten sonra Doğramacı’nın çok yakınında yer aldı ve bu  yıllar genç yaşına rağmen öğretim görevlisi olarak Sosyal Çalışma Bölümünü kurdu, bir yüksek okulun müdürlüğünü yaptı. Profesörlüğü 1980 askeri yönetimi tarafından imzadan dönünceye kadar bu fakültede görev yaptı.

Ekonomistler Zafer Başak, Taner Berksoy, yazar Bilge Karasu, gazeteci Ertuğrul Özkök, daha önce sözü edildiği gibi CHP’nin 1973 sonrası birçok bakanı ve milletvekili, bu fakültede görev yaptı. Tarihçi Abdulhaluk Çay (bakanlığına kadar) Türkeş’in damadı Turgut ve kızı Umay Günay hep bu fakültenin hocalarıydı. Aynı fakülte Abdulkadir Ateş’i önce 1402 ile açığa, sonra parlamentoya ve ardından bakan koltuğuna oturttu.

Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesinin sessiz ve mütevazi bir öğretim üyesiyken YÖK ile yıldızı en çok parlayan şüphesiz Mehmet Sağlam oldu. Sayın Sağlam daha doçent unvanını alır almaz  TOBB da görev aldı. TOBB Başkanı Mehmet Yazar’ın en popüler olduğu 12 Eylül sonrası dönemde onun sağ kolu ve TOBB genel sekreteri olarak Mehmet Sağlam da adını duyurdu. 2547 Sayılı yasanın tanıdığı geçiş döneminde bir tür hülle yoluyla 1983 yılında profesörlüğe yükseltildi. Kendi üniversitesine atanamayınca da uzmanlık alanı ile hiç ilgisi olmayan, bir zamanlar “Kız Teknik Öğretmen Okulu” olarak bilinen ve Gazi Üniversitesine bir fakülte olarak bağlanan Mesleki Eğitim Fakültesine dekan ve profesör olarak atandı. Eski patronu M. Yazar bu atanma onuruna Büyük Ankara otelinde gösterişli bir resepsiyon verdi. Bu gösterişli törenle ülke yöneticileri sayın Sağlam’ı tanıdılar. Sayın Sağlam’a göre bu görev sadece unvan almak ve dekan olabilmek için basit bir basamaktı.

1985 yazında Karadeniz’in iki üniversitesinin, Samsun Ondokuzmayıs ve Trabzon Teknik Üniversitelerinin rektörleri görevlerinden alınınca Kemal Gürüz Trabzon’a Mehmet Sağlam da Samsun’a rektör olarak görevlendirildiler. Sayın Sağlam tıp fakültesi döner sermayesinden 2 maaş ek alabilmek için kadrosunu bu fakültenin fizyoloji anabilim dalına aktarttı. Bu görev Gazi üniversitesinde bir gecekondu fakültesi dekanlığı gibi basit bir görev değildi. Sağlam’ın velinimeti TOBB başkanı Yazar da önce parti kurmuş, ardından parti tutunmayınca ANAP’a geçmiş, hem milletvekili, hem de bakan olmuştu. Mehmet Sağlam bu ilişkinin yardımı ile devlet katında gücünü ve çevresini geliştirdi. Doğramacı’nın prensleri arasına bile girdi. Sayın Doğramacı YÖK de istemediği değişiklik yasalaşınca biraz da nazlanarak görevi bırakmasıyla YÖK başkanlığına sayın Sağlam atandı.  YÖK’de artık Doğramacı devri kapandı, Sağlam devri başladı. Bu makamı kendi amacı ve hedefi doğrultusunda çok iyi değerlendiren Sağlam, politikacılarla kurduğu iyi ilişkiler sonucu partiye katılma davetini geri çevirmedi. Milletvekili ve Milli Eğitim Bakanı oldu. Hatta parti üst yönetiminde bile kendine soyadı gibi sağlam bir yer buldu.      

YÖK sonrası dönemde yeni yapılanma ile Edebiyat Fakültesine dönüşen ana fakültenin ilk dokuz yılında dekanlığını Emel Doğramacı yürüttü. Daha sonra bir dönem tarihçi Özkan İzgi dekanlık yaptı. Seçim başladıktan sonra ise bu fakültenin 3 dönem ( dokuz yıl) sürecek dekanlığına Tuğrul İnal seçildi ve fakültenin fiziki çehresini değiştirdi.

Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesinin 2.yarısı ise tüm Türkiye Üniversitelerinde olduğu gibi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesine dönüşmüş, daha doğrusu yeni kurulan bu fakülteye eski fakültenin İşletme, İktisat ve Kamu Yönetimi Bölümleri bağlanmıştı. Ayrıca M. Teknoloji Yüksekokulu bünyesinde olup, kapanmasına karar verilen turizm ve otel işletmeciliği bölümleri ile kooperatifçilik bölümlerinde görev yapan öğretim elemanları da kadroları ile bu fakülteye aktarıldı. Böyle olunca kurulur, kurulmaz büyük bir fakülte oldu. İlk dekanlığına Eskişehir İTİA’dan gelen Kamil Mutluer atandı. Mutluer YÖK üyeliğine seçilince dekanlığa önce yine üniversite dışından Tuğrul Tan atandı. Onun ayrılması ile boşalan dekanlığa önce Tuğrul Çubukçu atandı. Daha sonra uzun yıllar  Doğan Tuncer ve Halil Can bu fakültenin dekanlığını yürüttüler. 2004 Yılında ise dekanlığa Orhan Morgil atandı. Eski öğretim üyesi Abdullatif Şener’in bakanlığı dönemindeki destekleri ile yeni binasında çağdaş, ileri teknoloji olanaklarına kavuşan fakülte daha sonra bölüm sayısını 5’e çıkardı.

Dördüncü bölüm olarak açılan Maliye bölümü bir bakan çıkarmasına ek olarak başkanı Sadık Kırbaş bir süre Süleyman Sağlam’ın Genel Sekreterliğini yaptı. Sonra şansı açılan Kırbaş önce Milletvekili seçildi. Ardından Okan üniversitesinin kurucu rektörlüğüne atandı. Maalesef bölüm başkanları Yıldıray Arsan 2004 yılında erken yaşta vefat etti. Tuğrul Çubukçu ve İsmet Ergün de genç yaşlarında öldüler. Yani İşletme ve İktisat bölümleri mevcut çok sayıda hocaları ile Türkçe yanında İngilizce de eğitim yaparken, Maliye ve Uluslararası İlişkiler Bölümleri ölüm ve yükselerek ayrılmalar nedenleriyle hoca sıkıntısı çekmektedir. Maalesef Uluslar arası İlişkiler Bölümünün kurucusu Ali İhsan Bağış daha mezunları göremeden 2004 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Bu fakülte yeni açılan vakıf üniversitelerine de çok eleman gönderdi. Çoğu eleman bölüm başkanı ve dekan olarak görev yaparken Ayhan Tan bir süre özel bir üniversitenin rektörlüğünü de yaptı.

 

Sosyal Çalışma Bölümü ve Emre Kongar

 

 Başka hiçbir üniversite benzeri olmayan “sosyal çalışma bölümü“ açılacağı söylendiği zaman böyle bir bölümün varlığı bile tartışılmıştı. O tarihte bilinen bölümler sosyoloji ve psikoloji gibi klasik bölümlerdi. Bu bölümün ABD’de mastır yaparak ülkemize dönen, uzaktan bakıldığında kendisini seçkin sayan, genç yaşına rağmen Hacettepe kafeteryasının ÇÖK (Çok Önemli Kişiler) masasında oturan, doktorası bile olmadan bölüm başkanı atanan şımarık görünümlü kişi için açıldığı da söylenmişti. Sayın Doğramacı’ya çok yakın görünür, kısa kollu gömlekle dolaşır ve kahkahalı, yüksek sesle konuşurdu. Bu kişi 1980 sonrası gazeteci, yazar ve fikir adamı olarak çok meşhur olan Emre Kongar’dan başkası değildi.

Yakından tanındığında ise öyle şımarık hali yoktu. Sadece konuşkan, hoş sohbet, belki zengin ve kendisinden emin olduğundan çok rahat bir tip olması çoğunluğa uzaktan bu izlenimi bırakmış bile denebilirdi. Kısa sürede bölümü kurdu, geliştirdi. Mezunları diğer klasik bölümlerden daha kolay iş buluyordu. Emre Kongar her yerde görünmeğe başladı. Doktorasını tamamladı, doçent de oldu. Ülke iç çatışma ve politik çalkantılar içine girmişti. Sayın Kongar seçkin, elit görünümü dışında belki de bunun sonucu kendisini sokaktaki işçi ve öğrenciye daha yakın, onların arasında buldu ve ilk çevresinden koptu. Bazı sivri çıkışları ile önce fakültesinin yöneticileri ile, sonra da kendisine doktorası olmadan bölüm kurduran ve büyük desteği yanında yer veren sayın Doğramacı ile bile ters düştü. Bu arada profesörlük zamanı geldi. Ancak Hocabey profesör olmasını istemiyordu. Fakat direk yönetimde değildi. Senato’ya gönderdiği uyarı haberlerine rağmen sayın Kongar’ın profesörlüğe yükseltilmesi 1 oy farkla ( 16 lehte, 15 aleyhte ve bir çekimser) senatodan geçti. Sayın Doğramacı hiç de memnun olmadı. Hükümet ve Cumhurbaşkanı nezdinde engellemeğe çalıştı. Bunda başarılı da oldu. Ancak sayın Kongar’ın dosyası ile aynı gün senatodan oybirliğine yakın (31 lehte, 1 çekimser) olumlu oyla yükseltilen bir kimyacının dosyası da aynı yerlerde bekletildi. 5 Haziran 1981 de senatonun kabul ettiği yükseltmeler yanlarına gelen dosyaları da bekleterek 6 Kasım 1981 tarihine kadar imzalanmadı.

Bu tarihte yayınlanan 2547 Sayılı Yasa ve kurulan YÖK ise bu yükseltmeleri yeni üniversitelere gidilmedikçe geçersiz saydı. Profesörlük unvanlarının kullanılması yasaklandı. Emre Kongar’ın Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesine bağlı olarak kurduğu ve tanıttığı Sosyal Çalışma Bölümü de kapatılarak Keçiören’deki Sosyal Hizmetler Yüksekokuluna bağlandı. Mevcut elemanları da bu Yüksekokula gönderildi. Bunun üzerine sayın Kongar “Ben bu unvanı kullanırım, kimse profesörlüğümü geri alamaz, Keçiören’e de gitmem,” çıkışı ile YÖK’e karşı bayrak açtı. YÖK’ün üniversite hocalarının kılık kıyafetine karışmasını da sakal bırakarak protesto etti. Sakalına hiç kimsenin engel olamayacağını savundu. Sakalını kestirmemek için üniversiteden ayrıldı. Gazeteci ve yazar olarak yaşamayı tercih etti. Başarılı da oldu. Güzel kitapları en çok satan kitaplardan oldu. TV’ lerde aranan bilim adamı oldu.

 

Hacettepe Çiftliği ve Öğretim Üyesi Lojmanlarının Akıbeti ve Bilkent Üniversitesi

 

Hacettepe Üniversitesi bir kişinin projesi olarak kurulan bir üniversite olmasına rağmen çalışanları ve öğrencileri arasındaki yakın ilişkiler, “Hacettepe ruhu “ denen misyonu ile tüm ilgililerin benimsediği, evi, yuvası gördüğü bir kurum oldu. Kısa sürede çığ gibi büyüdü, gelişti. Sıhhiye kampusunun dar geleceğini hesaplayan Doğramacı, üniversite oluşunun ardından Ankara çevresinde kampus arayışına da girmiş. Daha 1968 yılında gözüne kestirdiği ODTÜ arazisinin hemen yanı başındaki yerleri almak üzere Lodumlu ( Beytepe) köyü halkı ile temasa geçmiş. Hacettepe Hastanelerinin şöhretini bilen ve Doğramacı’nın o ikna edici konuşmalarından etkilenen köylüler “Köyümüze üniversite kurulunca geri kalan arazilerimiz daha da değer kazanır” diye düşünerek Doğramacı’nın teklifine olumlu yanıt vermişler.

Sayın Doğramacı bu olumlu esen rüzgarı ardına alarak olabildiğince geniş bir araziyi istimlak etmek üzere kolları sıvamış. Devlet yetkililerinin “Bu kadar geniş araziyi ne yapacaksın? Hepsine yetecek para veremeyiz” demelerine bir bakıma daha çok sevinmiş. Arazinin en düz, kuytu, verimli ve şehre yakın, yerlerini üniversite vakıfları adına tescil ettirmiş ve Devletin vermediği parayı da vakıflarından ödemiş. İstimlak yapılırken de o tarihe kadar kimsenin akıl edemediği çok önemli bir inceliği, sonraları çok istismara müsait olarak çok kimse tarafından kullanılan bir yol izlemiş.

Köylülerle adeta ince bir pazarlık yapmış. “Sizin arazinizin metrekaresi 10 TL eder, ama benim o kadar param yok. Size 1TL ödeyeceğim. Siz mahkemeden değer artışı talep edersiniz ve farkı devlet size öder”. Köylüler tarlalarını seve seve sattılar ve Doğramacı’nın dediği gibi mahkeme sonrası da metre karesi 10 TL  istimlak bedeli ödeme kararı uyarınca aradaki farkı aldılar. Doğramacı da devletin verdiği istimlak faslındaki para ile rayiç bedelden alacağı arazinin 10 katını istimlak etti. Sonraki yıllar mahkemeyi kazanan köylülerin ödemesi ise üniversite bütçesine yük olmadan ve bir kesintiye neden olmadan bütçenin “transferler” faslına konan ödenekle ödendi.

Doğramacı istimlak ettiği arazinin tam orta yerine o devirde tüm Balkanlar ve Ortadoğu’nun en büyük ve gelişmiş mobilya fabrikası olan Tepe Mobilyayı kurdu. Daha doğrusu ilk önce bu fabrikada çalışacak kaliteli iş gücünü yetiştirmek üzere ülkemizde bir benzeri olmayan Almanya’daki Rosenheim Fachhochschule benzer Mesleki Teknoloji Yüksek Okulunu açtı. Bu okulun hocalarına da bu fabrikayı kurdurdu. Bu kuruluşun aynı zamanda üniversite arazisi ile vakıf arazilerinin de sınırını belirlediğini o tarihte Doğramacı’dan başka bilen yoktu, herhalde. Vadinin ikiye böldüğü arazinin şehir tarafındaki düzlüğün tam merkezine fabrika kurulmuştu. Sonra vadinin karşı yakasındaki düzlükte üniversite bölümleri için projelendirilen binalar yükselmeğe başladı. Bu inşaatlarla eş zamanlı olarak da vakıf arazilerine diğer vakıf şirketlerine ait binaların yapımını başlattı.

Arazinin şehre en yakın düzlüğünde de yine vakıflara bağlı sığır ve tavuk besiciliği yapan çiftlikler yerleştirildi. Bu çiftliklerde üretilen süt, yumurta tavuk ve et başta Hacettepe Hastanelerinin ihtiyacını karşılarken sonra da öğretim elemanları ve çalışanlara da satıldı. Tepe Mobilya ile çiftlik arasında da öğretim üyeleri için yapıldığı söylenen lojman inşaatlarına başlandı. Sonra üniversite binalarının yapımına ağırlık verildi. Diğer inşaatlar, bu arada lojman inşaatlarının yapımı yavaşlatıldı.

1974 Yılında Beytepe kampusuna Mühendislik, Kimya  ve Fen Fakülteleri taşındı. 1975 yılında da Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi taşındı. Lojman inşaatına tekrar hız verildi. Ancak günün birinde inşaatların önündeki “Hacettepe Üniversitesi Lojmanları” levhası sessizce kaldırıldı. Bir ara “Hacettepe Vakfı Lojmanları” yazan levhalar dikildi. Aynı yıl bugünkü Bilkent Kütüphanesinin arkasında kalan “Hacettepe ve Uluslararası Çocuk Sağlığı Merkezi binası yapıldı. Bu binanın açılışından sonra da yapımı tekrar yavaşlamış olan lojmanların önündeki levha  bu kez de “Hacettepe Çocuk Sağlığı Vakfı Lojmanları” olarak değiştirildi.

Sıra Meteksan Kağıt Fabrikası ve diğer şirket binalarının yapımına geldi. Ancak bilinmeyen nedenlerle Çiftlikten önce inekler kayboldu. Bunu tavuk ve yumurta üretimlerinin durdurulması izledi. İçleri boşalan çiftlik binaları yanlarındaki yem üretim tesislerinin yıkılıp yok edilmesini kimse fark bile edemedi.

1981 Yılında 2547 Sayılı YÖK Yasası ile YÖK kurulduktan sonra sayın Doğramacı şehir içindeki geçici binalar yerine kalıcı binalara sahip olmak üzere Hacettepe Vakfı arazilerinden bir kısmını bu kuruma tahsis etti. Bu günkü YÖK ve ÖSYM binalarına taşınma gerçekleştikten sonra eski çiftliğin yerinde artık yeniden çiftliğin faaliyete geçirilmesi uygun olmazdı. Çiftlik çevresi Ankara’nın en güzel yerlerindendi. Buralara yapılacak konutlar iyi para ederdi. Ama konut yapımı için deneyim ve kapital gerekli idi. Ayrıca konut satış ve pazarlaması da özel uzmanlık gerektirirdi. Bunun yolu da bulundu. Arsa vakıflardan, yapım ve pazarlaması Emlak Bankasından olmak üzere Bilkent konutları yapımına başlandı. ÖDTÜ ve Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampusu arasına YÖK taşındığına göre şehrin bu kesimi Bilim Kenti olmuştu. Buraya yapılacak her yer bu adı almalıydı.

Devlet Üniversiteleri yüksek öğretime olan talebi karşılamaya yetmediğine ve ülkemiz küçük Amerika olma yolunda önemli mesafeler aldığına göre ülkemizde de özel üniversiteler açılmalıydı. Özel üniversite açılışında öncülüğü başkasına kaptırmak olmazdı. Hem de özel üniversiteleri ABD de olduğu gibi vakıflar açmalıydı. ABD’nin en gözde üniversiteleri hep vakıf üniversiteleri idi. Devlet üniversitelerinin yönetildiği YÖK’ün başı olarak Doğramacı diğer açılacak vakıf üniversitelerine de örnek olacak iyi bir model göstermeliydi. İşte bu düşüncelerle kontrolündeki Hacettepe Vakıflarına ilk özel üniversite kuruluşu direktifini verdi. İsmi zaten hazırdı. Bilim şehrine “Bilkent Üniversitesi” adı çok uydu.

Artık tüm vakıflar, vakıf şirketleri bu üniversitenin kuruluşu için çalışmalıydı. Öyle yaptılar da!  Bilkent Üniversitesi binalarının bir kısmı hazırdı. Hacettepe Vakıfları Bilkent’te diğer üniversitelerden gelecek araştırmacı ve hocaların kalacağı otel, merkezi araştırma laboratuarları, merkezi kütüphane yapımına başlamıştı. Bunların adı, yada levhası değiştirilerek Bilkent Üniversitesine tahsis edilebilirdi. Öyle de yapıldı. Üniversitenin lojmanları bile hazırdı. Bir türlü bitirilemeyen lojmanlar hemen tamamlanarak Bilkent üniversitesine alınan hocalara tahsis edildi. Hacettepe Vakıflarının Dilek ve Petek gibi inşaat şirketleri Anadolu’ya yayılan devlet üniversitelerinin inşaatlarını yaparken, Bilkent Üniversitesi’nin özelliği olan binaları ve araştırma laboratuarları Alman inşaat şirketlerine yaptırıldı. 

Diğer yandan Emlak Bank’a yeni arsalar tahsis edilerek Bilkent I, den sonra Bilkent Konutları II;  Bilkent Çamlık Villaları, Bilkent III Konutları gibi lüks ve para getirecek konutların yapımını hızlandırma talimatı verildi.  Konut satışlarından alınan paralar da bu üniversitenin gelişimine tahsis edildi. Eğitim amaçlı istimlak edilen araziler de ticari alan ve konut alanı olarak kullanıldı.

Türkiye’de Batı Avrupa ve ABD usulü şehir dışında açılan alış-veriş merkezlerinin ülkemizdeki  öncüsü de Bilkent Vakıf şirketleri oldu. Real, Praktiker, Marks and Spencer, Toys’r us, Ankuva, Tepe Home gibi süpermarket ve  alış-veriş merkezlerinin yer aldığı eski çiftlik arazisinin hemen yanında iş merkezleri de yerlerini aldı. Bu alış-veriş merkezi Ankaralıların hafta sonunu geçirdiği eğlence, gezinti yeri oldu. İş merkezleri ise devletin  parası en çok olan Botaş, Rekabet Kurulu, RÜTÜK, TKKOİ gibi  özerk  kuruluşlarına yüksek kiralı yönetim binaları oldu. Bilkent Üniversitesi Kampus alanı bu tür iş merkezleri, lüks alış-veriş merkezleri, lüks konutları, villaları ve lojmanları, konser ve konferans salonları ile aynen ABD deki vakıf üniversitelerinin bulunduğu üniversite kasabaları gibi küçük Amerika oldu.

İddialı model yaratmak için daha çok para gerekliydi. En başarılı öğrencileri alabilmek ve evrensel başarısını göstermek için en yüksek puanlı öğrencilere yüksek burs vererek Bilkent’i tercihlerini sağlamak da çok para gerektiriyordu. Vakıf şirketlerinin geliri ve satılan konutlardan alınan paralar da az gelmeye başladı ve yeni kaynak bulma yolları arandı. Bunun formülü de devletin vakıf üniversitelerinin cari harcamalarının % 45’ini karşılaması için yapılan yasa değişikliği ile bulundu. Birçok günlük gazetenin de yazdığı gibi Vakıf Üniversiteler arasında Devlet Kasasından hep aslan payını Bilkent Üniversitesi aldı. Hatta bazı gazeteler üniversite bütçeleri ile Bilkent’in devletten aldığı katkıyı karşılaştırdılar. Eğer doğru ise öğrenci sayısına oranlandığında Bilkent’in aldığı destek tüm ödeneğini devletten alan üniversitelerin çoğundan yüksek.

 Gerçekten Bilkent Üniversitesi Doğramacı kuruculuğu, destek ve kontrolü ile kısa süre içerisinde tüm üniversitelerimiz arasında başarı sıralamasında ilk sıraya yerleşti. Burs sayısı ve miktarı yükseltildi. Tüm bölümleri ÖSYM giriş sınavlarında en yüksek puanlı öğrencileri de bünyesine toplayabildi. Parası çok olanlar da ABD ayarında çocuklarını Ankara’da okutma imkanı buldu. Bilkent Üniversitesi gibi üniversiteler olmasa bu zengin kesim çocuklarını ABD ve İngiltere’ye gönderecekti.

Bilkent Üniversitesi sunduğu imkanları, yurtları, kafeterya ve restoranları ile ayrı bir ülke gibi. Öğrencileri de genellikle daha zengin, sosyal konumları daha sosyetik, altlarında son model arabaları ve özel zevkleri ile kendilerini seçkin görenlerin üniversitesi havasında. Mezunlarının önemli bir bölümü babalarının işini üstlenmiyorsa kendilerine ABD de iş aramayı yeğliyorlar. Öğrenciler Ankara’daki Başkent, Atılım ve Çankaya gibi diğer özel üniversitelerin öğrencilerinden çok daha kendilerine güvenen, belki de daha iyi koşullarda eğitim aldıklarından daha başarılılar da. 

Hacettepe Vakıfları sözde Hacettepe Üniversitesi ile birlikte Bilkent Üniversitesini kurdu. Ancak artık tüm vakıf ve şirketler Hacettepe’ye olan desteğini tamamen durdurdular ve tüm desteklerini Bilkent Üniversitesine yönelttiler. Yine Bilkent Mütevelli Heyetinin talebi ile Hacettepe Vakıfları tüm mal varlıkları ve şirketleri ile “Bilkent” adını alarak Bilkent üniversitesine bağlandılar. Hacettepe Üniversitesi Yönetim Kurulu da bu vakıfların kullandığı tüm arazileri yine özel bir kararla Bilkent Üniversitesi ve Vakıflarına devretti. Günün birinde YÖK kapansa, bu binalar da Bilkent’e kalacak. Bilkent Üniversitesi büyüyüp geliştikçe Hacettepe Üniversitesi durakladı, geriledi, fakirleşti. Bir zamanlar Balkanların ve tüm Ortadoğu’nun en iyi hastanesi de durakladı hatta geriledi. Bir ara seçkin hastalarını da Başkent, Bayındır ve Sevgi Hastanesi gibi özel üniversite ve hastanelere kaptırdı. Hatta Ankara ve Gazi Tıp Fakültesi hastaneleri bile Hacettepe hastanelerinden daha çok tercih edilen hastaneler oldular. Son yıllarda tekrar eski itibarına kavuşmak üzere önemli ilerlemeler kaydetti.

     

YÖK’ün Doğuşu ve Hacettepe Üniversitesi

 

2004 Yılındaki üniversite açılış töreni sonrası sayın Doğramacı YÖK’ün kuruluşunu aşağıdaki cümlelerle anlattı:

“YÖK’ün kuruluş çalışmalarına gelince, siz bu ayrıntıyı ve perde arkasını bilemezsiniz. Bunları da size anlatayım. 12 Eylül 1980 öncesi Üniversiteler özerkliğin yanlış anlaşılması sonucu tıkanmıştı.  1973 yılında 1750 sayılı yasa ile getirilen yeniliklerin bazıları ile o zamanki YÖK ile ilgili maddeleri Anayasa Mahkemesi iptal etmiş, bir boşluk doğmuştu. Üniversiteler önlerinde biriken öğrenciler ve öğrenim isteğine karşı kontenjan artışı yapamıyorlar, yeni üniversitelerin açılmasına isteksizlerdi. Cumhuriyetin 75. Yılında açılan üniversitelerden Hacettepe’ye bağlı olarak açılanlar gelişirken diğerleri hoca bulamıyordu. Hükümetler üniversite kontenjanlarını arttıramayınca Bakanlığa bağlı mühendislik akademileri ve meslek yüksek okulları ile üniversiteye alternatif yüksek öğretim kurumları açmağa başladılar. Yeni kanun hazırlıkları sürekli gündemlerindeydi. Ancak çıkaramadılar.

12 Eylül 1980 sonrası Milli Eğitim Bakanlığı da yeni yasa hazırlığı yapıyordu. Konsey üyelerinin ricası üzerine hazırladığımız yasayı verdik ve beğenildi. Bu yasayı kamu oyuna anlatmak için dünyaca tanınmış yabancı ülke üniversitelerinin rektörleri olan dostlarımın da yeni yasa ile ilgili düşüncelerini ve eleştirilerini alarak yasayı onlarla tartışmak istedik. Ancak o tarihte yurt dışına telefon etmek acil durumlarda bile çok zordu. Acele ve Yıldırım konuşma yazılınca bile saatlerce, hatta günlerce beklemek gerekiyordu. Konsey üyelerinden Nurettin Ersin Paşa beni Genel Kurmay 2. Başkanı Necdet Öztorun Paşa ile görüştürdü. Necdet Öztorun Paşa PTT Genel Müdürlüğünü yürüten paşaya benim en öncelikli konuşmam için ne gerekiyorsa yapılması, rahat konuşabilmem talimatını verdi. Kısa sürede telefonla yaptığımız görüşmeler sonuç verdi ve hepsini yakından tanıdığım o meşhur 13 üniversitenin rektörü geldi. Yasa ile ilgili eleştirilerini, daha doğrusu hazırladığım yasanın mükemmel olduğunu anlattılar.” Şeklinde de tarihe mal olan o meşhur TV programının perde arkasını anlattı. 

Yüksek Öğretim Kurulu, yani kısaca YÖK kurulduktan sonra Hacettepe üniversitesinin hızlı ilerlemesi ve gelişimi çok yavaşladı. Hatta Bilkent Üniversitesi açıldıktan sonra gerileme devri bile başladı. Ancak yasasını hazırladığı gibi başkanlığını da yıllarca sayın Doğramacı’nın yürüttüğü YÖK ile birlikte tüm Türk üniversiteleri de Hacettepe’ye  benzetilmeğe çalışıldı. Aynı tip eğitim-öğretim programlarını, aynı adlı ve aynı yönetmelikle yönetilen enstitülere, bölüm ve kuruluşlara sahip oldular. Aynı idari örgütlenmeyi yapmak zorunda kaldılar. Diğer bir ifade ile tüm üniversiteler aynı kalıba sığdırılmağa çalışıldı. 1980 İhtilali sonrası, ihtilali yapanların istek ve temennileri doğrultusunda hazırlanan ve onlarca kabul edilen yasayla kurulan YÖK’ün başkanı sayın Doğramacı Devrim Konseyi ve hükümetinden tam destek aldı. YÖK’ü istediği gibi şekillendirdi. İstediği üyeleri seçti ve atattırdı. Devletin, Konsey Üyelerinin ve kendinin istediği kişileri rektör olarak istediği üniversiteye gönderdi. Gerçi ilk yıllar BÜ, İÜ ve İTÜ gibi İstanbul üniversitelerine çok söz geçiremedi, ama sonra bu üniversiteleri de kontrolüne aldı. Yeni sisteme en kolay Hacettepe intibak etti. Zira YÖK üyelerinin yarıdan çoğu kendi elemanı idi. Zaten Türkiye’ye uygulanmak istenen de kendi sistemi idi.

Hacettepe’nin tek zorlandığı konu doçent olmuş ve profesörlüğe yükseltilme vakti gelmiş elemanlarını eskisi gibi kolayca atayamaması idi. Bu zorluk aslında işine de yaramamış değildi. Bu sayede belki de bazı sonradan yaramazlaşan elemanlarını kolayca kadro dışında bırakabilirdi. Ama has elemanlarını ne yapacaktı? Hoca bey bu elemanlardan yeni kurulan üniversitelerde rektör ve dekan olarak yararlanmak istiyordu. Böylece bir taş atarak iki kuşu birden vuracaktı. Hem bu has elemanları ile taşrada istediği gibi üniversiteleri şekillendirecek, hem de bu elemanlara kadro sağlamış olacaktı. Ancak bazı elemanlar rektörlük ve dekanlık tekliflerini de geri çevirerek ille de Ankara’da kalmak istiyorlardı. Dekan giden bazı açıkgözler ise muayenehanesini kapatmadan idare etmek istemiş ve bu da Hoca beyin başını ağrıtmıştı.

YÖK’ün 5 üyesi Hacettepe Üniversitesi mensubu olunca, Hacettepe diğer üniversitelere 5-6  rektör yanında 30-40 kadar dekan da göndermişti. Özellikle tıp fakültelerinin büyük bir kısmının dekanı Hacettepe’den gönderildi. Marmara, Cumhuriyet, Ondokuzmayıs, Erciyes, Karadeniz, Akdeniz, Dokuzeylül, Anadolu akılda kalan bazılarıdır.

Eleman göndermede bazı zorluklar Hoca beyin uykusunu kaçırdı ve “hülle” icat edildi. Artık eleman evini barkını bırakmadan kağıt üzerinde Diyarbakır, Elazığ, Samsun veya Kayseri’de görevlendirilecek, o üniversiteye atanarak yükseltilme işi gerçekleştirilecek, o şehre hiç gitmeden tekrar bulunduğu şehirde görevlendirilecekti. Bu yol iyi bulunmuştu. Hem de zorlanmadan uygulanabiliyordu. Ancak taşra üniversitelerine de eleman gerekliydi. Devrim komitesinin başının ifadesi ile “Öğretim üyelerine bu bayrağı biraz da sen taşı dendiğinde kaç para alırım” diye soruyorlardı. Mademki taşra da vatan parçası, oralara da birileri gidip, görev yapmalıydı. Kadro bulamayıp gidenlerin sayısı ise ihtiyacı karşılamıyordu. İşte bu ihtiyaçtan dolayı “zorunlu rotasyon” uygulamaya kondu.

Taşraya giden veya gitmek zorunda bırakılan kimi öğretim üyesi iyi niyetle gittiği yerde hizmet etmeğe çalışırken, kimisi daha baştan gitmemek için değişik buluşlara yöneliyor, çok azı da üniversiteyi terk ediyordu. Kimilerine ise gittikleri üniversitede henüz ihtiyaç bile yoktu. Buna rağmen “Madem ki hepimiz bu ülkenin insanlarıyız ve bu ülkenin imkanları ile bir yerlere geldik. Bu ülkenin bize ihtiyacı varsa hizmet etmekten kaçmamalıyız” diye düşünenler çoğunlukta idi. Bunların tek istedikleri “Devlet adil olsun. Sıra diğer torpillilere ve hep ülkenin kaymağını yiyenlere de gelsin. Ata sözümüz gibi elle gelen düğün bayram”. Ancak kazın ayağı öyle olmadı. Bir takım baskılarla kısa süre sonra iş çığırından çıktı. Gidenler gittikleri ile kaldılar. Herkes hülleyi gerçekleştiremese de başka bir yolunu bulup, rotasyondan kurtulmaya çalıştı.

Çok yararlı ve ülkenin top yekun kalkınmasına açılan yol kısa süre sonra tekrar kapandı. Rotasyon kaldırıldı. Böylece herkes olduğu yerde kaldı. Zamanla herkes kadrosunu da aldı. Doğramacı’nın getirdiği piramit sistemi biraz da kendisinin yardımıyla tam tepe taklak tersine çevrildi. Gerçekten de 2547 Sayılı Yasanın getirdiği ve uzun vadede üniversitelerimizin ve ülkenin çok yararına olabilecek en büyük yeniliklerden olan rotasyon sistemi, kadro sınırlaması, akademik yükseltilme için üniversite değiştirme zorunluluğu gibi uygulamalar kısa süre içersinde yine yasadaki değişikliklerle bir bir yok edildi. Bugün hiçbir ülke üniversitesinde bu boyutta olmayan iç beslenme ile üniversitelerimiz kendi içine kapandı. Bir üniversiteye öğrenci giren başka hiçbir üniversite ve başka bir kent, ülke görmeden profesör olarak aynı üniversiteden emekli olabilmektedir. Bu tür emeklilik artık olağan karşılanmaktadır. Hatta üç büyük şehrimizdeki bazı üniversitelerin kimi bölümlerinde taşradaki bir üniversitenin toplam öğretim elemanları sayısından daha fazla eleman kadro bulabilmekte ve hiç kimse bu kadar sayıdaki elemanın ne iş yaptığını bile soramamaktadır.

YÖK’ün tüm uygulamaları Hacettepe’ye mal edilirken YÖK ile birlikte belki de en mağdur üniversitelerden biri Hacettepe oldu. Sayın Doğramacı ve yakın çalışma ekibi YÖK’e gidince, Hacettepe’ye ilgi ve desteğini azalttı. Yeni bir atılım yapmanın planları ile uğraştı. Hacettepe’ye kurdurduğu ve öncülüğünü kişisel servetinden yaptığı bağışlarla gerçekleştirilen “Hacettepe Üniversitesi Vakfı” ve “ Türkiye ve Uluslar arası Çocuk Sağlığı Vakfı” gibi vakıfların Hacettepe’ye desteğini kesti. Tepe Mobilya ve Meteksan başta olmak üzere tüm Hacettepe şirketlerini Bilkent Üniversitesini kurmak ve desteklemekle görevlendirdi. Böylece Hacettepe Üniversitesi YÖK döneminde zirveye ulaşan öğretim üyeleri ve üniversiteleri destekleyen vakıfların desteğinden yoksun kaldı.

Gerçi Doğramacı’nın yolunu izleyen ve onun has adamlarından olması nedeniyle görev süresi en uzun rektör unvanını elinde bulunduran Yüksel Bozer bünyesindeki üniversite vakıflarını kaptırdıktan ve Üniversitenin şehre en yakın ve kullanışlı arazisini bu yeni kurulan üniversiteye peşkeş çektikten sonra “Hacettepe Üniversitesi Geliştirme Vakfı” diye bir vakıf kurduysa da bu vakıf fazla gelişemediği gibi kendisinin de yerine rektör seçilen merhum Süleyman Sağlam tarafından mahkemelere verilmesine sebep olmaktan ileri gidemedi. Bu vakfa bağladığı arazileri ve Beyazev’i de mahkeme kararı ile üniversiteye tekrar iade etmek zorunda kaldı.

 

Hacettepe Üniversitesinin Yeniden Yapılanması

 

2547 Sayılı Yükseköğretim Yasası uyarınca yayınlanan 41 Sayılı KHK ve bilahare yasalaşan Üniversitelerin Yeniden Teşkilatlanması Yasası uyarınca ülkedeki tüm yüksek öğretim kurumları, iktisadi ve idari bilimler-, Devlet mühendislik ve mimarlık-, güzel sanatlar akademileri, yüksek İslam ve  eğitim enstitüleri, meslek yüksek okulları üniversiteler bünyesine alındı. Yeni açılan Trakya, Yüzüncüyıl ve Akdeniz Üniversitesi gibi üniversitelere ek olarak Ankara’da Gazi, İstanbul’da Marmara ve İzmir’de Dokuzeylül Üniversiteleri açılarak bu şehirlerdeki çoğu yüksek öğretim kurumları bu yeni üniversiteler bünyesine alındı. Ülkemizde daha önce benzerleri olmayan güzel sanatlar eğitim ve teknik eğitim fakülteleri gibi yeni fakülteler ile Eskişehir Anadolu Üniversitesine bağlı Açık Öğretim Fakültesi açıldı. Her şehirde mevcut yüksek okullar ve akademiler de o şehirdeki üniversitelere bağlandı. Kimi üniversitelere de yeni yüksek okullar açıldı.

Yeni sistemin Hacettepe üniversitesinin eski sistemine benzer yapılanma göstermesine rağmen Hacettepe Üniversitesi de yeniden yapılandırıldı. Ankara Devlet Konservatuarı bu üniversite bünyesine  bağlanırken, daha önce fakülte olmayan Güzel Sanatlar açıldı ve Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi ise Edebiyat-, Eğitim-, ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerine  dönüştü. Gazi mahallesi yanındaki Teknikokullar yanında  bulunan iki yıllık Ankara Meslek Yüksek Okulu da Hacettepe üniversitesine bağlandı. Bu arada 11 yıllık mazisi olan Kimya Fakültesi kapanarak iki bölümü mühendislik fakültesine bağlandı. Mezuniyet  Sonrası Eğitimi Fakültesi de kapanarak bu fakültenin fonksiyonu  tüm üniversitelerde olduğu gibi Hacettepe’de  de yeni açılan fen, sosyal ve sağlık bilimleri enstitülerine devredildi. Her üniversitede olduğu gibi Hacettepe üniversitesinde de ayrıca rektörlüğe bağlı yabancı diller yüksekokulu, Türkçe ve Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi, Beden Eğitimi ve Güzel sanatlar gibi servis bölümleri de açıldı. Diğer bir deyişle 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasası ve buna dayanarak yayınlanan üniversitelerin teşkilatlanması yasasına göre kapanan ve yeni açılan fakültelerle Hacettepe Üniversitesi 9 Fakülte, 14 Yüksekokul, 12 Enstitü, 32 araştırma ve uygulama merkezi olan bir üniversiteye dönüştürüldü ve yeniden teşkilatlandırıldı.

Yabancı Diller Yüksek Okulu müdürlüğüne İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden Bülent Bozkurt, Türkçe Bölümü başına da emekli Profesör Şükrü Elçin getirildi. Bilkent Üniversitesinin kurulmasıyla Bülent Bozkurt bu üniversitede dekan ve rektör yardımcısı olarak görevlendirildi. Bu atamalarda da Edebiyat Fakültesi dekanlığına getirilen Emel Doğramacı’nın tavassutunun büyük etkisi oldu.

Bu yeni yapılanmada Eğitim Fakültesi bünyesinde Almanca fizik, kimya, biyoloji ve matematik öğretmeni yetiştirecek bölümler ile, İngilizce, Almanca ve Fransızca Dilleri öğretmenliği programları açıldı. Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi bünyesindeki eğitim bilimleri bölümü de bu fakülteye bağlandı. Ancak fakülteye dekan olarak ayakları yere değmeyen, Türkiye gerçeklerini ve eğitimi bilmeyen profesör unvanı almak üzere ABD ‘den getirilen bir zat atandı. Fakülte onun döneminde pek de gelişemedi. Bu fakülteye çok yüksek giriş puanı ile öğrenci alınmasına ve ülkede en çok gereksinim duyulmasına rağmen tüm eğitim fakülteleri gibi Hacettepe Eğitim Fakültesi de başarılı bir uygulama olamadı. Fakültenin özellikle fen bilimleri programlarına sırf bir kadro alabilmek için atanan eğitimle ilgisi olmayan mesleklerden alınan öğretim üyeleri ile uzun yıllar verimli olamadı.

İktisadi ve İdari Bilimleri Fakültesinin başına da Eskişehir’den ithal bir dekan getirildi. Daha sonraki yıllarda YÖK üyesi, Sayıştay Başkanı ve özel bir üniversitede Rektör olarak görev alan bu dekan yeni kurulan fakülteyi iyi toparladı ve kısa sürede  geliştirdi. Bu fakülteye de daha önce sosyal ve idari bilimler fakültesine bağlı işletme ve iktisat bölümleri alındı. Ayrıca daha önce Mesleki Teknoloji Yüksek Okulunda bulunan ve yeni yapılanma ile öğrenci alınmadığından işlevsiz kalan Turizm ve Otel İşletmeciliği ile Kooperatifçilik Bölümlerinde görevli öğretim elemanlarının da bu fakülteye aktarılmasıyla kısa sürede gelişen başarılı bir fakülte oldu.

Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığına ise Edebiyat Fakültesi Dekanı Emel Doğramacı’nın has elemanlarından İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden Gülsen Canlı getirildi. Meslekten olmasa da iyi niyetle fakülteyi yapılandırma çabasına girdi. Bu fakülteye öğretim üyesi olarak daha çok Gazi Eğitim Enstitüsünün öğretmenleri bir akademik unvan da verilerek atandı. Resim, İçmimarlık, Grafik ve Heykel Bölümleri açıldı. Gülsen Canlı’dan  sonra dekanlığa Zafer Gençaydın, bir ara Kaya Özsezgin, tekrar Gençaydın ardından Hasip Pektaş atandılar. Başarı çizgisi yükselerek sanatçı yetiştirmeğe devam etmektedir.

Hacettepe Üniversitesine Devlet Konservatuarının bağlanması yeni bir anlayış ve üniversiteye prestij getirdi. Başlangıçta çok ters görülen bu bağlanma hem Konservatuar, hem de üniversite için çok yararlı oldu. Konservatuarın başına Ersin Onay atandı. Tüm sanatçılara kıdemlerine göre profesör ve doçent unvanları verildi. Bu sanatçılar için büyük bir onur oldu. Sanatçılar hocalık yönlerini daha da öne çıkarma gayretine girdiler. Bilkent üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kurulunca Hacettepe ve Konservatuar Bilkent’i destekleyen ana kaynak oldu. Ersin Onay da Bilkent Üniversitesine giderek bu fakültenin dekanı oldu. Akademik kadrosu büyük ölçüde azalmasına rağmen konservatuar üniversite bünyesinde daha hızlı gelişti. Bu gelişmede tanınmış müdürler Cüneyt Gökçer, Erol Gömürgen ve Ali Doğan gibi sanatçı müdürlerin büyük  katkısı oldu. Üç dönem müdürlük göevinden sonra emekli olan Ali Doğan’dan boşalan müdürlüğü yöneticilikteki ve bilimdeki başarısı yanında sanatçı özelliği ile de öncü olan rektör yardımcısı Erol Belgin üstlendi. Konservatuvar onun müdürlüğünde akademik yönden de uyum sağladı. Çoğu elemanı özel üniversite ve devlet üniversiteleri konservatuarlarında görev alsa da halen ülkemizin en prestijli ve başarılı konservatuarı olarak eğitim- öğretimine devam etmektedir.

YÖK sonrası dönemde 14 yıl süre ile üniversite rektörlüğünü bu göreve atama ile getirilen kalp cerrahı Yüksel Bozer yürüttü. Onun emekli olması ile yapılan ilk seçimlerde bu göreve beyin cerrahı Süleyman Sağlam seçildi. Süleyman Beyin emekli olmasından sonraki seçimleri kazanan yine meslektaşı beyin cerrahı Tunçalp Özgen bu görevi halen başarı ile yürütmektedir. Özellikle son iki rektör zamanında Beytepe gibi merkez kampusun da başta fiziksel görüntüsü olmak üzere alt ve üst yapısı yenilendi.

 

Anadolu’ya Gönüllü ve Zorunlu Gidenler

Tekrar Yuvaya Dönüşler, Uçarak Dönenler, Gittiği ile Kalanlar

 

Hacettepe Üniversitesi bağıl olarak yeni bir üniversite olmasına rağmen, daha önce sözü edildiği ve kuruluşları ayrıntılı anlatıldığı gibi 5 üniversiteyi sıfırdan kurdu ve iki eski üniversiteye de tıp fakültesi açtı.  1982 sonrası YÖK eski ve yeni Hacettepeli 4-5 kişiyi rektör olarak taşraya gönderdi. Hacettepe ve YÖK’ün kurucusu Doğramacı ve atadığı rektörler bir çok Hacettepeliyi bu yeni taşra üniversitesine davet etti. Bir çok Hacettepeli de kadrosuzluk, yada yasa gereği “belirli süre kalır tekrar dönerim” diye düşünerek bir üst kariyere geçmek için gönüllü olarak taşraya gittiler. Hatta bazı rektör ve dekanlar evlerini bile götürmeden bu onurlu görevlerini gidip gelerek veya arada bir görünerek yerine getirdiler.

YÖK sonrası kimi profesörler ise kamuoyunun “hülle” olarak tanımladığı gibi sadece kağıt üzerinde taşra üniversitelerine gittiler ve Ankara’da oturmaya devam ettiler. Bazı rektörler ise görevlerini tamamlayınca tekrar Hacettepe’deki görevlerine döndüler.  Özellikle tıp mensubu olanların hepsi bir sorunsuz Hacettepe’ye döndüler. Ancak diğer birimlerden gidenler gittikleri yerlerde kaldılar. Diğer birimlerden Ankara’daki diğer iki üniversiteye gidenler, yine bazı desteklerle dekan olarak kendi fakültelerine geri döndüler. Böyle bir destekçisi olmadan dönmeyi kafalarına koyanlar ise tüm çabalarına rağmen normal yollardan tekrar geri gelemeyince dava açarak yargı yoluyla dönebildiler. Diğerleri şanslarına küstüler. İçlerinden erken emekli olanlar bile oldu.

6 Kasım 1981 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 2547 sayılı YÖK’nun en büyük mağdurları, sayılarının azlığı nedeniyle kamuoyuna çok az yansıyan ve aynı nedenle ilgi uyandırmayan hakları gasp edilen tüm klasik devlet üniversitelerinden toplam 50 kadar bir profesör grubudur. Bunlar o tarihte yürürlükte olan 1750 sayılı yasaya göre Mayıs 1981 tarihinden 6 Kasım 1981 tarihine kadar üniversitelerinde profesörlüğe yükseltilen, ancak unvan alabilmeleri için üçlü kararnameleri Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmadan bekletilen profesörlerdir.

Cumhuriyet tarihinde hiçbir yasa şahıslar aleyhine geriye doğru işletilmediği halde 2547 sayılı Yasa geriye doğru işletildi. Yasanın geçici maddeleri bekleme süresini doldurduğu halde profesörlüğe yükseltilemeyenlerle, üniversiteye bağlanan yüksekokul ve akademilerin öğretim elemanlarına akademik yükseltilmeleri için yeni haklar verirken, daha önceki yasaya göre yükseltilerek sadece kararname bekleyenleri de aynı kategori içine almıştır. Kararnameyi imzalamayan konsey başkanının eylemlerinden dolayı sorumlu tutulamayacağı ve karşı dava açılamayacağı da güvence altına alındığından bu kişilerin feryadı hiç işe yaramamış, destek bulamamış, formaliteden ibaret bir imza eksikliği yüzünden gasp edilen özlük hakları, yüksek meblağları bulan maaş farkları ödenmemiş, doçent maaşı almaya devam etmişlerdir. Halbuki yine devlet üniversitesi olduğu halde özel yasası olan ODTÜ mensuplarının profesör unvanı almalarında üçlü kararname gerekmediğinden 6 Kasım 1981 tarihinden bir gün önce yükseltilmiş olsalar bile normal profesör sayılmışlar, yer  değiştirme zorunda kalmadıkları gibi normal profesör maaşını da almışlardır. Hacettepe Üniversitesinde bu durumda  6 kişi “proçent” olarak kaldı. Bunlar hiç destek ve yardım görmedi.

Hacettepe Üniversitesinde 1402 Sayılı sıkı yönetim yasası ile görevinden atılanlar veya 2547 sayılı yasanın 40. maddesi uyarınca zorunlu rotasyona gönderilenler pek olmadı. Atılan 3 kişiden ikisi kimya mühendisliği bölümündendi. Bunlardan biri Kanada’ya giderek yerleşti. Öbürü ise özel sektörde iyi koşullarda iş buldu.

Zorunlu rotasyona gönderilen kişi ise daha sonra milletvekili ve bakan oldu. Bunların mağduriyeti yaşamlarının seyrinin daha olumlu değişmesini sağladı. Ancak Tıp Fakültesi dışında gönüllü gidenlerin büyük bir kısmı tekrar üniversitelerine dönemedikleri gibi çok üzülenler de oldu. Bunlar arasında bölümlerinin kuruluşunda canla, başla çalışmışlar, hatta Hacettepe Üniversitesine çok şeyler  kazandıranlar da vardı.

Genç Hacettepeliler pek bilmezler. 2547 sayılı YÖK Yasası uyarınca doktorasını tamamlayan bir eleman aradan 3 yıl geçmeden veya üniversite değiştirmeden yardımcı doçent kadrosuna atanamıyordu. Aynı şekilde doçent kadrosunda çalışan bir kişi de taşra üniversitesinde, yani 3 büyük şehirdeki üniversiteler dışındaki bir üniversitede 3 yıl çalışmadan profesörlüğe yükseltilmiyordu. Bunlara ek olarak yabancı dil ve uluslar arası yayın yapma, eserlerinin atıf alması koşulları da getirilmişti. Devlet hesabına doktora yapmak üzere yurt dışına gönderilen elemanlar da dönüşlerinde zorunlu olarak taşra üniversitelerine atanıyordu. Büyük şehirlerdeki üniversitelerce ilan edilen bir kadroya atanmada ise rotasyonla, zorunlu, gönüllü veya herhangi bir şekilde taşra üniversitesinde çalışanlara öncelik tanınması öngörülüyordu.

Aslında ülke yararı, ülkemizdeki bölgeler arası gelişme farkları ve taşra üniversitelerinin gelişimi düşünüldüğünde bu maddeler belki de yasanın en önemli, yararlı temel maddeleri idi. Yasa her ne kadar demokratik olmayan koşullarda, bir askeri darbe sonrasında bu yönetimin emri ile çıkarılmış olsa da yasayı hazırlayan ve YÖK başkanı olarak uygulayan aynı kişi, sayın Doğramacı olduğundan, yasaların herkese adil uygulanacağını düşünen ve art niyetli olmayan çok öğretim üyesi yasa uyarınca seve, seve taşrada görev aldı.

 Bunların bir kısmı taşranın sağladığı lojman, gelişme ödeneği, ders ücreti gibi maddi destek ile ekonomik durumlarını da düzelttiler. Bir kısmı da sürülmüş olsa bile o toprakları da vatanının bir parçası, o üniversitelerde okuyanların da vatan evladı olduğunu düşünerek gittiği üniversitelerde canla, başla çalıştılar. Bu sayede “uçan, gelip geçen” hocadan başka yerleşik bir hoca bile bulamayan üniversiteler hızla geliştiler. Buralara gelen hocalar da kendilerine duyulan ihtiyacı ve kendilerinin daha işe yarar duruma geldiklerini görünce ülke kalkınmasına hizmet etmenin zevkini bile aldılar.

Özelikle Fırat, İnönü, Erciyes, Uludağ, Ondokuzmayıs, Cumhuriyet, Anadolu (şimdiki Osmangazi Ü) gibi kısmen yeni üniversiteler ile eski olup, büyük bir atılım gösteremeyen Karadeniz ve Atatürk Üniversiteleri çok kısa sürede hızla geliştiler. Bulundukları çevre halkına başta nitelikli sağlık hizmeti olmak üzere, bölge edebi değerlerini, lehçe, dil, tarih ve kültür değerlerini araştıran, sanayici ve belediyelerine danışmanlık hizmeti sunan, özellikle dar gelirli ve tutucu ailelerin kızlarının evlerinde, yanı başlarında kalarak yüksek öğretim görmelerine imkan sağlayan birer bilim merkezi oldular. Bu üniversitelerin gelişim başarılarında büyük üniversitelerden yukarıda anlatılan nedenlerle taşra üniversitelerine giden öğretim elemanlarının büyük katkıları oldu. Başlangıçta üniversiteyi kendilerine benzetmeye çalışan yerel politikalar aşıldı. Şehirlere üniversiteler damgalarını vurdu. Ancak yakalanan atılım trendi, isabetsiz atamalar ve yasadaki  değişikliklerle çoğu yerde tekrar durağanlaştı.

Ailevi koşulları uygun olmayanlar ve “Nasıl olsa yasanın bir açığı bulunur veya değiştirilir. Tekkeyi bekleyen çorbayı içer” diye düşünenler ise hiç rahatını bozmadılar, bulundukları üniversitelerde kaldılar. Belki Hacettepe’de bazıları sayın Doğramacı’yı çok iyi tanıyordu. Nasıl olsa kısa süre sonra kendi kararlarını bir süre sonra yine kendi değiştirirdi. İşte zaman bu değişik düşünenleri haklı ve kậrlı çıkardı. Önce yasada değişiklik yapılmadan hileli yollar arandı.

İlk bulunan yol, kollanacak ayrıcalıklı öğretim elemanlarının kağıt üzerinde taşra üniversitelerinde görevlendirilerek yine üniversitelerinde kalmalarının sağlanması oldu. Bunu taşraya gitmek yerine üç büyük şehirde yeni açılan üniversitelere giderek de yukarıdaki sıralanan zorunlulukların yerine getirilebileceği yorumu izledi. Ankara’dakiler Gazi, İstanbul’dakiler Marmara, Yıldız ve Mimar Sinan, İzmir’dekiler Dokuzeylül üniversitelerinde görevlendirilerek taşra hizmetinden kurtarıldılar. Bu karara kimsenin bir diyeceği yoktu. Zira bu üç şehirde yeni açılan üniversitelerin de eleman ihtiyacı karşılanmalıydı.

Yukarıdaki yollar da yeterli olmayınca bu defa yasal değişikliklere başlandı. İlk değişiklikle taşraya rotasyonla gidenlerin isterlerse ilk yılın sonunda, diğerleri ise eski bölümleri isterse hemen tekrar üniversitelerindeki ilan edilecek kadrolara dönmelerine imkan sağlandı. Bu imkandan daha çok yasa yayınından sonra “proçent” yani geçiş döneminde profesörlüğe yükseltilerek atanmadıkları için kadro alamayan doçent olarak üniversitelerinde kalanlar yararlandı. Ancak yasa ayrıca her anabilim dalına ideal kadro getirmiş, kadrolarda piramit oluşumu, örnek olarak tepeden tabana 1 prof, 2 doç., 3-4 yar.doç., 6 araştırma görevlisi alınabiliyordu. Ayrıca her tür yükselmede atıf ve uluslar arası yayın aradığından, bu koşulları yerine getiremeyenlerin atanması yapılamıyordu.

Bu yıllarda Türk zekası bu koşulları aşmanın da pratik yolunu buldu. Hileli ve aldatmaca dış yayınlar, Belçika ve İtalya’da paralı ısmarlama yayın ve atıflar, yayın yapan birinin bilim dalına bakmadan ihtiyacı olan birinin adını da yayınına eklemeler yapılarak çareler bulundu. Ancak bu koşulları herkes beceremiyordu ve etik olmadığı gibi herkes para vermek istemiyordu.

1988 Yılı sonunda bu kez YÖK yerine inisiyatifi politikacılara yakın öğretim üyeleri aldı. Politikacılarla işbirliği sağlanarak YÖK’e rağmen 3455 sayılı yasa çıkarıldı. Bu yasa kadro koşulu ve piramit düzenini bir kenara bıraktı. İsteyen herkesin istediği dereceye kendine en uygun yasayı seçerek (1750, 2547 gibi) yabancı dil koşulunu da teğet geçerek bulundukları kadroda (araştırma görevlisi kadrosunda olsalar bile) profesör olmalarının önü açıldı. Yurtdışı yayın yerine küçük bir hile ile jüri üyelerinin “uluslararası dergilerde yayınlanabilir nitelikte” görmesi ile bu önemli koşul da aşıldı. Bu tarihten sonra profesörlük ve öğretim üyeliği  saygınlığı da aşınmaya başladı.

3455 Sayılı yasanın yayımından sonra artık 2547 sayılı yasanın pek bir anlamı kalmasa da yasadaki değişiklikler bir türlü bitmedi. 10-12 yıl içerisinde yasada 30 kez değişiklik yapıldı. Başta sanatçılar olmak üzere birçok alanda taşra hizmeti, uluslar arası yayın ve yabancı dil koşulları aranmadan da profesörlüğe yükseltilme yoları açıldı. Devletin bekasına, yasaların herkese adil uygulanacağına ve sürekliliğine inanan bu satırların yazarı gibi kendini akıllı sanan bir çok öğretim üyesi safiyane bir şekilde kuzu, kuzu taşraya hizmete koştu. Ama bunların çoğu gittikleri ile kaldılar. Bir kısmının sadece cenazesi gelebildi. Bir kısmı da açtıkları davalarla haklılıklarını ispat ederek tekrar dönebildiler. Her biri farklı yamalardan oluşan bir bohçaya dönen yasayı mevcut hükümet toptan değiştirmek isteyince hepimiz korkudan bu yasayı sahiplenir olduk.

 

Hacettepe Üniversitesi Rektörleri

 

Ankara üniversitesine bağlı Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve ardından 2. tıp fakültesi, daha doğrusu tıp ve sağlık bilimleri fakültesi olarak açılan fakültenin üniversiteye dönüşümü ile kurulduğundan Hacettepe Üniversitesi hep sağlık ağırlıklı bir üniversite olarak gelişti. Bu gelişimin doğal sonucu olarak da tüm rektörler Tıp Fakültesi öğretim üyeleri arasından seçildi veya atandı. Çocuk sağlığı enstitüsünden çocuk hastanesine, ardından “Tıp Merkezi” “Sağlık Merkezi” “Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi” ve nihayet “Hacettepe Üniversitesi” ismini alan kurumun, bu gelişmeleri plan dahilinde uygulamaya geçiren kurucusu Profesör Doğramacı doğal olarak oybirliği ile ilk rektörlüğüne de seçildi. İki devre rektörlük yaptıktan sonra yerini yeni seçilecek rektöre bırakacağını ilan etti. Doğramacı yardımcılıklarına ilk devrede Nusret Fişek ve Yüksel Bozer’i, ikinci 3 yıllık döneminde ise Tahsin Tuncalı ve Vural Bertan’ı seçti.

Doğramacı’nın ardından bu göreve Tıp Fakültesinin eski dekanı Doğan Karan ile yardımcısı ve beyin cerrahı Vural Bertan aday oldular. Sayın Doğramacı seçimde tarafsız kaldı. O tarihteki yasaya göre sadece doçent ve profesörlerin oy kullandığı seçimi Doğan Karan kazandı. Doğramacı gölgesinde onun kurduğu ve geliştirdiği kurumda rektörlük yapmak zordu. Zira vakıf ve şirketlerin yönetimi, diğer bir ifade ile para muslukları yine Doğramacı yönetiminde idi. Sayın Karan Üniversiteyi kurumlaştırmak için içten çaba harcadı, yoruldu da. Sayın Karan yardımcılığına Gürol Ataman ve Rıdvan Özker’i seçti. Beytepe Kampusunu sayın Ataman’a bıraktı.  Üç yıllık dönem sonunda tekrar aday olmadı.

Bu kez yine Vural Bertan ile radyolog Tuğrul Pırnar aday oldular. Genç yaşına rağmen çok iyi ilişkiler kurabilen, yeni düşüncelerle üniversiteyi uluslar arası tanıtacağını ve dışa açacağını söyleyen Tuğrul Pırnar seçimi büyük farkla kazandı. Yardımcılığına yine Gürol Ataman ile eski başhekim, beyin cerrahı Süleyman Sağlam’ı atadı. Çok güzel İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşan, ülkemize ilk kez bilgisayarlı beyin tomografisini getiren Tuğrul Pırnar göreve hızlı başladı. Bu sıralar üniversitelerde sağ-sol çatışmaları tırmanışa geçmişti. Hacettepe Üniversitesi de anarşiden nasibini aldı. Sanat tarihçisi Bedrettin Cömert bir saldırıda öldürüldü. Yalçın Sanalan evinde teröristlerce ağır yaralandı. Çok büyük umutlar bağlanan sayın Tuğrul Pırnar önce İsviçre’de ardından S. Arabistan’da kendisine teklif edilen görevleri, Hacettepe Rektörlüğüne tercih etti. Bu dönemde rektörlüğe yardımcısı Süleyman Sağlam vekalet etti. Sayın Pırnar da 3 yıllık resmi görev süresi sonunda yapılan seçimlerde tekrar aday olmadı.

Bu seçimde yardımcısı Süleyman Sağlam yanında ilk kez Beytepe Kampusundan fizikçi Acar Işın da aday oldu. Acar Işın ancak 97 oy alabildi. Gerçi üçüncü bir aday, biyokimyacı Nail Payza da aday oldu ama onun adaylığı biraz da gayri ciddi idi ve sadece 5 oy alabildi. Vekaleten 2 yıla yakın rektörlük yapan Süleyman Sağlam, seçimle geldiği görevde ancak bir yıl kalabildi. Yürürlüğe giren 2547 sayılı YÖK’na göre rektörler YÖK’nun teklifi ile Cumhurbaşkanı tarafından atanıyordu. YÖK Hacettepe Rektörlüğüne üniversitenin ilk rektör yardımcılarından kalp ve damar cerrahı Yüksel Bozer’i atadı. 1987 Yılında YÖK yine Bozer dedi. Yüksel Bozer ilk döneminde yardımcılığına Ahsen Orhon ve Mümin Köksoy’u, sonraki dönemlerinde ise Süleyman Yıldız, Ömer Lalik, Çelik Taşar, Yavuz İmamoğlu gibi isimleri seçti. Ahsen Orhon ve Süleyman Yıldız iki dönem, son üç kişi ise  kısa dönemlerle görev yaptılar.

1992 Yılında 2547 Sayılı yasada yapılan değişiklikle bugün uygulanan yarı seçim sistemi, yani seçimle aday belirleme sistemi gelince rektör adayında patlama oldu. Yüksel Bozer yanında Vural Bertan, Emel Doğramacı, Atilla Yıldız, iktisatçı Bilge Hacıhasanoğlu     da aday oldular. Seçimde en çok oyu eski adaylardan Vural Bertan aldı. Bozer, Bertan’ın 284 oyuna karşın ancak 141 oy alabildi. Emel Doğramacı ise 130 oyla 3. sırada yer buldu. Ancak YÖK bu büyük oy farkına rağmen yine Bozer’i rektörlüğe atadı. Bu dönemde daha önceki döneminde başlanan Hacettepe Vakıf ve şirketleri ile bu günkü sınırlarını kapsayan Beytepe kampusu arazisinin büyük kısmının Bilkent Üniversitesine devri, geri dönüşü olmayacak şekilde sağlamlaştırıldı.

Son görev süresinin bitimine 9 ay kala başbakan Tansu Çiller’in daveti üzerine Yüksel Bozer DYP kontenjanından “Türkiye Milletvekili” olmak üzere görevinden geçici olarak istifa etti. Türkiye Milletvekilliğini Anayasa Mahkemesi bozunca katıldığı Ankara 1. Bölge Milletvekilliği aday sıralamasında ancak 6. sırada yer bulabilen Bozer adaylıktan da istifa etti. Bu arada 67 yaş sınırını aştığından tekrar rektörlük görevine de dönemedi.

Yapılan aday sıralaması seçimini büyük farkla 646 oyla Süleyman Sağlam kazandı. Onu takip eden adaylardan tıp fakültesi dekanı ve çocuk hekimi Ergül Tunçbilek 100, Oktay Beşkardeş 57, Süleyman Yıldız 70 ve Cevat Erdost 45 oyda kaldılar. Böylece YÖK ve Cumhurbaşkanı uzun aradan sonra Süleyman Sağlam’ı Hacettepe Üniversitesi rektörlüğüne atadı. Süleyman Sağlam yardımcı sayısını 3’e çıkardı. Tıp Fakültesi Farmakolojiden Mustafa İlhan, Fen Fakültesi Biyolojiden Nihat Bozcuk ve Kimya Mühendisliğinden Oktay Beşkardeş’i yardımcı olarak atadı. Ancak tüm önemli görevleri bizzat kendisi üstlendi. Sayın Sağlam göreve çok hızlı başladı. Hacettepe’nin, özellikle Beytepe’nin 14 yıllık ihmali sonucu adeta dökülen alt yapısını çağdaşlaştırmakla işe başladı. Telefon kabloları fiber optikle ve santral, sayısal sistemle yenilendi. Bilgiişlem merkezi kuruldu ve tüm birimlerin internet bağlantısı yapıldı. Elektrik ve atık su kanalları yenilendi. Yollar tamir edildi.

Eski öğrenci yurtları tamir edildi. Rengarenk boyalı, tek kişilik odalardan oluşan, vadinin görünümünü güzelleştiren lüks öğrenci ve lisans üstü öğrenci yurtlarının yer aldığı ve emekliliğinden sonraki ilk Senato toplantısında kendi adı verilen “öğrenci kasabası” kuruldu. Beytepe’nin görünümü değişti. Sosyal etkinlikler artırıldı. İkinci kez kurulan ve yönetim aynen eskisi gibi kişilere bağlı olan Hacettepe Vakfı yerine kişilere bağlı olmayıp, görevlilere bağlı olan bir vakıf kuruldu. Beyaz ev ve çevresi başta olmak üzere bu 2. vakfın mal varlıkları mahkeme kararı ile tekrar üniversiteye aktarıldı. Akademik yükseltilme ve atamalarda yeni kriterler getirildi. Kaman ve Polatlı’da açılan 2 yıllık meslek yüksekokulları ile Hacettepe’de Ankara dışına genişletildi.  

Yaşı ilerlediği ve görevi sona erdiği tarihte 68 yaşına ulaştığından 2. kez aday olamayan Süleyman Sağlam’dan boşalan rektörlüğe talep patlaması oldu. Altısı merkez kampustan, 4’ü Beytepe kampusundan 10 aday kıyasıya yarıştı. Seçim öncesi Doğramacı’ya yakınlığı ile favori gösterilen Çocuk Sağlığı Enstitüsü Müdürü ve Çocuk Hastanesi Başhekimi Murat Tuncer aleyhine kulislerde ve basında son anda yürütülen kampanyanın da etkisiyle yapılan aday belirleme seçiminde Süleyman Sağlam ile aynı branştan ona yakın olduğu söylenen beyin cerrahı Tunçalp Özgen 314 oy alarak aradan sıyrıldı ve Murat Tuncer 195, çocuk cerrahı Nebil Büyükpamukçu 175, Beytepe’den aday Doğan Tuncer 155, eski rektör yardımcıları Süleyman Yıldız ve Dinçer Ülkü 96, Nihat Bozcuk 42 oyda kaldılar. Meşhur kalp cerrahı İlhan Paşaoğlu da bir varlık gösteremedi ve 78 oy alabildi. Diğer bir ifade ile Seçmenin yarısından çoğuna sahip olan Beytepe kampusu adayları ancak 4. sıradan itibaren yer bulabildiler ve ilk üç sırayı tıp fakültesi mensuplarına kaptırdılar. Aday belirlemenin doğal sonucu olarak sayın Özgen Hacettepe Üniversitesinin 6. rektörü olarak atandı.

Kural yine bozulmadı. Bir başka tıp doktoru meslektaşı ve hocasından görevi teslim aldı. Sayın Özgen görevi alır almaz, YÖK genel sekreterliğinden emekli, eski Hacettepeli ve eski genel sekreter Atilla Konaç’ı tekrar genel sekreterliğe getirdi.

Tunçalp Özgen bir yandan Sağlam’ın başladığı ve kalorifer kazanının yenilenmesi gibi yarım kalan alt yapı hizmetlerini tamamlarken bir yandan da üst yapı ve eskiyen binaların,  iç mekanlarının yenilenmesine yoğunlaştı. Bu alanda kısa sürede sonuç alındı. Sıra yemekhane ve kongre merkezi gibi sosyal tesislerin yenilenmesine geldi. Yardımcılığına getirdiği Hasan Bayhan Beytepe kampusundan, Erol Belgin ve Ahmet Göğüş yüksek okullar ve merkez kampusundan sorumlu olarak göreve koyuldular. İlk kez Rektör yardımcıları da rektör gibi lisans öğrenimlerini de Hacettepe Üniversitesi’nde tamamlayan tam Hacettepelilerden seçildi. İç mekan, park alanları ve sosyal mekanların güzelleşmesinde aynı zamanda sanatçı olan Erol Belgin’in estetik zevkinin etkisi çok oldu. Rektör ise herkesle, özellikle 9. Cumhurbaşkanı ve YÖK ile çok iyi ilişkileri sayesinde çok başarılı çalıştı. Ahmet Göğüş’ün de desteği ile her kaynaktan para buldu. İlk yıl Bankadan 1 trilyon TL gibi büyük bir bağış kopardılar. Hastanelerde bilgisayar ağı kurularak tüm hasta kayıt-kabul, tetkik, ameliyat, yatak ve para girişi gibi tüm sistemlerde otomasyona geçildi. Kaçaklar önlendi. Hastane döner sermaye gelirlerinde çok büyük artış sağlandı. Gelirler de tekrar Hastaneler altyapısı ve görünümünün iyileştirilmesinde kullanıldı. Hasta profili iyileştirildi. Yatakların etkin kullanımı ile hasta sayısı artırıldı. Maalesef Ahmet Göğüş 2. görev dönemini tamamlayamadan aramızdan ayrıldı. Sonra Nuran Özyer rektör yardımcılığına atandı.

Dört yılını başarı ile tamamladığı rektörlüğe 2. kez de aday oldu. Bu kez aday sayısı 2’e indi ve Sağlam’dan daha yüksek 858 gibi bir oy alarak rakipsiz 2. kez de göreve tekrar atandı. Herkesle çok sıcak ilişki kurabilen Özgen bu ikinci görev döneminde de aynı enerji ile ve aynı ekiple çalışmasına başladı. Ancak bu kez her üst göreve gelen kişilerde görülen bir kişilik yapısının etkisi ile tüm konuları en iyi bilen olarak eskisinden daha farklı bir izlenim yaratmağa başladı. Sayın Özgen rektörlük görevi yanında hastalarını tedavi ve ameliyatlarına devam ederken, YÖK üyeliğine de atandı. Umarız hepsine vakit bulabilir ve ileride YÖK başkanı da olur.  

 

Hacettepe Mezunlarının Yönetim Görevine Tırmanışı

 

Hacettepe Üniversitesi yıllarca hep başta Doğramacı olmak üzere kurucuları veya diğer üniversitelerden Hacettepe Üniversitesine gelenler tarafından yönetildi. 1985 Yılından itibaren kendi mezunları da profesörlüğe yükseltilme ve atanmaya başladılar. Hacettepe mezunları anabilim dalı başkanlığı, dekan yardımcılığı, yüksek okul müdürlüğü gibi idari görevlere de atanmaya başladılar. Tıp Fakültesisinin ilk mezunu ve mezunları arasında ilk profesör olan Şevket Ruacan kendi mezunu ilk dekanı oldu.  Onu Tıp fakültesinde İskender Sayek, Diş Hekimliğinde Muzaffer Tuncer ve Osman Köseoğlu, Eczacılıkta Murat Şumlu ve Ahmet Başaran, Fen Fakültesinde  Ali Kalaycıoğlu, Mühendislikte Yiğit Gündüç izlediler. Yüksek okullar ise 20 yıldan bu yana kendi mezunları tarafından yönetilmektedir. Halen kendi mezunu ilk ve tek rektör ise Tunçalp Özgen’dir.

    

Hacettepe Üniversitesinin Misyonu ve Vizyonu

 

Hacettepe Üniversitesi Ankara’da klasik Avrupa modeli ile kurulan Ankara Üniversitesi ve ABD desteği ile ve Amerika eğitim modeline göre kurulan ODTÜ yanında bunlardan ayrı bir vizyon ile Başkent’te üçüncü üniversite olarak kuruldu. Daha üniversite olmadan adını ülkenin öncü sağlık merkezi olarak duyurdu. İlk yıllar öğretim elemanlarının unvanlarından daha çok bilgi ve deneyimlerini ön plana çıkardı. Diğer klasik üniversitelerin yapamadığı ek bir ödenek yardımı ve bu elemanlara daha doçent unvanını almadan öğretim görevlisi statüsünde bağımsız ders verdirme yolu ile yurt dışında yetişmiş başarılı elemanları bünyesine çekebildi.

“Daima ileriye, daha iyiye” sloganı ile hep ileriye gitti. Sağlık, eğitim ve araştırma alanında ülkemizde hep öncü ve ilerici olmayı hedefledi. Diğer üniversitelerde bulunmayan sağlıkla ilgili bölümleri daha üniversiteleşmeden, hatta tıp fakültesinden önce açarak bu bölümlerde 4 yıllık lisans eğitimini başlattı.

Özellikle o yıllarda ülkemizin başka kuruluşlarında yapılmayan açık kalp ameliyatı gibi kritik ameliyatlar için

 gereken acil kan anonsu ile adını hızla ülke çapında duyurdu. Başta Arap ülkeleri olmak üzere Ortadoğu ülkelerinde yapılan reklamlarla bu ülkelerden de çok sayıda hasta tedavi için Hacettepe tıp merkezine gelmeye başladı. Gelen hastaların medya yoluyla ülke çapında duyurulması ülke içinden gelen hasta sayısını daha da artırdı. Bu etkin tanıtım sayesinde hükümetlerden çok kolaylıkla bütçe ve para koparılmasına yardımcı oldu. Özellikle çocuk hastalıkları konusunda birkaç yıl içerisinde ülkede tek adres oldu.

Tüm hekimler, özellikle genç asistanlar canla, başla çalıştı. Bir çocuk asistanı için mesai 36 saat idi. Yani bir gün saat 8.00 de göreve başlayan asistan evine veya lojmanına ancak ertesi gün saat 18.00 de gidebiliyordu. Ülkemizin diğer sağlık kurumlarında uygulanmayan “tam gün” çalışma sistemi tavizsiz tüm hekim ve öğretim elemanlarına uygulandı. Hekimler hiç ücret pazarlığına girmedi ve hasta- hekim arasına hiç para girmedi. Bu çalışma sistemi ülke yöneticilerinin ilgisini daha da artırdı. Hacettepe hızla büyümeye başladı. Önündeki tüm engelleri kolayca aşabildi.

Daha önce ayrıntılı anlatıldığı gibi daha üniversite olmadan, bir üniversitenin kurulması için gerekli olabilecek tüm fen, sosyal ve idari bilimler, yabancı dil, eğitim, sanat birim ve bölümlerini “Temel Bilimler Yüksekokulu” bünyesinde açtı. Öğrencisi olmayan bazı bölümler ise, ilgisiz görülse bile  tıp öğrencileri dahil diğer bölüm öğrencilerine genel kültür ve destek eğitimi verdiler. Bu anlayış da ülkemiz için öncü ve ilerici bir adımdı. YÖK sonrası bu sistem tüm üniversitelerimizde de uygulanmak istendi, fakat uzun süreli olamadı.

Yine daha önce ayrıntılı anlatıldığı gibi ülkemizde ilk kez lisans üstü eğitim ABD benzeri şekilde aynen lisans eğitimi gibi programlı ders, sınav, yeterlik sınavı ve tez dönemlerini içeren bağımsız bir eğitim olarak ayrı bir “Mezuniyet Sonrası Eğitimi Fakültesi” çatısı altında yürütüldü. Bugün artık fen-, sosyal- ve sağlık bilimleri enstitüsü bünyesinde alışıldığından normal görülse de o tarihte ülkemiz için çok yeni bir uygulama idi. Bu Fakülte bünyesinde bazı bölümlerde yürütülen lisans tamamlama + yüksek lisans eğitimi ise başlı başına bir devrim oldu. Özellikle MEB üst bürokratlarını üniversiteye kazandırdı.

Öğretim dili tamamen Türkçe olmasına rağmen yabancı dil öğrenimine, özellikle İngilizce öğrenimine ayrı bir önem verildi. Tüm üniversite mensupları için ücretsiz kurslar açıldı. Öğrencilerin sanat ve sporla iç içe olmaları için kulüpler kuruldu. Hatta Üniversite bir ara o yıllarda 1.ligde oynayan, bulunduğu semtin meşhur takımı Hacettepe Sporu satın aldı. Türk sanat müziği korosunu kurdu. Tiyatro ve caz kulüpleri değişik etkinlikler yapar oldu. Ders yükleri çok yoğun olan tıp öğrencileri bile bu koro ve kulüplerde etkin görev aldılar. Elmadağ kayak merkezi, İnkum deniz tesisleri o yıllara göre bir üniversite, hem de yeni bir üniversite için çok büyük öncülüklerdi.

Hacettepe üniversitesi büyüdükçe, öğretim elemanları kariyerin üst basamağına yükselenler artıkça, hele mesleklerinden çok para da kazanılacağının farkına varanlar çoğaldıkça Hacettepe’nin  verdiği sağlık hizmetinin kalitesi de düşmeye başladı. Bilindiği gibi artık yurt dışı hasta gelişi bir yana ülkemizin üst sınıf hastaları bile özellikle 1985-2000 yılları arası Hacettepe’yi unuttular.

Hacettepe’nin tıp eğitimine getirdiği yeni anlayış ve farklı eğitim sistemi kendi kurduğu Erciyes, Cumhuriyet, Ondokuzmayıs, Karadeniz, Osmangazi, Atatürk tıp fakülteleri ile mensuplarının kurduğu Marmara, Akdeniz, Dokuzeylül Tıp Fakültelerinde de halen uygulanmaktadır. Diğer bir öncülüğü, mezuniyet öncesi öğrencilerin hasta başında bizzat muayene ve tedavi yaparak eğitimi, yani “intern doktorluk sistemi” ise 1982 sonrası tüm ülke üniversitelerinde tıp eğitiminin zorunlu bir parçası olmuştur. Halk sağlığı ve toplum hekimliği de aynı şekilde ülke genelinde tüm tıp fakültelerinde eğitimin temel dallarından biri oldu.

 

Hacettepe Üniversitesi’nin Başarı Göstergeleri

 

Ülkemizde üniversite mezunlarının katılmak zorunda oldukları meslek sınavları çok sınırlı, öğretim üyelerinin iyisini kendilerine çekebilmek için bir yarış olmadığından ve devlet üniversitelerinde eğitim parasız olduğundan bir üniversitenin başarısını daha gerçekçi değerlendiren ABD üniversiteleri gibi kullanılabilecek başarı  kriterleri sınırlıdır. Ülkemizde başarıları değerlendiren tarafsız kuruluşlar ve araştırmalar da yapılmadığından tam bir değerlendirme yapmak güçtür. Daha tarafsız değerlendirme için üniversiteye talep, üniversite mezunlarına toplumun talebi, üniversitenin topluma, tüm insanlığa, bilime, teknolojiye ve çevreye katkılarının, öğretim üyelerinin kazandığı ödül, aldıkları proje ve mesleki başarılarının değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirme sonuçlarının çoğuna ulaşmak şu an bizim için olası değildir. Ulaşılabilen bilgiler ışığında en az tartışma götürebilecek bazı ölçütlere göre kısa bir değerlendirme yapmayı deneyelim.

 Ülkemizde en güvenilebilecek başarı ölçütlerinden biri merkezi sistemle yapılan üniversite giriş sınavlarında üniversitelere yapılan tercih ve üniversitelerin her bir bölümüne öğrenci alışlarındaki taban puanlardır. ÖSYM tarafından her yıl tercih formları ile dağıtılan taban puanlar her bir üniversiteye talebin en gerçekçi göstergelerinden biridir. Gerçi bu tercihlerde yüksek puan alan öğrencilerin yaşadıkları şehirler, kampusların konum ve çekiciliği, eğitim dili, alınan öğrencilere sunulan burs ve yurt olanakları, her bir üniversitenin bölüm, program ve öğrenci sayıları gibi bir çok kriterler çok etkilidir. Ama yine de toplumda kabul gören bir başarı göstergesidir. Ayrıca kısa süreli gelip geçici moda olan bazı program türleri de yanıltıcı olabilir. Uzunca bir zaman dilimi, örnek olarak son 10 yıllık bir süre içerisinde salt taban puanlar itibariyle bir değerlendirme yaparsak Hacettepe Üniversitesinin 20 kadar bölüm ve programına alanında  en yüksek puanlı öğrencileri çektiği görülmektedir. Bunların başında Hacettepe’nin en meşhur olduğu sağlık bilimleri gelmektedir. Örnek olarak Hacettepe İngilizce Tıp, Türkçe Tıp kendi alanlarında, yani İngilizce eğitim yapan ve Türkçe eğitim yapan tıp fakülteleri arasında en yüksek puanlı öğrencilerin tercih ettikleri alanlardır. Aynı şekilde Diş Hekimliği ve Eczacılık fakülteleri alanlarında en yüksek puanlı öğrencilerin tercih ettikleri programlardır. Bu programların başarısını her Hacettepeli bilir. Ancak Hacettepe’nin başarısı bu üç sağlık alanı ile sınırlı değildir.

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin bir çok bölüm ve programı kendi alanlarında en yüksek taban puanlı veya en yüksek taban puanla öğrenci alan ilk üç üniversite ( diğerleri Boğaziçi ve Bilkent) arasında yer alır. Örnek olarak yabancı dilde en yüksek puan alan 100 öğrenciden 20’si 2004 yılında Hacettepe Mütercim- Tercümanlık programlarına kayıt yaptırmıştır. Türk Dili Edebiyatı, İngiliz-, Fransız, Alman Dili ve Edebiyatları ile Eğitim Fakültesi Yabancı Dil Eğitimi programları, tarih, sanat tarihi, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, felsefe bölümleri için de durum farklı değildir.

Taban puanları ülkemizdeki bölüm sayıları çok yüksek olmasa da sağlıkla ilgili Yüksek Hemşirelik, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Beslenme ve Diyetetik, Çocuk Gelişimi gibi programlar da alanlarında en yüksek puanlı öğrenci alan yüksek okullardır. Sağlık İdaresi ve Ağaç İşleri Endüstri Mühendisliği gibi sıkıntılı bölümler bile kendi alanlarında en yüksek puanlı öğrencilerin tercih ettikleri programlardır. Üniversitemize bağlı Ankara Konservatuarı tüm programlarına en başarılı sanatçı gençleri almakta ve en başarılı sanatçıları yetiştirmektedir.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi bölümleri ile Mühendislik ve Fen Fakülteleri bölümlerinin başarıları daha düşük olup, en başarılı olanlar ancak ilk beş üniversite arasında yer almaktadır. Hepsi de Boğaziçi, ODTÜ, İTU, Bilkent, bazen de  Koç ve Sabancı üniversitelerinin ardında yer almaktadır. Belki bu bölümlerin tercih sıralaması düşüklüğüne Beytepe kampusunun uzaklığından daha çok bu alanlarda yeterince başarı yakalamamış olmaları etkilidir. Bu alanlarda Hacettepe daha çok çaba harcamalıdır (Ek 1’e bak).

Ülkemizde yine ÖSYM tarafından yürütülen ve tartışmasız başarı göstergelerinden biri de tüm tıp fakülteleri mezunlarının  TUS (tıpta uzmanlık) sınavlarıdır. Yine son 10 yılı kapsayan başarı sıralamasında Hacettepe tıp ülkemizde en başarılıdır. Bu başarı, aldığı öğrencilerin başarısını devam ettirebildiğini, yani “çıktı” için de bir gösterge olması bakımından son derece önem taşımaktadır.

Diğer bölüm ve program mezunlarını katıldığı merkezi sınavlardan biri de LES ( Lisans üstü eğitim sınavı) için böyle yapılmış bir başarı sıralaması ve değerlendirmesi bulunmadığından bir yargıya varmak oldukça güçtür.

Üniversitelerin öğretim elemanlarının başarı göstergelerinin ölçüsü olarak ürettikleri bilimsel yayınlar, patentler, aldıkları- sonuçlandırdıkları projeler, üniversiteye kazandırdıkları paralar, fonlar, kazandıkları ulusal ve uluslar arası teşvik ve bilim ödülleri, davet edildikleri kongre ve konferanslar, kendilerine verilen onur üyelikleri, diğer üniversite ve kurumlara transfer ve çağrı alma oranları gibi her biri somut ölçülebilen kriterler kullanılır. Ancak ülkemizde bu kriterlerin çoğu göz önünde bulundurulmadığı gibi en iyi ölçü olabilecek TÜBA üyeliği bile ahbap-çavuş ilişkisi içerisinde yürütüldüğünden sağlıklı değerlendirme güçtür.

Bilimsel yayın sayıları ve öğretim üyesi başına oranları ile TÜBİTAK bilim ve teşvik ödülü dağıtımı daha objektif olduğundan bu değerlendirme kriterleri daha sağlıklı başarı göstergesi olarak alınabilir. TÜBİTAK, TÜBA ve bazı kişilerin Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik ekinde muhtelif yıllarda yayınlanan üniversitelerin başarı sıralaması çizelgeleri izin alındıktan sonra bu kitapta ek olarak verilecektir. 1985 yılından bu yana yapılan tüm üniversiteler yayın sıralaması çizelgelerinde toplam yayın sayısı açısından Hacettepe Üniversitesi hep ilk sırada, kişi başı yayın sayısı bakımından ise hep ilk dört sıra içerisinde yer almaktadır. Sağlık (tıp, dişçilik ve eczacılık) alanında  tüm araştırılan yıllarda Hacettepe büyük farkla ve kişi başı oran olarak da hep birincidir. Diğer alanlarda, özellikle eğitim, edebi bilimler (sosyal bilimler, dil,edebiyat), idari bilimler arasında başarısı düşük denebilir. Fen ve mühendislik alanlarında, özellikle kimya ve kimya mühendisliği alanında en başarılı, ancak diğer bir çok alanda aynı başarıyı yakalayamadığı görülmektedir. Ekli listeler toplam değerleri gösterdiğinden ve bilim alanları düzeyinde bir sıralama yapılmadığından ancak özel araştırma ile bu sonuca varılmıştır.  Bu kitabın yazı sırasında Dünyadaki ilk 500 üniversite tartışmaları gündeme oturdu. Basında yayınlanan ve ABD de yapılan bu sıralamalarda ilk 500’e ülkemizden giren üniversite yoktu. Bu sırada Şanghay Üniversitesi’nin ayrı beş kritere göre sıralaması imdada yetişti. Bu son sıralamada Hacettepe (408. Sırada) ve İstanbul Üniversiteleri ilk 500 de yer aldılar. Bu ise Hacettepe’yi birden en zirveye taşıdı.  

Yayın sayısının çokluğu üniversitenin başarı göstergesi olarak Hacettepe lehine kullanılabileceği gibi, yapılan yayınların etkinlikleri, yayınlandığı dergilerin impact faktörleri, ortalama atıf sayıları, çok yayın yapan öğretim elemanları dışındaki yayın sayıları,  hiç yayın yapmayan öğretim üyesi sayısı gibi ayrıntılara girildiğinde çok kolaylıkla başarısızlık göstergesi olarak da kullanılabilir. 1982 Yılı sonrası, yani YÖK döneminde akademik yükseltme atamalarda yayın zorunluluğu getirilmesi ile ülkemiz genelinde görülen yayın sayısı artışı, özellikle SCI kapsamındaki uluslar arası dergilerde yayınlanan makale sayısı çok hızlı artmış, bu artışta Hacettepe üniversitesinin payı hep önlerde olmuştur.

Araştırma ve yayın öğretim üyesi kalitesi kadar ona sunulan altyapı ve maddi desteğe de bağlıdır. Gerçi TÜBİTAK 2004 yılından itibaren proje desteğini tüm araştırmalar için oldukça yükseltmiştir. Buna ek olarak Hacettepe Üniversitesi döner sermaye gelirlerinden araştırma fonu payı olarak aktardığı kaynağı da % 8’e çıkarınca projelere ayrılan kaynak da oldukça yükselmiştir. Hacettepe hastanelerinin 200 trilyonu geçen döner sermaye gelirleri düşünüldüğünde  kaynak büyüklüğü de görülebilir. Bu açıdan bakınca Hacettepe üniversitesi kişi başı yayın sayısı kendinin önünde olabilen ve tıp fakültesi olmayan Boğaziçi ve ODTÜ gibi üniversitelerden daha şanslı bir konumdadır. 

TÜBİTAK bilim ve teşvik ödülü açısından bakıldığında Hacettepe Üniversitesi mensupları sağlık bilimleri alanında, özellikle tıp alanında en çok bilim ve teşvik ödülü alanlardır. Ekli listede görüldüğü gibi bu alanda bilim ödülü alan öğretim elemanlarının yarısı Hacettepe mensubudur. Tıp dışı, özellikle fen ve mühendislik bilimleri alanında ödül alan öğretim üyesi oranı ancak İTÜ,ODTÜ, Boğaziçi ve Bilkent  üniversitelerinden sonra sıralanmaktadır.

Sosyal ve İdari bilimler alanlarında ise henüz büyük bir ödül alan bulunmamaktadır. Felsefe öğretim üyesi İonna Kuçuradi ülke içinde ve dışında bir çok bilim ve hizmet ödülü, Bozkurt Güvenç gibi bazı eski öğretim üyeleri de yabancı devlet nişanları almışlardır.

Hacettepe üniversitesinin en büyük başarılarından biri de bugünkü ÖSYM ‘i kurarak başarı ile yönetmesi, üniversite giriş sınavlarında bir yolsuzluk, bir aksama olmadan yürütmesi, kurumsallaştırması ve ülkemizde bir sınav söz konusu olduğu zaman bu kurumun adını akla getirecek güven yaratmasıdır. Merhum Prof. Dr. Altan Günalp’ın bu kurumu yıllarca başarılı yönetmesinde tüm üniversite mensuplarının kendisine destek vermesi çok etkili oldu.

 

Vefa Borcu ve İthaf

 

Hacettepe Üniversitesi  38. kuruluş yılını henüz doldursa da üniversite öncesi de dikkate alındığında 47 yılık bir tarih dilimini arkada bıraktı. Bu süre tarih olarak değerlendirilince iki neslin yaşam süresini kapsar. Nitekim kurucu olarak isimlerini verdiğimiz birçok öğretim üyesinin Hacettepe’de doğan çocukları bile baba ve annelerinin kurdukları kurumda profesör, doçent veya memur olarak çalışmaktadır. Böyle olunca zaman hükmünü yerine getirmiş ve birçok emektarı vefat etmiştir.

Doğumlar kadar ölümler de normaldir. Ancak kurumlar yaşlandıkça ölümler de hızlı artış göstermektedir. Hacettepe Üniversitesi kendisine hizmet edenleri unutmamakta ve son yolculuklarında yalnız bırakmamaktadır. Hatta Şeref Zileli, Nusret Fişek ve Altan Günalp gibi bazı hocalarını ölüm yıl dönümlerinde adlarına yaraşır şekilde bilimsel toplantılarla anmaktadır. Şüphesiz vefat eden sayısı artınca her birini özel anmak imkanı azalmaktadır. 10 yıl önce yılda bir- ikiyi geçmeyen tören sayısı maalesef son yıllarda özellikle artmıştır. Son üç yılda neredeyse her ay bir cenaze kaldırma durumu ile karşı karşıya kalınmıştır. İki eski Rektörümüz Doğan Karan ve Süleyman Sağlam 2004 yılında vefat etmişlerdir. Hacettepe Üniversitesi Dergisinde iki sayı arasında vefat eden mensuplarının resim ve özgeçmişleri ile tüm mensuplara duyurulması büyük bir vefa örneği ve aziz ruhlarına saygı ifadesi olarak takdire şayandır. Hacettepe Üniversitesi yönetimi gibi Hacettepe Mensupları Derneği de değişik etkinliklerle emekli mensuplarını hatırlamakta ve bir araya getirmektedir. Vefat eden emekli, eski ve özellikle görevi sırasında ölen mensuplarını herkese duyurmaktadır.Bu tür anma ve duyurmalar, son yolculuklarına uğurlamalar hep sürdürülebilmelidir. 

Bu yazımı ebediyete intikal eden tüm Hacettepeli dost ve çalışma arkadaşlarımın anılarına ithaf ediyorum. Temmuz 2005.

 

Ekler:

Ek  1: 2004  ÖSYS  sonunda ilk 2000’e giren öğrencilerin kaydolduğu Üniversiteler

Ek  2:1980- 1992 Yılları Arası ülkemiz kaynaklı bilimsel yayınlar.

Ek  3:2004 Yılı ülkemiz kaynaklı bilimsel yayınlar ve üniversitelerin yayın sıralaması,

Ek 4:1973 Yılından itibaren TÜBİTAK Bilim ve Hizmet Ödülü alan Hacettepe           Üniversitesi Öğretim Üyeleri,

Ek 5 : Hacettepe Üniversitesi Mensubu TÜBA Üyeleri  

            Ek 6 : Prof. Dr. Türkan Kutluay’dan Hacettepe Ruhunu yansıtan bir öykü

         

 

 Ek1: Üniversite Giriş Tercihleri

          Sayısal : ODTÜ: 493, Boğaziçi: 340, Hacettepe:302, İTÜ: 232, Bilkent:196, İstanbul: 127,  TOBB 7, Gülhane 7, Dokuz Eylül 4, Marmara 4, Galatasaray 3, Erciyes 2, Ankara 2, İnönü  2,Gülhane 1, Başkent 1, İzmir Ekonomi 1

            Sözel: Boğaziçi 444, ODTÜ 429, Bilkent 200, Hacettepe 197, İTÜ 136, İstanbul 125, Ankara 82, Sabancı 77, Koç 67, Galatasaray 31, Ege 26, On dokuz Mayıs 25, Gazi 22, Dokuz Eylül 14, Gülhane 12, Fatih 12, Yeditepe 11, Uludağ 8, TOBB 8, Çukurova 7, Bilgi 5, Erciyes 4, Yıldız 4, Selçuk 4, Trakya 3, Akdeniz 3, Kocaeli 2, Osmangazi 2, Başkent 2, Celal Bayar 1, Cumhuriyet 1, Fırat 1, Sütçü İmam  1,  KTÜ 1, On dokuz Mayıs 1, Pamukkale  1, İzmir Ekonomi 1

            Eşit Ağırlık: ODTÜ 455, Boğaziçi 421, Hacettepe 243, Bilkent 222, İTÜ 160, İstanbul 139, Ankara 87, Sabancı 71, Koç 61, Gazi 19, Ege 16, Galatasaray 15, Marmara 14, Yeditepe 14, Fatih 12, Gülhane 7, TOOB 6, Çukurova 5, Dokuz Eylül 3, Selçuk 2,YTÜ 2, Başkent 2, Akdeniz 1, Atatürk 1, Erciyes 1, Fırat 1, Kocaeli 1, Uludağ 1, İzmir Ekonomi 1,

           Yabancıdil: Hacettepe 360, İstanbul 220, Uludağ 133, Boğaziçi 128, Çukurova 127, ODTÜ 106, Anadolu 81, Gazi 81, Çanakkale 69, Selçuk 69...(Kaynak ÖSYM ve Milliyet 17 Nisan 2005 Abbas Güçlü)

 

 Ek  2:1980- 1992 Yılları Arası ülkemiz kaynaklı bilimsel yayınlar.

 

1980-1992

Toplam

Temel Bilim ve Mühendislik

Sağlık Bilimleri

Üniversite

Öğret

Üyesi S

Yayın Sayısı

Oran

Üniv.

Öğret

Üyesi S

Yayın Sayısı

Oran

Üniversite

Öğretim Üyesi

Yayın Sayısı

Oran

ODTÜ

416

1303

3.13

ODTÜ

416

1266

3.04

Hacettepe

491

1100

2,24

Bilkent

47

145

3.09

Bilkent

47

141

3.00

İstanbul

1032

851

0.82

Boğaziçi

127

386

3.04

Boğaziçi

127

361

2.84

Marmara

171

123

0.72

Hacettepe

727

1453

2.00

Erciyes

39

69

1.77

Atatürk

149

106

0.71

İTÜ

532

806

1.52

İstanbul

139

234

1.68

Ankara

665

467

0.70

İstanbul

1171

1085

0.93

İTÜ

532

797

1.50

KTÜ

74

46

0.62

Çukurova

302

258

0.85

Hacettepe

236

353

1.50

Çukurova

137

83

0.61

KTÜ

226

193

0.85

Akdeniz

17

19

1.12

Gazi

301

179

0.59

Erciyes

157

130

0.83

Çukurova

165

175

1.06

Erciyes

118

61

0.52

Ankara

1003

771

0.77

19 Mayıs

40

42

1.05

Cumhuriyet

74

34

0.46

Atatürk

292

212

0.73

KTÜ

152

147

0.97

Anadolu

149

59

0.40

Marmara

237

161

0.68

Dicle

59

54

0.92

Dicle

117

46

0.39

Gazi

439

267

0.61

Ankara

338

304

0.90

Ege

465

182

0.39

19 Mayıs

135

78

0.58

Atatürk

143

106

0.74

19 Mayıs

95

36

0.38

Dicle

176

100

0.57

Gazi

138

88

0.64

9 Eylül

144

43

0.30

Ege

863

422

0.49

Ege

398

240

0.60

Akdeniz

122

34

0.28

Cumhuriyet

112

50

0.45

Marmara

66

38

0.58

Uludağ

196

52

0.27

Anadolu

273

108

0.40

İnönü

38

18

0.47

Selçuk

186

28

0.15

9 Eylül

294

114

0.39

9 Eylül

150

71

0.71

Fırat

108

15

0.14

Akdeniz

139

53

0.38

Anadolu

124

49

0.40

MimarSinan

14

2

0.14

İnönü

56

20

0.36

Trakya

35

13

0.37

İnönü

18

2

0.11

Yıldız

215

64

0.30

Cumhur.

48

16

0.33

Gaziantep

27

2

0.04

Uludağ

299

77

0.26

Gaziantep

36

12

0.33

Trakya

54

2

0.04

MimarSinn

14

3

0.21

Yıldız

215

58

0.27

100. Yıl

12

 

0.00

Gaziantep

63

13

0.21

Selçuk

100

26

0.26

 

 

 

 

Fırat

205

39

0.19

Fırat

97

24

0.25

 

 

 

 

Selçuk

286

54

0.19

Uludağ

103

25

0.24

 

 

 

 

Trakya

89

15

0.17

100. Yıl

33

1

0.03

 

 

 

 

100. Yıl

50

1

0.02

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Türkiye’de Bilim TÜBA Yayınları I

 

Ek  3:2004 Yılı ülkemiz kaynaklı bilimsel yayınlar ve üniversitelerin yayın

                   ve Öğretim Üyesi Başına Yayın sıralaması.

Sıra       Üniversite       Makale Sayısı  Öğretim Üyesi Sayısı  Oran

1          Koç                 86                               92                    0.93

2          Bilkent                        213                             238                  0.89

3          Başkent           168                             198                  0.82

4          ODTÜ            578                             789                  0.78

5          Gaziantep       175                             226                  0.78

6          Kafkas                        63                              87                   0.72

7          Işık                  21                              30                   0.70

8          Gebze YTE     65                              93                   0.70

9          Yüzüncü Yıl    223                            333                  0.67

10        Hacettepe         872                           1319                0.66

11        Mersin             209                            325                 0.64

12        Erciyes            279                            450                 0.62

13        Fırat                314                            507                 0.62

14        İzmir YTE        53                                89                 0.60

15        Boğaziçi          198                            340                  0.58

16        Fatih                 54                             93                   0.58

17        İnönü              216                             373                  0.58

18        Kırıkkale         129                             224                  0.58

19        İTÜ                 489                            850                  0.58

20        Atatürk           532                            952                  0.58

27        Ankara                        717                           1624                 0.44

29        Sabancı              46                              110                0.42

32        Ege                 500                            1273                0.41

33        KTÜ               144                            515                 0.39

36        Çukurova        277                            730                 0.38

37        Istanbul           767                            2084                0.37

38        Dokuzeylül       336                           916                 0.37

40        Gazi                  494                           1437                0.34

60        Anadolu            108                             573                0.20

Kaynak: Hasan Seçen Cumhuriyet Bilim Teknik Sayı.892 s.12-14, 24.04.2004

Son yıllarda başka sıralama yapanlar da olmuştur. Tüm yayın sıralamalarında Hacettepe Üniversitesi toplam yayın bakımından büyük farkla ilk sırada yer almaktadır. Aynı Kaynakta Hacettepe 1999-2003 yılları arası 753, 734, 791, 832 ve 872 yayınla ilk sırada yer alırken 2. sırayı 1999-2001 yılları arası Ankara Ü, 2002 ve 2003 yıllarında İstanbul Ü. 458, 431, 524, 603 ve 767 yayınla almışlardır. ODTܒnün toplam yayın sayısı aynı yıllar:344, 398, 486, 470 ve 578 olmuştur.

Yukarıdaki liste 2 açıdan sağlıklı görünmedi. Özel üniversitelerin yayın sayısı kanımca o üniversitelerde yapılan bilimsel çalışma sonucu yayın değil, öğretim üyelerinin önceki üniversitelerinde yaptıkları yayınları olabilir. İkinci nokta ise Kafkas ve Yüzüncü Yıl verilerinde bir hata olabilir veya bir yıla özgü olabilir.                                                               Özellikle İTÜ ve ODTÜ mensupları Hacettepe’nin öncülüğünün Tıp yayınlarında olduğunu öne sürerek kendilerinde olan fen ve mühendislik alanlarında sıralamayı öne çıkarmaya çalışmaktadırlar. Bu alanlarda ayrıntılı bir karşılaştırma yine Cumhuriyet Bilim Teknik 934 sayılı ekinde 12 Şubat 2005 tarihli Derin Orhon ve Hasan Saygın imzası ile verilmiştir. Bu makaleye göre Hacettepe 2000-2003 yılları arasında fen bilimlerinde toplam 946 yayınla ODTÜ (1931) ve İTÜ(1884) ardından 3. sıradadır.  Aynı makaleye göre temel bilimlerde 2003 yılında hem 213 yayın sayısı ve hem de kişi başına 1.84 oranla  2. sıradadır. Mühendislik sırası ise yayında 5 öncü üniversite arasında 4. ve oran olarak 0.66 ile 3. sıradadır.

 

Ek: 4 Ödüllü Hacettepeliler

 

TÜBİTAK Bilim ve Hizmet Ödülünü alan Hacettepe Üniversitesi Mensupları :

Tıp ve Sağlık Bilimlerinden Bilim Ödlü Alanlar: 1- Naci M. Bor,2- Oğuz Kayaalp, 3- Münci Kalayoğlu, 4- İzzet Berkel, 5- Çiğdem Altay, 6- Mustafa İlhan, 7-Emin Kansu, 8- Gönül Hiçsönmez, 9- İhsan Çalış, 10- Ferudun Cahit Tanyel, 11- Turgay Dalkara, 12- Aytemiz Gürgey, 13- ? Haluk Topaloğlu. Hizmet Ödülü Alanlar: 1-İhsan Doğramacı, 2- Şeref Zileli, 3-Aykut Erbengi, 4- İmran Özalp, 5- Altan Günalp, 6- Çükrü Kaymakçalan  7- Nurhan Avman. ( Son ikisi kısmen Hacettepeli)

Fen ve mühendislikte tek bir öğretim üyesi, Erhan Pişkin bilim ödülü aldı. Sosyal ve edebi bilimlerden İona Küçüradi ve Bozkurt Güvenç yurt içinde ve dışında ödüller aldılar. Bazı öğretim üyeleri de yabancı ülkelerden “üstün hizmet ödülü” ve “Devlet Nişanı” aldılar.

Teşvik ödülü alan öğretim elemanlarının sağlık alanında büyük çoğunluğu Tıp Fakültemizden olup diğer fen ve mühendislik alanında ödül alanlar daha azdır. Bunların çoğu da kimya dalındadır. Bunlar: Erhan Pişkin, A.Rifat Özdural, S. Ali Tuncer, Adil Denizli, Menemşe Gümüşdereli, Emir B. Denkbaş (Son beşi Pişkin’in doktorantları). Ayrıca biyolojide Cihan Öner, fizikte Tarık Çelik, Yiğit Gündüç ve Tuncer Hökelek de teşvik ödülü aldılar.

     

Ek: 5 TÜBA Üyesi Hacettepeliler

Fen ve Mühendislik alanında Erhan Pişkin, Olgun Güven, Dinçer Ülkü ve Tarık Çelik TÜBA asil üyesi, S.Ali Tunçer ile Adil Denizli asosiye üyedir.

Tıp alanında ise üyelerin tamamına yakını Hacettepe mensubu veya Hacettepe kökenli olup, yukarıda adları verilen bilim ödülü alanlar ile Şevket Ruacan ve Pekcan Ungan aynı zamanda TÜBA üyesidirler.

 

Ek :6  Bir Öykü (Prof. Dr. Türkan Kutluay’ınn Hacettepe Ruhunu yansıtan bir öyküsü)

Hacettepe Üniversitesinin 10. Kuruluş Kutlamaları çerçevesinde açılan Öykü Yarışmasında Birincilik alan öykü (1977)

Biz Hacettepeliler

 

Yıl 1960. Ankara kız lisesinde okumaktayım. Bir arkadaşımın, çocuğunu Hacettepe Hastanesine yatırdığını öğrendim ve onu görmeye gittim. Hastane, alışılmış tipte bir bina idi. İçim sıkıldı. Birden, hastanenin arkasındaki tepeye ilişti gözlerim....

 

Çocukluğumun bir yılını geçirdiğim Ulucanlar’da otururken tek gezinti yeri olarak bu tepedeki parka gelirdik. Kardeşlerim ve annemle birlikte. Tren geçerdi arada sırada, alt yamaçtan. Koşup içindekilere el sallamaya bayılırdık. Şehirlerarası yolculuklarımızı trenle yaptığımızdan, yolcular hep uzaktan gelip uzaklara gider sanır, onlara üzülerek sallardım defalarca ellerimi. Trenin, insanları Ankara içinde de getirip götürdüğünü öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Düşlerimin bozulması üzmüştü beni.

 

Parkın ortasında bir havuz vardı. Çevresinde bir yol ve ağaçlar. Üç tekerlekli bisikletimizle havuzu çevreleyen yolda sırayla döner dururduk.

Bu düşüncelerle hastane havasından kurtardım kendimi. Sonra lise bitti. Üniversiteye gideceğim. Üniversite seçme sınavları broşürü elimde, bir süre düşündüm. Ne olmalıydım? Doktor ? Altı yıl çok uzun. Altı yılı bana öylesine uzak gösteren ne idi?

Hacettepe Fakültesinin (o zaman fakülte idi) adını ilk kez duyduğum bölümleri arasında bir bölüm daha vardı: "Beslenme ve Diyetetik”

Çok ilginç! Ders açıklamasına göre bir yığın tıp dersi okunuyor, ama süresi dört yıl. Oh !.. dolduruyorum sıralamayı:

 

Tıp: Çok puan alırsam, yazık olmasın, belki derim. Siyasal Bilgiler: Herkes siyasal diyor, her halde bir bildikleri vardır. Beslenme ve Diyetetik: Tamam! İstediğim dal bu. Teyzemi zayıflatmak için ne yapmalıyım? Ülserinden dolayı halam neleri , niçin yemeli? Kalp hastası amcamın sakınması gereken yiyecekler  var mı? gibi sorularıma yanıt bulabileceğim. Sonra da soruları ben yanıtlayacağım.

Kim kurduysa bu bölümü aklı ile bin yaşasın... Sonraki yıllar, burayı bitiren ne olur, ne iş yapar , doktorluk mu , hemşirelik mi  soruları ile boğuldum sanki.  Meslek yaşamımın en önemli yılları bu mesleği tanıtmak için çırpınmakla geçti. Diyetisyenlik...  Gelişmiş ülkeler arasında diyetisyeni olmayan yokmuş. Niye bizde de olmasın...

 

Yüreğim pırpırlayarak listelerin çıkmasını bekliyorum. Adım çıkmıyor listelerde . Neden ? çok şaşırıyorum. Puanıma göre “Beslenme ve Diyetetik”in birinci sırasında olmam gerek . Hacettepe’ye doğru koşuyorum. Belki hakkımı kaybederim diye. O da ne? Bu binalar neyin nesi?.. Ne zaman yapılmış bu binalar?..

 

Buralar nasıl da değişmiş! Ama karşıdaki gecekondu yığını yine de bu tepenin özelliğini yansıtıyor.

Okuldaki ilk yıllarımda , bir gün , arkadaşlar:

Hadi falcıya uğrayalım, dediler.

-Ne falcısı , nerede?

-İşte canım, şu üçüncü evde oturan kadın.

-Yaa, fala mı bakıyor?

-Aaaa... Bilmiyor musun, herkes ona taşınıyor. Her gün artık ona uğramadan sınavlara giremez olduk.

Ne ilginç! Fakülte ve falcı....  Hala fal baktırmaktan hoşlanmam, bakmam (tüm ısrarlara rağmen)

 

Bir gün o gece kondular da yıkıldı. Yerine yeni ve şaşırtıcı binalar yapmak için... İşin içinden nasıl çıkılacak?.. Fareler bastı hastaneyi.yüzlerce binlerce fare. Tuvaletlerde öbeklenirlerdi. Önce kapıyı açıp kendinizi üç adım geri fırlatacaksınız, fareler kaçışacak, sonra tuvaleti girmek isteyen hasta çocuğa:

-Gel yavrum hadi gir diyeceksiniz.

Bir gün bir çocuk:

-Türkan Abla, şu koşuşanlar nedir, beni yerler mi dedi.

Şimdi bu çocuğa , ne sevimli , ne zararsız şeyler olduklarını  mı anlatmalı, yoksa, “Bunlar tehlikeli yaratıklardır, mikrop taşırlar, evinde görürsen babana söyle, öldürsün” mü demeli, yoksa, “ Yoksa yavrum sen her halde düş görüyorsun mu demeli?

Ne demeli?

.................

Hacettepe ve Hacettepelileri anlatan bir dergi çıkaralım dedik, bir gün. On parmakla daktilo yazdığım için bu dergi kuruluna yazman oldum. Önce bir ad arıyoruz.

Derginin adı ne olmalı?

Mantar! Evet derginin adı mantar olacak. Çok yakıştı doğrusu, böyle hızla ilerleyen bir fakülte için çıkarılacak derginin adı olsa olsa Mantar olmalıydı.

 

Mantar, içinde çok çeşitli mineral ve vitamin bulunduran , bitkisel kökenli proteinler arasında kalitesi yüksek , ama kalorisi çok düşük bir besindir. Mantarın zehirli olanı da vardır. Bu nedenle iyi yetiştirmek , iyi seçmek gerekir.

 

Mantar çalışmaları başladığında  artık Cebeci Tıp Fakültesinden kopmaya başlamıştık

Her ikisi de, Ankara Üniversitesi’ne bağlı iki tıp Fakültesi idi. Cebeci’dekini  daha eski , yerleşmiş ve düzenini kurmuş bir fakülte olarak düşünür, çalışmalarımızı onlarla birlikte yürütmeye çalışırdık. İlk yıl, 14 Mart Tıp balosunu birlikte yapmıştık. Ankara Palas salonlarından taşan bir kalabalık  vardı o gece . Tıp dünyası genişliyordu, büyüyordu.

 

Her istediğimizi bulurduk o yıllarda. Her yaptığımız iş hocalarımız tarafından desteklenirdi. Özellikle “HOCA” her toplantımıza katılır, en küçük ayrıntılarla bile yürekten ilgilenirdi. . olumlu sonuçlara varmak için “HOCA” ile görüşmek yetiyordu.

 

Şimdi düşünüyorum o güzel günleri. Cebeci Tıp Fakültesinden kopmuş, ama kendi içinde tam bir bütün! Artık herkesin kendisini  ya da arkadaşını tanıştırırken   “Hacettepeli” demesi yetiyor. Bölümü bile önemli değil. Bir çığ gibi büyüyen ve hep yenilikte öncü olan Hacettepe, adını duyurmuş ve benimsetmiştir.

 

Mantar’da beğendim en güzel karikatür sözleri şu idi:  “Ankara, Hacettepe’nin neresinde”

 

Fakülte yıllarımda da yine tek eğlence yerimiz park oldu. Güzel bir buluşla parkın bir köşesine bir çayhane yapılmıştı. Dersler bitince soluğu orada alırdık. Çayhane bize hem derslik, hem kitaplık, hem de dinlenme yeri olurdu.  O yıllarda fakülteyi bitirenlerin akademik ortalamalarına ve çalışmalarındaki başarılarına bir göz atın , şaşıracaksınız, bulacağınız rakamların büyüklüğüne, duyacağınız övgü dolu sözlere inanamayacaksınız . Kuşkusuz yaşadığımız günlere göre......

 

Biz Şaban Şifahi binası alt katındaki kafeteryanın arkasında , merdiven altında , tuvaletlerden ancak yarısı paravana ile ayrılmış bir salon ve üç odadan oluşan bir yerde yetiştirildik. Salon dersliğe, odalardan biri soyunma –giyinmeye, diğerleri  de öğretim üyelerine ayrılmıştı.

Ders sırasında biri yine parmak uçlarına basa basa paravanın arkasında gidiyor.

Hoca sordu:

-A vitamininin görevi nedir?

-Efendim?

-Nereye bakıyorsun, dinlemiyormusun yoksa?

-Ha.. ha.. hayır, dinliyorum efendim, .... hanıma...

-Ne olmuş .... hanıma.

-Şey.. odasına gidiyor da...

Sınıfta gülüşmüşler...

Hacettepe’de önce, yetersiz, biçimsiz, olanaksız yerlerde geçirirsiniz günülerinizi , sonra sizin için yapılmış bölüme geçersiniz.

“Ne büyük, Oh !”  dersiniz. “Hani telefonu , hani suyu, buralar ne zaman tamamlanacak?” derken bir süre sonra oraya da sığamazsınız. İnanılmaz bir hızla , öğrenci sayısı da öğretim üyeleri de çoğalmaya başlar .

Gittikçe dar gelmeye başlayan üçüncü yerleşme yerimizde ders vermekteydim. Sordum:

-A vitamininin görevi nedir?

-Efendim?

-Nereye bakıyorsun, dinlemiyor rmusun yoksa?

-Ha...ha... hayır, dinliyorum efendim... polisler...

-Ne olmuş polislere?

-Koşuşuyorlar da...

-....................

 

Hacettepe’de dört yıl öğrencilik, iki yıl asistanlık ve dört yıl öğretim görevliliği olmak üzere ondört yılım geçti. Daha pek çok yıl geçeceğe benzer. Rahmetli Bülent Nuri Esen  şöyle söylemişti:

-Hacettepe virüs gibidir, insanın kanına girmeye görsün...

Prof. Esen deyince, bitiriş töreni aklıma gelir.

Yıl 1967. Fakülteyi bitiriyoruz. Bu mutlu olayın yanında bir başka mutluluk verici olay daha var: Hacettepe’nin Üniversite oluşu.  Törende konuşan Prof. Esen şöyle demişti:

-Hacettepe Üniversitesi ilk üzümlerini yetiştirdi. Onlardan  şarap yapmak topluma kaldı.

Ben ve benim gibi birçokları, Hacettepe’de şarap olduk.

Text Box: Seçiciler Kurulu Üyeleri
Oktay Akbal
Aydın Aytaç
Necati Cumalı
Abdullah Kenanoğlu
Cahit Külebi’ye teşekkürler
 

 

 

 


 

-Şaraplı mantar yediniz mi hiç ?

Nasıl lezzeti?

 

Prof. Dr.Türkan Kutluay(Şimdi Merdol)

 

 Yazarın Özgeçmiş

 

Kayseri ili merkez ilçeye bağlı Kermelik köyünde doğdu. Köyde açılan ilkokulun ilk mezunu olarak adı kısa süre Mimarsinan İlköğretmen okuluna dönüştürülen yatılı Pazarören Köy Enstitüsünde ortaöğretime başladı. Beş yıl sonunda, son sınıfa geçtiğinde Ankara’da açılan Yükseköğretmen okuluna seçildi. Ankara Atatürk Lisesinde bir yıl hazırlık eğitiminden sonra lise mezunu olarak yine Yükseköğretmen Okulunda yatılı kalarak Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümünde yüksek öğrenimine başladı.

Mezuniyetinin ardından doğrudan Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesinde Temel Bilimler Yüksekokulunda kimya asistanı olarak göreve başladı. Asistanlığı süresince Hacettepe Hastaneleri içinde bulunan asistan lojmanlarında kaldı.

Doktora yeterlik sınavını verdikten sonra F. Almanya Hükümeti araştırma bursu ile Almanya’ya gitti. Bavyera’nın bir köyündeki Goethe Enstitüsünde 4 ay süreli lisan okulundan sonra Dortmund şehrinde bulunan “Spektrokimya ve Uygulamalı Spektroskopi Enstitüsünde” araştırmalarına başladı ve Münster Üniversitesine kaydoldu. Kısa süre sonra daha yakındaki  Bochum şehrindeki Ruhr üniversitesine kaydını aldırdı. Rekor süre sonunda bu üniversitede temmuz 1970 de fen doktoru unvanını aldı. Çok kısa sürede doktorasını tamamladığından bursu özel olarak bir yıl daha uzatıldı. Bir yılı beklemeden mart 1971 sonunda tekrar Hacettepe Üniversitesine döndü ve öğretim görevlisi olarak göreve başladı.

Nisan 1972 de askerlik hizmetine başladı. Polatlı Topçu okulundaki eğitimden sonra askerliğinin geri kalan kısmını MKEK Kırıkkale Fabrikalarında kalite kontrolcü olarak tamamladı. Bu süre içerisinde cumartesi günleri Hacettepe de ders vermeye devam etti.

Ekim 1973 de askerlik sonrası tekrar öğretim görevlisi olarak görevine döndü. Bu sürede kimya bölümü bağımsız fakülte olmuştu. Eğitim koordinatörlüğü görevi verildi. Bu sürede röntgen filmleri banyo çözeltilerinin üretimi ülkemizde ilk kez gerçekleştirildi. Kısa sürede ülkemiz belli başlı hastanelerinin ihtiyacını karşılamak üzere H.Ü. Teknoloji Enstitüsü bünyesinde üretim kapasitesi artırıldı. Kışır çözme  çözeltileri ve inhibitörler geliştirildi. Diğer üretimlere destek olundu.

Nisan 1976 da doçent olduktan sonra da Genel Kimya Anabilim dalı başkanı olarak tüm kimya servis derslerinin koordinatörlüğü ve ders kurulu başkanlıklarını yürüttü..1981 yılında profesörlüğe yükseltildi, fakat atama kararnamesi ihtilal lideri tarafından imzalanmayınca üç yıl süre ile “proçent” kaldı. Yeni yasa kimya fakültesi ile genel kimya anabilim dalını da kapatmıştı. Mehmet bu dönemde resmen profesör unvanını kullanamadığından kimya bölümü başkan vekilliğine atandı. Bu görevin yanında  M. Teknoloji Yüksekokulu müdürlüğü, Beytepe Yurtları Yönetim Kurulu Başkanlığı, Fakülte ve Fen Bilimleri Enstitüsü yönetim kurulu üyeliği eklendi. Bu arada daha önce üstlendiği Teknoloji Enstitüsü Kimyasal Madde ve İlaç Üretim Birimi başkanlığı, satın alma müdürlüğü ve Anaokulu Yönetim Kurulu üyeliği görevleri de devam etti.

Haziran 1984 de Fen Edebiyat Fakültesini kurmak üzere Erciyes Üniversitesine dekan olarak atandı. Fen Bilimleri Enstitüsü müdürlüğünü de 4 yıl süre ile yürüttü ve taşra üniversitesinde ilk doktora yaptırma iznini aldı. Bir süre Mühendislik Fakültesi dekanlığını ve kimya bölümü başkanlığını da yürüttü. Erciyes üniversitesi Bilim Merkezi derneğini kurdu, önce başkan yardımcılığını sonra başkanlığını yürüttü. Kayseri’de bulunduğu 12 yıl süresince Kayseri Yükseköğrenim ve Yardım Vakfı Yönetim Kurulu üyeliği ile bir çok vakıf, dernek, fakülte ve üniversite kurul ve yönetim kurulu üyeliklerini de üstlendi. 1985 Yılına kadar atıf indekslerine giren dergilerde Erciyes üniversitesi kaynaklı hiç yayın yokken 1982-1992 arası yurtdışı yayın sıralamalarında bu üniversitenin ön yerlere tırmanmasında, özellikle fen ve mühendislik alanında kişi başı yayın sıralamasında 4. sıraya yükselmesinde birinci derecede görev yaptı. Birçok elemanı yurtdışına gönderdi. Taşra üniversitelerinde görülmediği şekilde fen fakültesi fizik, kimya, matematik ve  biyoloji bölümlerinden birer eleman TÜBİTAK teşvik ödülü aldı.

Ağustos 1996 de tekrar Hacettepe Üniversitesindeki görevine döndü. Şubat 1997 tarihinden buyana M. Teknoloji Yüksekokulu Müdürlüğünü yürütmektedir. 7 Yıl süre ile de Fen Bilimleri Enstitüsü Eğitim Komisyonu başkanlığı, 4 yıl süre ile Üniversite Disiplin Kurulu üyeliği görevlerini de yürüttü.. 4 yıldır Başkent üniversitesinde yarı zamanlı olarak ders vermekte olup, H.Ü. Fen Fakültesi Kimya bölümü öğretim üyeliğine devam etmektedir.

SCI’ce taranan dergilerde 91 makalesi yayınlanmış olup, aynı atıf indekslerinde yayınlarına 1740 kez atıf yapılmıştır. Tamamına yakınını bizzat sunduğu 52 uluslararası tebliğ, 40 kadar yurtiçi kongrelerde tebliğ, 26 yurt içinde yayınlanan bilimsel makalesine ek olarak çeşitli üniversite ve kurumlara sunduğu 25 kadar konferans vermiş, popüler bilim dergilerinde de 75 popüler bilim, teknik ve eğitim makalesi yayınlanmıştır.

Evli ve 3 çocuklu olup, eşi de Hacettepe Tıp da hoca, iki kızı Hacettepe Tıp Fakültesinden mezun olmuştur. Oğlu da aynı üniversitenin mühendislik fakültesinde okumaktadır.