Yayınlarım...

Akademik Yazılarım-42                                                                 Prof. Dr. Fahri UNAN

Sayfa Sonuna Git

KLÂSİK DÖNEM OSMANLI MEDRESELERİNDE EĞİTİM ÜZERİNE YAPILMIŞ ÇALIŞMALARA DÂİR BİR BİBLİYOĞRAFYA DENEMESİ*

 

Cumhuriyet dönemi Türkiyesi’nde Osmanlı devletinin ilim, kültür ve eğitim müesseselerinin temelini oluşturan medreseler üzerine yapılan çalışmaların târihi Cumhûriyet’in ilk dönemlerine kadar geri götürülebilir. Aslında bu yöndeki çalışmaları biraz daha önceden, 1900’lü yıllardan îtibâren sürdürülegelen gayretlerin bir devâmı olarak görmek mümkündür. Ancak, Cumhûriyet’in hemen öncesine tekâbül eden dönemde medreseler ve eğitim-öğretim faaliyetleri üzerine yapılan çalışmalarla, yeni bir devletin kurulmasının ve Cumhûriyet’in îlânının ardından gelen dönemde yapılan çalışmalar, üzerinde çalışılan konular aynı bile olsa, nitelik îtibâriyle farklı husûsiyetler taşırlar.Cumhûriyet öncesinde ortaya konular çalışmalar, faaliyetlerini bilfiil devam ettiren söz konusu müesseselerin ıslâhı, eğitim-öğretim usûllerinin ve programlarının çok daha iyi bir hâle getirilmesi için nelerin yapılması gerektiği meselelerini ele alırken, Cumhûriyet’in îlânı ve 1924’te medreselerin kapatılmasının ardından ortaya konulan çalışmalar, artık târihe mâl olmuş bir müesseseyi târih malzemesi olarak incelerler.

Bilindiği gibi, medreselerinin ıslâhına yönelik ilk ciddî çalışmalar, Osmanlı döneminde 1910’dan îtibâren gündeme gelmiş; bu târihteki sınırlı bir ıslâh girişiminin ardından 1914’te ve tâkip eden yıllarda girişilen ıslâh teşebbüsleri daha muhtevâlı olmuş ve ortaya çıkan yeni medrese yapısı 1924’e kadar devam etmiştir. Bu sebeple, Cumhûriyet’e takaddüm eden dönemde ortaya konulan çalışmaları ve konuyla ilgili olarak ileri sürülen fikirleri, kısaca işâret olunan ıslâh girişimleriyle ilişkilendirmek mümkündür. Bu tür çalışmalarda ileri sürülen fikirler, çoğunlukla bir takım teklifler çerçevesini aşmazlar; konu târihî çerçevede ilmî kriterlere uygun olarak araştırılıp incelenmekten ziyâde, eğitim müesseselerinin hâlihazırdaki durumlarının olumsuzluklarına dikkat çekilerek, bunların zamânın ihtiyaçlarına cevap verebilecek duruma getirilmesi için neler yapılması gerektiğine dâir fikirler serdedilir. Bu tür çalışmalar, yazımızın konusu dışında kaldıkları için, bunların teferruâtına girmeyi bir tarafa bırakacağız. Bir fikir vermesi açısından Osmanlıların son dönemlerinde kaleme alınan eserlere örnek olarak, neşir târihlerine göre -yazımızın sonundaki bibliyografyada da yer alacak olan- şu çalışmaları zikredebiliriz:

- Selim Sâbit, Rehnümâ-yı Mu’allimîn, İstanbul 1290.

- Mûsâ Kâzım, Rehber-i Tedrîs ve Terbiye, İstanbul 1310.

- Ayşe Sıdıka, Usûl-i Ta’lîm ve Terbiye Dersleri, İstanbul 1313.

- Şeyh Ali-zâde Hoca Muhyiddin, Medreselerin Islâhı, Dersaadet 1314.

- Melek-zâde Fuâd, Usûl-i Tedrîs ve Tederrüs, Dersaadet 1315.

- Fâzıl Ahmed, Terbiyeye Dâir, İstanbul 1326.

- Şevketî Efendi, Medâris-i İslâmiyye Islâhât Programı, İstanbul 1328.

- Abdullah Cevdet, “Mekteb Âlemi, Hayat Âlemi”, Resimli Mekteb Âlemi, No. 4 (1 Eylül 1329), s. 49-53.

- Ârif Bey, “Devlet-i Osmâniyyenin Te’essüs ve Takarruru Devrinde İlim ve Ulemâ”, Dâru’l-fünûn Edebiyat Fak. Mec., /I (1332), s. 137-144.

- Ethem Nejat, Mektebcilik (Usûl-i Tedrîs kısmı), İstanbul 1332.

- Ali Emîrî Efendi, “Meşîhat-i İslâmiyye Târihçesi”, İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1334, s. 304-320.

- Emin Bey, “Târîhçe-i Tarîk-i Tedrîs”, İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1334, s. 642-651.

- Erişirgil, M. Emin, “Dînî Terbiye, Dînî Tedrîsât”, Millî Ta’lîm ve Terbiye Cem’iyeti Mecmû’ası, No. 3 (Mart 1334/1918), s. 13-14.

- İsmail Hakkı, Ma’ârifde Bir Siyâset, İstanbul 1335.

- İsmail Hakkı, “Millî Ta’lîm ve Terbiye Islâhâtına Medhal”, Millî Ta’lîm ve Terbiye Cem’iyyeti Mecmû’ası, No. 2 (Nisan 1337/1917), s. 5-15.

Abdullah Şinâsî, Usûl-i Tâlim ve Terbiyeden Fenn-i Tedrîs, Orenburg 1912.

***

Cumhûriyet döneminin ilk yıllarında Osmanlı devletinin eğitim-öğretim müesseselerine yönelik ilginin bir süre tamâmen kaybolduğu görülmektedir. Bu müesseseler, yaklaşık 1940’lara kadar bir târih objesi olarak bile ilgi çekmez. Eski eğitim müesseseleri ortadan kaldırılmış, bunların yerlerini yenileri almış durumdadır; dolayısıyla ortaya konulan çalışmalar da, daha ziyâde bu yeni eğitim müesseselerinin nasıl bir yol tâkip etmesi gerektiği konusu üzerine teksif edilir. Bir kaç örnek zikretmek gerekirse, şu çalışmaları zikretmek mümkündür:

- Mehmed Emîn, “Mekteblerimize Dâir”, Mihrâb, sayı 28 (1 Nisan 1341), s. 145-146.

- Kâzım Nâmî, Mekteblerde Ahlâkı Nasıl Telkîn Etmeli, İstanbul 1925.

- Kâzım Nâmî,Ta’lîm ve Terbiyede İnkılâb, İstanbul 1927.

- Hıfzurrahman Râşit, Nihal Âdil, Umûmî Tedris Usûlü, İstanbul 1930.

- Kâzım Nâmî, Mürebbîlere, İstanbul 1933.

Osmanlı medreselerinin bir târih objesi olarak ele alındığı ciddî sayılabilecek çalışmalara ancak 1939’dan îtibâren rastlamaktayız. Bunlardan 1939’da Osman Nuri Ergin tarafından hazırlanan Türk Maarif Tarihi (I-II, İstanbul, ikinci baskı 1977)’nin I. cildinde Osmanlı medreselerine nisbeten geniş bir yer ayrıldığı görülür. Ancak, verilen bilgiler tahlil ve terkip niteliği taşımaz; biraz da dönemin şartlarının bir yansıması olarak, eserde medreselerle ilgili pek de olumlu gözükmeyen bir tablo çizilir. Bir yıl sonda Tanzîmât’ın 100. yıldönümü münâsebetiyle hazırlanan, fakat söz konusu târihte sâdece bir cildi çıkarılabilmiş olan Tanzîmât I adlı eserde, Osmanlı devletinin muhtelif kuruluşlarına dâir çeşitli yazılara yer verilmiştir[1]. Bu eser içerisinde yer alan ve Şerafettin Yaltkaya’ya âit olan “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler” adlı makāle ise, bir önceki örnekte olduğu gibi, Osmanlı medreselerini oldukça sathî bir şekilde ele alır[2]. Osmanlı medreselerinin umûmuna teşmil edilebilecek bilgiler ihtivâ etmesi açısından 1946 yılında yayımlanan Süheyl Ünver’in Fâtih, Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı (İstanbul 1946) adlı çalışması da, kaynaklarda yer alan bilgilerin derlenip bir araya getirilmesinden ve tasvir edilmesinden öte geçmez. Bu târihlerden îtibâren konuyla ilgili olarak yapılan çalışmalar, 1990’lara kadar çoğunlukla aynı nitelikte olmak üzere sürdürülecektir. İhtivâ ettiği derli toplu bilgiler dolayısıyla hâlâ bir başvuru kaynağı olarak mürâcaat edilen ve ilk baskısı 1965 târihini taşıyan İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı adlı eseri de, esas îtibâriyle önceki örneklerinin niteliklerini taşır; medreselerin teşkilât yapısını, okunan dersleri ve ders kitaplarını kısaca tanıtmaktan, eğitimle ilgili tasvire dayalı kısa bilgiler vermekten öte geçmez. Benzer bir çalışmanın da 1976 yılında Câhid Baltacı tarafından, XV-XVI. Yüzyıllarda Osmanlı Medreseleri (İstanbul) adıyla yayın hayâtındaki yerini aldığını görürüz. Bu eserin en dikkat çekici husûsiyeti, başlangıç kısmında 50-60 sayfalık hulâsa bir bilginin sunulmasının ardından, Osmanlı topraklarında XV. ve XVI. yüzyıllarda faaliyet gösteren medreselerin statülerine göre bir listesini sunmasından ve belli başlı büyük medreselerde ders veren ilim adamlarının hayat hikâyelerini kısaca vermesinden ibârettir. Diğer bir deyişle, bu eserde de medreselerde yürütülen ilmî faaliyetlerin niteliği, ilim anlayışı, ortaya konulan ürünlerin durumları, eğitim-öğretim faaliyetleri hakkında analitik, sorgulayıcı, değerlendirici bir yaklaşım görülmez. 1980’lerin başlarında Hüseyin Atay tarafından yazılan dört çalışma ise, önceki târihlerde yazılmış örneklerine göre biraz daha tahlil yönü ağır basan nitelik taşırlar. Bunlardan ilki “Fâtih-Süleymâniye Medreseleri Ders Programları ve İcâzetnâmeler” (VD/XIII, 1981, s. 171-236)’dir. Bu makâlede yer alan bilgiler, hemen ayniyle Atay’ın Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi (İstanbul 1983) adlı çalışmasında da yer alacaktır. Atay’ın yine 1981 yılında çıkan başka bir yazısı, “Medreselerin Gerilemesi” (AÜİFD/XXIV, Ankara 1981, s. 15-56.) başlığını taşıyan makâlesi de, hemen hemen olduğu gibi Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi’ne aktarılmıştır. Atay’ın “Medreselerin Islahatı” (AÜİFD/XXV, Ankara 1981, s. 1-43) adlı çalışması ise, daha ziyâde 1900’lü yılların başlarından îtibâren gündeme gelen medreselerin ıslâhı meselesine tahsis edilmiştir. Hüseyin Atay, yukarıda zikredilen ilk makâlesinde Fâtih ve Süleymâniye medreselerinin ders programları ve icâzet-nâmeler üzerinde dururken, derinliğine tahlillerde bulunmasa bile, bâzı problemli noktalara dikkat çekmek sûretiyle, Osmanlı medreselerinin tamâmı hakkında umûmî bir değerlendirmede bulunabilmek için, öncelikle münferit örneklerin tek tek incelenmesinin faydalı olacağına dâir bir örnek sunmuş olur. Osmanlı medreselerinin gerilemesi konusuna tahsis edilmiş bulunan ikinci makāle ise, önceki örnekleriyle mukāyese edilemeyecek kadar ileri bir seviyeyi temsil eder; bir bütün olarak Osmanlı medreselerinin niçin geri kaldıklarını, okutulan kitapların ve derslerin muhtevâlarını da dikkate alarak tartışmaya çalışır; eğitim-öğretim seviyesinin düşüşünün târihî, kültürel, sosyal, siyâsî sebepleri üzerinde durur. 1984 yılında Mustafa Bilge tarafından hazırlanan İlk Osmanlı Medreseleri ise, Hüseyin Atay’ın tartıştığı problemli meselelere hiç temas etmez. Esas îtibâriyle Osmanlı devletinin ilk dönemlerini ele alması ve yukarıda sözü edilen problemlerin çok daha sonraki târihlerde ortaya çıkmış olması dolayısıyla bu durum anlaşılır gözükmekle birlikte, bu eser de ağırlıklı olarak tasvirî niteliktedir; bu eserde daha ziyâde ilk dönem medreselerde okutulan eserler hakkında derli toplu bilgiler verilir; mevcut medreselerin bir listesi sunulur.

Yukarıda kısaca zikredilen eserler ve nitelikleri, konuyla ilgili bir fikir edinmek açısından yeterli olsa gerektir. Yazının hacmini fazla uzatmamak için, Osmanlı medreseleri üzerine kaleme alınmış çalışmaların tamâmının burada zikredilmesine gerek duyulmamıştır. Esâsen yazı sonunda umûmî bir bibliyografya verilecektir.

1980’lerin sonlarından îtibâren ise yukarıda hulâsa olunan durum gitgide değişecektir. Bu târihlerden îtibâren artık sâdece kaynaklarda yer alan ilgilerin derlenip bir araya getirilmesi ve kısaca tasvir edilmesi ile yetinilmeyecek, bu bilgilerin sorgulanmasına, tahlil edilmesine öncelik verilecek; diğer bir deyişle analitik bir yaklaşım tarzı benimsenecektir. Medreselerin teşkilât yapıları bir teferruat bilgisi olarak hatırlatıldıktan sonra, bu kuruluşlarda ders veren ilim adamlarının zihniyet dünyâlarının incelenmesine, bu zihniyetin târihî arka-plânının araştırılmasına, benimsemiş bulundukları ilim anlayışının niteliğinin sorgulanmasına, üzerinde çalıştıkları eserlere, bunların niteliklerine, bizzat ortaya koydukları ilmî çalışmaların kemiyet ve keyfiyet bakımından durumlarına ilgi gösterilmeye başlanacaktır. Bizim, yazımızın sonunda yer alan bibliyografyada isimleri zikredilen çalışmalarımızın hemen tamâmı böyle bir yaklaşımla kaleme alınmışlardır.

Bu kısa girişten sonra, yazımızın konusu çerçevesinde Osmanlı medreselerinde sürdürülen klâsik eğitimin durumu ve niteliği üzerinde bir nebze durmakta fayda görüyoruz. Osmanlıların eğitim-öğretim ve ilim kuruluşlarının temelini teşkil eden medreselerin daha iyi tanınabilmesi için, onların târihî arka-plânlarını, nasıl ortaya çıktıklarını, nasıl teşkilâtlandırıldıklarını, tesbit olunan eğitim-öğretim müfredâtının nasıl yürütüldüğünü, ana-hatlarıyla gözden geçirmek yerinde olacaktır. Medrese ulemâsı tarafından benimsenen ilim anlayışının ve zihniyet dünyâsının ise, başka bir çalışmaya konu edilmesi gerekmektedir.

***

Osmanlı topraklarında ilk medrese XIV. yüzyılın ilk yarısında, 1330-31 (731)’de İznik’te kurulmuştur. İkinci Osmanlı sultânı Orhan Bey tarafından kurulmuş olması dolayısıyla İznik Orhaniyesi adıyla da anılan bu medreseden önce Osmanlı topraklarında eğitim-öğretim faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğü hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Ancak öyle anlaşılıyor ki, umûmiyetle İslâm dünyâsının müstakil medrese binâları bulunmayan diğer yerlerinde olduğu gibi, Osmanlı ülkesinde de, bu konuda câmiler ve mescitler mühim hizmetler vermişlerdi. Devletin eğitim almış kalifiye eleman ihtiyacı ise, yine muhtemelen Anadolu’nun değişik yerlerinde faaliyet gösteren ve daha önce kurulmuş bulunan eski Selçuklu şehirlerindeki medreselerde yetişen âlimler tarafından karşılanmıştı.

Osmanlı Beyliği’nin sınırlarının kısa bir süre içerisinde genişlediğini biliyoruz. Dolayısıyla, sözü edilen dış merkezlerden sağlanan elemanların, bir süre sonra ihtiyâca cevap veremeyecek duruma gelmeleri kaçınılmazdı. Bu sebeple, Osmanlı idârecileri bizzat kendi topraklarında ilim ve eğitim-öğretim müesseseleri açma ihtiyâcı duymuşlar ve böylece önce İznik’te, sonra da Bursa ve Edirne gibi aynı zamanda devlete başkentlik de eden büyük şehirlerde medreseler kurmuşlardır. Bu medreselerin kurucuları ekseriyetle sultanlardı. İstanbul'un fethinin ardından Osmanlıların en îtibar ettikleri medreseler, artık bu şehirde kurulmağa başlandı. Osmanlı medreseleri, başlangıçtan îtibâren, dışarından gelen ilim adamları tarafından idâre olundukları için, kendi eğitim-öğretim sistemlerini oluşturmaktan ziyâde, buralarda ders veren ilim adamlarının yetişmiş bulundukları daha önceden İslâm coğrafyasında kurulmuş ve faaliyetlerini yüzyıllarca sürdürmüş olan medreselerin ilmî zihniyetlerini ve tedris geleneklerini devralmışlardı.

Başlangıçtan îtibâren bütün Osmanlı medreselerinde acabâ nasıl bir tedris geleneği benimsenmişti? Yâhut, geleceğini ilmiye mesleğinde gören birisi, tahsiline başlayışından îtibâren meslek hayâtı boyunca nasıl ilerlemekte ve bu sırada öğrenilen ilimleri nasıl tahsil etmekteydi? Bu ve benzeri sorulara tatmin edici cevaplar verebilmek için biraz daha geriye, İslâm dünyâsının Osmanlı öncesi eğitim târihine kısaca bakmak yerinde olacaktır:

Bize göre, İslâm dünyâsında eğitim sisteminin başlangıcını, Hz. Peygamber zamânına kadar çıkarmak mümkündür. Ancak, başlangıçta sistemli bir eğitim-öğretim faaliyetinden söz etmek mümkün olmasa gerektir. Bununla birlikte, mevcut eğitim-öğretim faaliyetleri, öncelikle yeni dînin prensiplerinin öğretilmesi ile sınırlı olmak zorundaydı. Bu durum, tabiatiyle Müslümanları câmie yöneltti. İlk dönemlerin dar cemaat yapıları içerisinde Hz. Peygamber ve çevresi, tabiî birer öğretici, birer muallim durumundaydılar; bu ilk muallimler, daha ziyâde söz konusu cemaatin yeni dinle ilgili öğrenmek istediklerini, çoğunlukla sözlü olarak öğretiyorlardı. İlk dönemlerde öğrenilen konular, yine çoğunlukla Kur’ân ezberlemek, hadis toplamak ve bunlara dayanarak hüküm çıkarmağa çalışmaktan ibâretti. İnsanların zihinlerini ve düşünce dünyâlarını meşgul edecek olan yoğun fikrî ve felsefî faaliyetleri bu küçük cemiyet henüz üretecek duruma gelmemişti[3]. Böyle bir başlangıç, daha sonra oluşan İslâm ilimlerinin tahsil olunacağı merkezlerin, câmi çevresinde, ya aynı çatı altında, ya ona bitişik olarak veya bir kompleks içerisinde yer alarak kurulmalarına yol açacaktır[4]. J. Petersen’in vurguladığı gibi,[5] İslâmiyetin tesiri altında doğan ilimlerin daha ziyâde dînî nitelik taşıması, kanaatimizce böyle bir geçmişle yakından ilgili olmalıdır. Bu sebeple, İslâm dünyâsında eğitim-öğretim ve ilim mekânları ilk dönemlerden başlayarak ekseriyetle câmiler olmuştur. Birer ilim ve eğitim yuvası olan küttâb ve medreselerin henüz ortaya çıkmadıkları dönemlerde, câmiler, kullanılmağa en elverişli ve hazır yerler olarak görülmüş olmalıdır. Fakat, câmilerin ihtiyâcı karşılamadıkları veya her zaman müsâit olmadıkları durumlarda, yâhut ders verenlerin başka yerleri tercih etmeleri hâlinde, imkân ve şartlara göre başta ulemâ ve devlet yöneticilerinin evleri olmak üzere, cemiyetin önde gelen insanlarının meskenleri de birer eğitim-öğretim mahalli olarak kullanılmışlardır. Ancak, bunların câmileri eğitim-öğretim konusunda bütünüyle devreden çıkarmaları söz konusu değildir. İlim sâhibi insanların çevresinde şekillenen belli eğitim-öğretim merkezlerinin oluşumları ise, ancak İslâm’ın birinci ve ikinci asırlarında gerçekleşmiştir[6]. Gerçekte birer ibâdet yeri olan câmilerin, çocukların ve büyüklerin eğitim-öğretimlerinde tıpkı mektep ve medrese gibi kullanılmaları Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular ve hattâ Osmanlılar zamânında devam edecek ve bu durum günümüze kadar sürecektir. Bununla birlikte, ilk dönemlerde  câmilerin aynı zamanda birer devlet dâiresi gibi kullanıldıkları; müstakil devlet kuruluşlarının henüz oluşmadığı bir devirde, zaman zaman bu ihtiyâcı da karşıladıkları iyi bilinmektedir.

Diğer taraftan, câmi denince akla dînin gelmesi dolayısıyla, bunların insanlar üzerindeki etkileri ve cemiyet içerisinde oynadıkları roller son derece büyüktü. Bu yüzden buralarda yürütülen tedris veya irşat faaliyetleri zaman zaman yöneticilerin müdâhalelerine yol açacak ölçüde sosyal hayâtı etkileyebiliyordu[7].

Ancak, İslâm devletinin ve cemiyetinin yeni fetihlerle hızla büyümeğe başlaması, bâzı yeni meselelerin de ortaya çıkmasına yol açacaktır. Aynı şekilde, bir taraftan devletin, diğer taraftan cemiyetin iyi yetişmiş insanlara olan ihtiyaçları da artmağa başlayacaktır. Bilindiği gibi, yeni fethedilen bölgeler, kökleri yüzyıllarca geriye giden güçlü Sâsânî, Bizans, Mısır ve Hind medeniyetlerinin kök salmış olduğu yerlerdi; dolayısıyla böyle köklü kültürel geçmişleri bulunmayan ilk Müslüman fâtihler, önceden hiç tanımadıkları felsefî fikirlerle de karşı karşıya kalmışlar ve ister istemez bu çerçevede ortaya çıkan îtikādî tartışmaların içine düşmüşlerdi. Bu şartlar altında X. asrın ortalarından îtibâren İslâm dünyâsında, devletin kontrolü dışında ve câmilerden bağımsız medreseler boy göstermeğe başladılar[8]. XI. asrın ikinci yarısında Selçuklular tarafından Bağdad’da kurulan Nizâmiye medreselerini (459/1065), bunların birer benzeri olan Merv, Herat, İsfahan, Belh, Basra, Musul, Amül, Taberistan ... gibi şehirlerde kurulan medreseler tâkip ettiler[9]. Böylece, bizzat devlet eliyle açılıp vakıflar kanalıyla beslenen eğitim-öğretim müesseseleri, devletin gözetiminde olmak üzere, zaman içerisinde kendi geleneklerini oluşturmağa başladılar.

Bu sûretle, eğitim-öğretim faaliyetleri daha sistemli, plânlı ve düzenli bir mâhiyet kazandı. Bu müesseselerde oluşan ilim ve eğitim-öğretim anlayışı, zaman içerisinde İslâm dünyâsının tamamında benimsendi. Dolayısıyla Sünnî İslâm dünyâsının büyük bir kesiminde yetişen âlimler gibi, Osmanlı ulemâsı da hemen hemen aynı eğitim sisteminden geçmiş ve aynı kaynaklardan beslenmişti. Bu bakımdan, Türkistan'lı bir âlimle İstanbul'lu bir âlimin veya Mısır'lı yâhut Irak'lı bir âlimin doğruları arasında fazla bir fark görülmemesi, ilmen ve fikren beslenilen kaynakların aynı veya benzer oluşundan başka bir sebebe bağlanamaz. Nitekim son yıllarda yapılan bâzı çalışmaların açıkça ortaya koyduğu üzere, münferit örnekler dışında, Osmanlı medreselerinde ders kitâbı olarak okunan veya ulemânın üzerinde çalışmış oldukları bütün eserler, Osmanlı sınırları dışında, Mâverâünnehir, Horasan, Mısır, Irak ve Sûriye gibi Sünnî İslâm'ın ilk olarak yayılıp yerleştiği bölgelerde ve kültür merkezlerinde, bilhassa IX.-XV. yüzyıllar arasındaki bir dönemde, diğer bir deyişle, Osmanlı medreselerinin henüz bulunmadıkları veya emekledikleri bir çağda kaleme alınmışlardı. Belirtilen bölgeler, aynı zamanda, XVI. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı ulemâsının tahsil görmek üzere gittikleri merkezlerdi[10].

Osmanlı medreselerinin eğitim-öğretim faaliyetlerini üç açıdan ele alabiliriz: Teşkilât yapısı, eğitim öğretim elemanları ve müfredat programları.

1. TEŞKİLÂT

Saray bünyesinde yer alan ve herkese açık olmayan Enderun mektebi hâriç, eğitim-öğretim müesseselerinin hepsi, umûmî bir tâbirle medrese adıyla anılır. Bu müesseseler bilhassa Fâtih Sultan Mehmed’den îtibâren hiyerarşik bir yapı içerisinde teşkilâtlanmışlardır. Yâni, birbirinin benzeri olarak, gittikçe yükselen bir medrese teşkilâtı söz konusu idi. Buna göre, en alt seviyede kelâmla ilgili Hâşiye-i Tecrîd adlı kitabın okutulduğu Tecrîd medreseleri bulunmakta idi; bu medreselerde ders veren müderrislere günlük 20-25 akçe arasında ücret ödendiği için, bu tür medreseler “Yirmili” adıyla da anılmışlardı. İkinci sırada belâgata dâir Miftâh adlı eserin okutulduğu Miftâh medreseleri bulunmakta ve bunların müderrislerine ise günlük 30-35 akçe arasında bir maaş verilmekteydi. Miftâh medreselerinden sonra, müderrislerine günlük 40 akçe verilen Kırklı medreseler geliyordu. Kırklı medreselerin üzerinde ise Hâriç Ellili medreseler yer almaktaydı. Bu medreselerin isminden de anlaşılacağı üzere, müderrislerine günlük 50 akçe ücret ödenmekteydi. Hâriç medreseleri, umumiyetle Osmanlılardan önceki Müslüman devlet yöneticileri, yâni hükümdarlar, onların oğulları, kızları veya devlet erkânı tarafından yapılmışlardı. Osmanlı döneminde devlet adamları tarafından yaptırılan medreseler de daha ziyâde bu kategoriye dâhil edilmişlerdir. Hâriç Ellili medreselerin hemen üstünde Dâhil Ellili olarak bilinen medreseler bulunuyordu. Bunlar Osmanlı pâdişahlarıyla şehzâdeler, vâlide sultanlar, hanım sultanlar ve pâdişah kızları tarafından yaptırılmışlardı. XVI. yüzyıldan sonra, devlet erkânı tarafından yaptırılan bir çok medrese de Dâhil statüsü kazanacaktır. Bu medreselerin müderrisleri de, Hâriç Ellili medreselerde olduğu gibi, günlük 50 akçe ücret almaktaydılar. Her iki medrese arasındaki fark, ‘îtibârî’ idi. Zîrâ, ulemâ nezdinde hükümdarlar tarafından yaptırılan medreselerde ders vermek bir imtiyaz ve îtibar göstergesiydi. Ayrıca, bu medreseler, ilmiye tarîki içinde eğitim yolunun sonunu belirliyorlardı. Zîrâ buralardan mühim şehirlerin kadılıklarına geçilmekteydi.

1470 yılında kuruluşlarından îtibâren, yukarıdaki medrese hiyerarşisinin tepesine Fâtih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Sahn-ı Semân medreseleri geçti. Bu medreselerin müderrislerine de günlük 50 akçe ücret ödenmesi, bunların Dâhil medreseleri olarak telakkî edildiğini göstermektedir. Fâtih medreselerinin üzerinde yer alan ve fethin sembolü olması hasebiyle istisnâî bir yeri bulunan tek medrese ise, Altmışlı îtibar olunan, Ayasofya câmii bünyesindeki medrese idi.

Bu medrese hiyerarşisine Gelibolulu Mustafa Âlî’de de aynen rastlıyoruz[11]. Söz konusu teşkilât yapısı, Fâtih’in ünlü teşkilât kānunnâmesinde de yer almaktadır[12].

XVI. yüzyılın ikinci yarısında Süleymâniye medreselerinin yapılışıyla, medreselerin yukarıdaki tasnifleri kısmen değişmiş ve genişletilmiştir. Bu dönemden sonraki tasnifte Kırklı medreseler de dâhil, alt seviyedeki medreseler bulunmamakla birlikte, bunlar eğitim-öğretime devâm ediyorlardı. XIX. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdürecek olan bu tasnîfi[13], Cevdet Paşa şu şekilde verir: 1) İbtidâ-i Hâriç, 2) Hareket-i Hâriç, 3) İbtidâ-i Dâhil, 4) Hareket-i Dâhil, 5) Mûsıla-i Sahn, 6) Sahn-ı Semân 7) İbtidâ-i Altmışlı, 8) Hareket-i Altmışlı, 9) Mûsıla-ı Süleymâniye, 10) Süleymâniye, 11)Hâmis-i Süleymâniye, 12) Dâru’l-hadîs (-i Süleymâniye)[14]. Bu tasnifte Sahn’dan sonraki medreselerin ekseriyetinin Süleymâniye külliyesi bünyesinde yer aldığı görülmektedir. Fakat, zaman içerisinde, bilhassa kadrosuzluk yüzünden, başka medreseler de Altmışlı îtibar olunmuştur[15]. XVIII. yüzyılın sonlarından îtibâren, bilhassa Batı tesiriyle kurulan, Batı tipi bir eğitim-öğretimi öngören ve daha ziyâde askerî nitelik taşıyan tahsil müesseseleri, bu değerlendirmelerin dışındadır.

2. EĞİTİM-ÖĞRETİM ELEMANLARI

Osmanlı medreselerinin klâsik yapıları içerisinde eğitim-öğretim elemanı olarak müderrislerin mühim yerleri vardır. Sahn-ı Semân ve Süleymâniye medreseleri gibi büyük medreselerde, müdderisin dışında onun yardımcısı olarak bir de mu’îd bulunmaktaydı. Bunların dışındakiler ise talebe ile diğer hizmetli elemanlardan ibâretti. Mu’îdlerin vazifesi, müderrislerin verdikleri dersleri medrese talebesine (dânişmendlere) tekrar etmekle sınırlıydı. Ayrıca, mu’îdler, alt birimleri (tetimmeleri) bulunan medreselerde okuyan talebeye (sûhteye) de nezâret etmekteydiler.

İslâm dünyâsında medreselerde tahsil ve tedris faaliyetlerinin merkezinde, başlangıçtan îtibâren müesseseler (mektepler, medreseler) değil, hocalar (âlimler, müderrisler) bulunmuşlardır. Osmanlı medreseleri açısından da durum aynıdır. Bu da tabiîdir; çünkü, Osmanlılardan önce oluşan söz konusu gelenek, ilim anlayışı ve oluşan mekanizma, XVI. yüzyıla kadar diğer İslâm beldelerinden Osmanlı ülkesine taşınmıştı[16].

Eğitim-öğretim faaliyetlerinin durumuna baktığımızda kısaca şunları söyleyebiliriz: Osmanlılarda eğitim-öğretim faaliyetleri devlet tarafından, belirli ve kesin kānunlara bağlanmış bir hizmet olarak üstlenilmemişti. Bu faaliyetler –hükümdarlar tarafından kurulan müesseseler da dâhil– vakıf sistemi içinde, husûsî girişimler olarak nitelenebilecek bir teşkilâtlanma içerisinde yürütülmüştü. Gerçi bu sistemin başında, yine bir devlet memuru ve ulemânın başı olan şeyhülislâm bulunuyordu. Ancak, ilk tahsil de dâhil, II. Mahmud dönemine kadar mecbûrî eğitim söz konusu değildi; II. Mahmud döneminde, sâdece ilk tahsil mecbûrî hâle getirildi; bu da birkaç büyük şehirle sınırlı kaldı. Devlet, mevcut eğitim müesseselerini kontrolü altında bulundurmakla birlikte, bunu aslî vazifeleri arasında görmüyordu; bu sebeple fertlerin eğitim imkânlarından faydalanmaları, sosyal çevrelerinin durumuna ve yakalayabildikleri fırsatlara bağlı kaldı.

Bir çalışmamızda ulemânın sosyal tabanı üzerinde dururken, kaynaklardan elde edilen bilgilerden hareketle şöyle bir tablo çizmiştik: “... istikbâlini ilmiye tarîkinde gören bir taşralı, önce en yakın çevresindeki bir âlimden -ki bunlar daha ziyâde imamlardır- ders alacak, ondan ne kadar bilgi edinmesi mümkünse edinecek, bilâhare hocasının veya tanıdık birisinin tavsiyesi ile en yakın bir yerleşim yerine -bir kasabaya veya kazâya- gidecek ve orada yeni bir hoca yâhut düşük seviyeli bir medrese bulacaktır. Ardından buradaki hocanın tavsiyesine ve referansına dayanarak daha büyük bir yerleşim birimine gidecek, daha ileri seviyede bir medreseye girecek, böylece alttan üste doğru medreseleri basamak basamak geçerek ülkenin en büyük ve en îtibarlı medreselerinin bulunduğu merkeze -başkente- ulaşacaktır. Böylece merkeze ulaşan tâlibin işi bu safhada da bitmemektedir. Merkezde sığınılacak bir kapı ve himâye edecek nüfuzlu bir hâmî bulunmadan veya böyle birisinin tavsiye ve referansını elde etmeden başarılı olmak bir hayli zordur. Çünkü, bir taraftan eğitim ve öğretim mecbûriyeti, diğer taraftan, merkeze ulaşan yolda işleyen mekanizmayı düzenleyen hukûkî müeyyide veya kānûnî düzenleme bulunmamaktadır. Mühim olan, belirli bir sıralama içerisinde okunması gereken dersleri, daha doğrusu kitapları okumuş olmak ve bu müddet zarfında nüfuzlu çevrelerle iyi ilişkiler kurabilmektir.

Aynı şey, büyük şehirlerde veya hükûmet merkezinde bulunanlar için de geçerlidir. İkbâlini ilmiye mesleğinde gören birisi, eğer hükümet merkezinde bulunuyor ve âilesi nisbeten tanınıyorsa, ilmiye zümresi arasına girip ilerlemesi daha kolay olmakla birlikte, yine de güçlü bir hâmî ve kefil bulmak, mânen onun kapı halkından sayılmak sûretiyle çok daha rahat hareket edebilirdi. Güçlü bir şahsın desteğini, himâyesini ve kefâletini elde etmek, bir ilmiye mesleği mübtedîsi için son derece mühimdi. Böyle bir seyir içerisinde hızla ilerlerken, kendilerini himâye edenlerin ölümü veya vazifeden alınmaları üzerine, yıllarca aynı mevkilerde kalanlara ve yâhut mevkilerini kaybedenlere Osmanlı târihinin her döneminde sık sık rastlamak mümkündür[17].”

Bu tabloyu, aşağı yukarı aynı şekilde, Koçi Bey de çizer: “Mukaddemâ bir tâlib-i ‘ilm dânişmend murâd eylese ‘ulemâdan birisi müteharrik olup evvelâ andan mahrec dersi okuyup isti’dâd ü liyâkatin müşâhede itdükden sonra müderrisînden birine gönderürdi. Andan birine, andan birine, böyle böyle Hâricde ve Dâhilde ve Sahn’da nice müddet dânişmend olup ba’dehû murâd itdüği yirde karâr idüp yolı geldükde mülâzım olup Rûz-nâmçe-i Hümâyûn’a nâmı yazılurdı. Yolı geldükde Sahn dânişmendlerinün eskileri, ki mu’îdlerdür, her birine birer Tetimme ta’yîn olunup anda sâkin olan sûhtegân tâ’ifesine ifâde-i ‘ulûm iderlerdi.”[18]

Bu sistem Osmanlılarda asırlarca devam etti. Bu yüzden, medreselerde okutulan veya müderrisler tarafından verilen dersler bile zaman içerisinde kalıplaşıp kaldı. Osmanlı ulemâsının hayat hikâyelerinin verildiği biyografik nitelikli kaynaklarda okunduğu, okutulduğu, üzerinde şerh, hâşiye, hamiş, ta’lîk ve kelimât türü çalışmalar yapıldığı bildirilen bütün eserler, hemen hemen aynı eserlerdi[19].

İfâde edildiği üzere, Osmanlı medreseleri, kendi içlerinde basamak basamak yükselen hiyerarşik bir yapı sergilemekte; her müderris veya ilmiye mensûbu, eğitim hayâtına en alt seviyedeki medreselerden başlamakta, her medresede okuması gereken dersleri okuyup başarılı olduktan sonra, bir üst medreseye geçebilmekte ve böylece en yüksek dereceli medreselere ulaşmak mümkün olmaktaydı. Böyle bir seyir, müderrislerin tedris hayatları müddetince de geçerliydi. Yâni, onlar da akademik hayâta en alt seviyedeki medreselerden başlamakta, bulunulması gereken medreseleri basamak basamak geçtikten sonra, yüksek medreselere ulaşmakta ve bilâhare buradan yönetici olarak, yâhut başka bir vazife ile devlet hizmetine girmekteydiler.

Bu mekanizma içerisinde bizim patronaj ilişkileri olarak da adlandırdığımız ilişkiler ağının mühim bir rol oynadığı görülmektedir. Osmanlı literatüründe bu ilişkiler intisâb olarak bilinir. Cemiyet ve ulemâ içinde hatırı sayılır bir yer edinebilmek için -hükümdar da dâhil-, yönetim kademelerinde söz sâhibi olan, hatırı sayılan veya elinde yetki bulunan birisine dayanmak, onun mânevî nüfûzu ve kefâleti altına girmek, bu yolla vazîfe tevcih edecek olan merkezî yönetimin güvenini kazanmak gerekmiştir. İstikbâlini ilmiye mesleğinde gören bir kişi, şâyet hükûmet merkezinde bulunuyor ve âilesi az çok tanınıyorsa, ilmiye mensupları arasına girmesi daha kolaydı; bununla birlikte, yine de güçlü bir hâmî ve kefil bulmak ve mânen onun kapı halkından sayılmak son derece tercih edilen bir yoldu. Kudretli şahsiyetlerin yardımlarını, himâyelerini ve kefâletlerini elde etmek, bir ilmeye mesleği mübtedîsi için son derece mühimdi. Böyle bir seyir içerisinde hızla ilerlerken, hâmîsinin ölümü veya vazîfesinden azli üzerine, yıllarca aynı mevkilerde kalanlara ve yâhut mevkilerini kaybedenlere rastlamak, her zaman mümkündür[20]. Bu mekanizma içerisinde babaları veya yakınları yüksek mevkilerde bulunanlar, diğerlerine göre çok daha avantajlı durumdaydılar. Çünkü imkânları ve fırsatları değerlendirmeleri hem çok daha kolay ve hem de yüksek rütbeli ulemâ çocukları için bir takım husûsî kānunlar bulunmaktaydı.

Ulemânın yetişme safhasında üzerinde durulması gereken bir konu da -bir bakıma tahsil hayâtının sona erdiğini gösteren- mülâzemet usûlüdür. XV. yüzyılda ve XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde mülâzemet usûlü fazla yaygın olmasa gerektir. Mülâzım kelimesi Fâtih kānunnâmesinde de geçmektedir[21]; fakat burada daha ziyâde mezun mânâsına kullanıldığı dikkati çekiyor. Ancak eldeki kānunnâme metni XVI. yüzyılın sonlarına doğru kaydedilmiş olduğu için, mevcut durumu tesbit etmiş olma ihtimâli de vardır.

Bu uygulamanın bir zarûret neticesi ortaya çıktığı söylenebilir. Çünkü, önceleri medrese mezunları ile bunların istihdam edildikleri kadrolar arasında sayı bakımından fazla bir uçurum bulunmuyordu. Devlet sürekli genişlediği için yeni istihdam sâhaları da açılmaktaydı. Mevcut medreselere, en azından Süleymâniye medreseleri gibi son derece teşkilâtlı ve geniş kadrolu yeni medreseler katılmış değildi. Ülkenin ihtiyâcı olan üst seviyedeki elemanların çoğu medreselerden yetişiyordu. Oysa, medreselerin sayılarının artığı XVI. yüzyılda ve müteâkıp asırlarda mezunlar da çoğalmış, kadrolar ise sınırlı kalmıştı. Bu yüzden, XVI. yüzyılın ikinci yarısından başlamak üzere, yoğun talebe hareketleri ve medreseli isyanları patlak verecektir[22]. Bu sebeple medrese mezunlarının bir yere gelebilmeleri için, münhal kadro açılması, dolayısıyla bir süre beklemeleri kaçınılmaz olmuştu.

Meşhur Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin Rumeli kazaskeri olduğu târihe kadar (944/1537), tahsîlini tamamlayıp icâzetnâmesini alan talebenin mülâzım kaydedilmesi kesin bir kāideye bağlanmış değildi. Bir yolunu bulan veya nüfuzlu bir şahsiyete intisâb edenler, onların tavassutları, tekeffülleri veya başka bir vesîleyle mülâzım oluyorlardı. Kişinin mülâzım olması, kendisine vazîfe verilebilmesi için liyâkatinin tasdîki, kadı veya müderris olabileceğinin vurgulanması demekti. Bu târihte, Anadolu kazaskeri bulunan Çivi-zâde Muhyiddin Efendi (ö. 954/1547), bu şekilde mülâzım olanların mülâzemetlerini iptal etmişti. Bundan zarar görenler, pâdişaha başvurarak durumdan şikâyetçi olmuşlar; hükümdar da, Ebussuud Efendi’den konuyu çözümlemesini istemişti. Ebussuud Efendi, mülâzemet verilmesini belirli bir kāideye bağlamağa çalıştı. Buna göre, mülâzım olması gerekenlerin isimleri Matlab veya Rûz-nâmçe denilen bir deftere yazılacaktı. Anadolu’da müderrislik veya kadılık edeceklerin Anadolu kazaskerinin mülâzemet defterine, Rumeli’de vazîfe alacak olanların ise Rumeli kazaskerinin defterine adlarını yazdırmaları öngörülmüştü. Ayrıca mezun durumdaki dânişmendlerin mülâzım yazılmalarına devlet kademelerinde vazîfe almış olan yüksek rütbeli ilim adamları tavassut ettikleri için, bunların her pâyede (makamda) ve hangi vesîlelerle kaçar mezunu mülâzım kaydettirebilecekleri de tesbit edilmişti. Bütün bunlara ilâve olarak, yedi senede bir, mülâzım yazılmasını sağlamak için nevbet îlân edilmesi kararlaştırılmıştı[23].

Bu uygulama XVI. yüzyılın sonlarına doğru bozuldu; yine muhtelif vesîlelerle ve kişilerin tavassutları ile nizâmî olmayan bir şekilde mülâzemet elde edilmeğe devam olundu. Medreselerde müderrislik vazîfesinde bulunan ilim adamlarının yetişme safhalarının incelenmesi göstermektedir ki, medrese mezunlarının mülâzım kaydedilmeleri için hiç değişmeyen bir kāide veya kesin prensipler olmamıştır. Hattâ deyim yerindeyse, zaman içerisinde sudan sebepler vesîle ittihaz edilerek, ulemânın mülâzemet vermeleri mümkün olmuştur[24].

Kāideye göre, bir talebenin mezun olup mülâzım kaydedilebilmesi için, tanınmış bir âlimin yanında bir süre mu’îd olarak kalıp yetişmesi gerekir veya bu tür mülâzemetler tercih edilirken, zamanla şeyhülislâmların, pâdişah hocalarının, imamlarının, kazaskerlerin, bilâd-ı selâse (üç belde) denilen İstanbul, Edirne ve Bursa kadılarının, daha sonra Mekke ve Medine (Haremeynü’ş-Şerîfeyn) kadılarının, bilâhare bâzı mevleviyetlerin kadılarının bulundukları makamlara tâyin edilmeleri dolayısıyla (teşrîfden) belirli sayılarda mülâzemet vermeleri yaygın bir uygulama hâlini almıştır[25]. Ayrıca hükümdarların tahta çıkışları (cülûsdan), şehzâdelerin doğumları veya sünnet düğünleri, yâhut sultanların ilk seferleri veya zaferle netîcelenen seferler birer vesîle sayılarak, ulemânın mülâzım kaydettirmelerine zemin hazırlanmaktaydı[26]. Dahası vardı: Mülâzemet verme yetkisi bulunan yüksek rütbeli ulemânın çocukları için husûsî uygulamalar bulunmakta (meselâ Hoca-zâdeler kānunu); bunlar normal mezunlar gibi sıraya girmeden, münhal kadroları beklemeden mülâzım sayılmakta, yâhut hükümdarların husûsî hatt-ı hümâyûnları ve ileri gelen ulemânın sundukları müstakil arzlarla mülâzım olabilmekteydiler[27]. Şeyhülislâm, kazaskerler, hükümdar hoca ve imamları başta olmak üzere önde gelen ulemâ, işgâl ettikleri mevkilerin durumuna göre değişen sayıda mülâzım kaydettiriyorlardı. Her pâye (makam) için belirli bir kontenjan ayrılmıştı. Ancak bu kontenjanlar her zaman sâbit kalmamakta ve sürekli artmaktaydı. Çünkü, bir âlim ne kadar çok sayıda mülâzım verebiliyorsa, o ölçüde îtibâra ve iltifâta mazhar olmuş sayılıyordu.

Yürütülen eğitim-öğretim faaliyetlerinden faydalanan bu insanların sosyal tabanları da fevkalâde ilgi çekicidir. Osmanlı ilmiye sınıfının sosyal yapısı üzerinde şimdiye kadar fazla bir çalışma yapılmış değildir. Bu konuda biyografik nitelikli eserlerin son derece faydalı olabileceğine şüphe yoktur. Bu tür eserlerden ilk faydalananlardan birisi olan S. Faroqhi[28], Taşköprülü-zâde’nin eserinden[29] derlediği bâzı bilgileri değerlendirmiş, fakat ortaya çıkan netîcenin sebepleri üzerinde pek durmamıştır. Aynı konuyu bir makālesinde ele alan İ. Ortaylı ise, çok sayıda veriye dayanmamakla birlikte, haklı olarak, “Araştırmacılar arasında ulema sınıfının halktan insanların yöneticiliğe geçiş imkânı bulduğu bir ortam olduğu kanaati”nin yaygınlığını belirttikten sonra, bilhassa XVIII. yüzyıldaki ulemâ sınıfının kendi içine kapandığını, belirli ulemâ âilelerinin üst mevkileri kontrol altına aldıklarını ve böylece halka kapalı bir yapı oluştuğunu vurgular[30].

Bizim daha erken dönemleri içine alan ve istatistik verileri ihtivâ eden çalışmalarımız, Ortaylı’nın XVIII. asır ulemâsı için sözünü ettiği ‘kendi içine kapanışın’ çok daha erken dönemlerde oluştuğunu ve hattâ Fâtih zamanında bunun belirgin bir biçimde şekillenmeğe başladığını göstermektedir. Bunda İstanbul’un fethinden sonra devletin benimsediği sıkı merkeziyetçi yönetim anlayışının ve patrimonyal bürokratik geleneklerin de derin tesirleri olduğu anlaşılıyor. Gerçekten, fetih keskin bir dönüm noktası gibidir. Fethe kadar Osmanlı topraklarında yetişen ve büyük bir kısmı da dışarıdan gelen âlimler, gerek sosyal yapının ve gerekse devlet teşkilâtının teşekkülünde öncü rolü oynamışlar, pâdişahın çevresinde toplanarak yeni yapıyı organize etmek için çalışmışlardı. Buna rağmen, henüz husûsî iltimâsa mazhar ulemâ âileleri ortaya çıkmış değildi. Bilhassa XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVII. yüzyıllar arasında ulemâ sınıfı içerisinde, üst yönetim kademeleri katında ve Kānûnî dönemine kadar bunlar içerisinde, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, husûsî iltimas ve iltifâta mazhar tek ulemâ âilesi Molla Fenârî adıyla meşhûr Şemsüddin Mehmed b. Hamza b. Mehmed el-Fenârî (ö. 834/1431) âilesi olmuştu. Kendilerine tanınan bu iltimas dolayısıyla, Fenârî-zâdelerden birisi bir mevki talep edecek olsa, meselâ bir medrese müderrisliği istese, en alt seviyedeki medreselerden değil, üç dört basamak yukarıdaki medreselerden vazifeye başlıyordu[31]. Fakat Kānûnî döneminde, sultanın hocası Hayreddin Efendi (ö. 950/1543)’nin şahsî gayretleriyle çıkarılan Hoca-zâdeler kānunu, husûsî iltimâsa mazhar bir çok yeni ulemâ âilesinin ortaya çıkmasına vesîle olmuştur

Kısa süre içerisinde söz konusu kānunun muhtevâ ve şümûlü genişletildi. Sâdece hükümdar ve şehzâde hocaları ve imamlarının çocukları ve torunları değil, şeyhülislâm ve kazaskerlerin yanı sıra İstanbul, Edirne ve Bursa gibi büyük kadılıklarda bulunan kişilerin çocukları ve torunları da aynı imtiyazlardan faydalanmağa başladılar[32]. Bu sûretle ortaya çıkan güçlü ve nüfuzlu âileler, çevrelerinin birer câzibe merkezi hâline geldiler; bunlar ikbâllerini devlet kapısında arayanların başvurdukları, sığındıkları ve etrafında toplandıkları vazgeçilmez sığınaklar olarak görüldüler[33].

Böylece, daha önce oldukça farklı ve değişik sosyal tabanlardan gelen âlimler belirli ulemâ âilelerinin çevresinde toplanmak, sarayın veya öteki devlet adamlarının desteklerini edinmeğe çalışmak zorunda kaldılar. Cemiyette fertlerin yükselmelerini önleyen katı bir kast sistemi bulunmamasına rağmen, bu durum, ulemâ sınıfının yaygın bir biçimde halka dayanmasını da engelledi. Medreseleri dolduran ulemânın ve onların çevrelerinin, imkân ve fırsatlardan faydalanma husûsunda daha müsâit durumda bulunmaları, söz konusu sınıfın kendi içine kapanmasına yol açtı; böylece kendi kendisiyle mücâdele ve rekābet eden, gittikçe katılaşan yeni bir sosyal tabaka ortaya çıktı.

Böyle bir sosyal yapının oluşmasında, ülkenin önde gelen medreselerinin büyük şehirlerde, bilhassa İstanbul’da toplanmış olmasının da payı bulunmaktadır. Ulaşım imkânlarının sınırlı ve iktisâdî gücün yaygın olmadığı bir dönemde, ülkenin önde gelen medreselerinin bulunduğu İstanbul’a gelmek, hayli cesâret isteyen bir iş olmalıdır. Esâsen, ülkenin önde gelen ilim adamları fethin ardından İstanbul’a akın etmişlerdi[34].

Kısaca hülâsa olunan bu mekanizma içerisinde yetişen ve hoca (müderris) olarak vazîfeye alan ilim adamlarının yürüttükleri tedris veya müfredat programları hakkında ise kısaca şunları söyleyebiliriz:

3. MÜFREDAT PROGRAMLARI

Osmanlı medreselerinde nasıl bir müfredat programı uygulandığı ve hangi kitapların ders olarak okutulduğu meselesi, yakın târihlere kadar ciddî şekilde ele alınmamış bir konu değildir[35]. Dolayısıyla, kesin bir kanaate ulaşmak için konuyla ilgili ciddî ve ilmî çalışmaların sayılarının artmasına ihtiyaç vardır. Fakat, şimdiye kadar gerçekleştirilen araştırmaların ekseriyeti ve mevcut veriler, farklı medreselere göre farklı ders programları oluşturacak nitelikten uzaktır. Kâtib Çelebi[36] dahi, tanıttığı kitaplar dolayısıyla medreselerde okutulan derslere (kitaplara) işâret ettiği hâlde, bunların hangi medreselerde okutulduğunu belirtmez.

İlk dönemlerden îtibâren Osmanlı medreselerinde umûmiyetle tefsir, hadis, fıkıh (İslâm hukûku), akāid (îmâna taalluk eden mevzûlar), kelâm (bir mânâda İslâm felsefesi) ve mantık gibi dînî muhtevâlı ve pratik fayda temin eden derslerin yanı sıra, bu derslerin çok daha iyi öğrenilmesinde anahtar rolü oynayan dil dersleri (Arapça sarf, nahiv, belâgat, vs.) okutulmuştu[37]. Dersler, esâs olarak kitaplara bağlı kalırlar. Bu bağlılık, zaman içerisinde kitap adları ile ders adlarını birlikte anılır hâle getirir; çoğu zaman okunan kitaplar ‘ders adı’ olarak mütâlaa olunur. Ancak, dînî konulara ağırlık veren dersler ön plânda bulunmaktadır. Bununla birlikte, ilk dönem Osmanlı medreselerinde de –diğer İslâm coğrafyasında olduğu gibi–, tahsil olunan bütün ilimler, aklî ve naklî olmak üzere iki gruba ayrılmıştır[38].

İlk Osmanlı medreselerinde nasıl bir eğitim-öğretim metodu uygulandığı, hangi kitapların, nasıl okutulduğu açıkça bilinmemektedir. Çünkü, bu dönemlerle ilgili bilgiler, umûmiyetle daha sonraki dönemlerde yazılan eserlerle bize ulaşmışlardır[39]. Dolayısıyla, ilk dönem verileri bir ölçüde rivâyetlere dayanmaktadırlar. Bâzı araştırmacılar, ulemâdan Molla Hüsrev (ö. 885/1480) ve Ali Kuşçu (ö. 879/1474) ile vezîr-i âzam Mahmud Paşa tarafından, Fâtih Sultan Mehmed’in emriyle bir medrese müfredat programı hazırlandığını ileri sürerler[40]. Bu hususta elimizde kesin deliller yoktur; söz konusu şahsiyetler tarafından hazırlandığı kat’î olarak bilinen her hangi bir ders programı da bulunmamaktadır. Fâtih döneminde hazırlanmış olabileceği ileri sürülerek muhtemelen adı geçen âlimlerin eseri olduğu belirtilen “Kānûn-nâme-i Talebe-i Ulûm” veya “Kānûn-ı Örfiyye-i Osmâniyye” adlı program niteliği taşıyan bir tâlimâtnâmeye göre[41]:

A) Yüksek rütbeli müderrisler (şuyûh-ı müderrisîn):

1- Şerh-i Adud (usûl-i fıkıh),

2- Hidâye (fıkıh, fürû’),

3- Keşşâf (tefsir),

4- Kendi seçtikleri kitapları okutacaklardı.

B) Rütbece ikinci sırada bulunan müderrisler :

1- Telvîh’i (usûl-i fıkıh) okutacaklardı.

C) Üçüncü sıradaki müderrisler:

1- Miftâh’ı (belâgat);

D) Dördüncü sıradaki müderrisler ise:

1- Şerh-i Tevâli’ (kelâm),

2- Şerh-i Metâli’ (mantık),

3- Mutavvel (belâgat),

4- Hâşiye-i Tecrîd’i (kelâm) okutacaklardı.

Tetimme medreselerinde ise Şerh-i Şemsiyye (mantık) ve İsfahânî (kelâm) kitaplarının okutulması öngörülmüştü.

Bu tâlimat-nâmede adları geçen dersleri veya diğer bir ifâdeyle kitap isimlerini aynen veya benzer şekilde Gelibolulu Mustafa Âlî de zikretmektedir[42]. Elde net veriler bulunmamakla birlikte, Âlî’nin bu verileri Fâtih’in medreselerle ilgili kānunu olarak göstermesi, ortada böyle bir tüzük veya nizamnâmenin bulunduğu, yazarın bu bilgileri buradan aldığı şeklinde yorumlanabilir.

Bu ders programının, bütün medreseleri ilgilendirdiği, müderrislerin belirli bir tasnîfe tâbi tutuluşundan anlaşılmaktadır. Ancak, Osmanlı medreselerinde sâdece yukarıda adları geçen kitaplar okunmamıştır. Esâsen, bu tâlimat-nâme, XV. ve XVI. yüzyıllar gibi erken târihlerin ders programlarına dâir -o da sınırlı- bilgiler vermektedir. Çünkü, erken dönemlerde bile medreselerde okunan ve okutulan kitaplar veya dersler bu kadarla sınırlı değildi; bunların yanı sıra, ulemâ tarafından medreselerde okutulan pek çok eser bulunmaktaydı. Umûmî olarak medreselerde okunan ve okutulan dersler İ. H. Uzunçarşılı’ya göre, ulûm-ı cüz’iyye (veya mukaddemât muhtasarât) denilen ilim dallarından kelâm, mantık, belâgat, lügat, nahiv, hendese, hesâb, hey’et, felsefe, zaman zaman târih ve coğrafya ile ilgili kitaplardı. Ulûm-ı âliye (yüksek ilimler) ismi verilen dersler arasında ise Kur’ân, hadîs ve fıkıh konuları tedris ve tahsil olunuyordu. Bu eserlerin isimlerini burada teker teker saymanın gereği olmadığını düşünüyoruz[43].

Yukarıda zikredilen tüzükte, müderrislerin kendilerinin seçecekleri kitaplardan da söz edilir. Bu durum, öğretimde muhtariyet gibi yorumlanmaya imkân verse bile, zaman içerisinde, müderrislerin kendi tahsil dönemlerinde okudukları kitapları, bilâhare bir müderris olarak vazîfe aldıktan sonra okutmalarına yol açmış olmalıdır. Gelenekçi bir öğretim sistemi içerisinde, müderrisin daha önceden ne öğrenmişse, kendisine ne intikal etmişse ve gücü neye yetiyorsa, o kitabı okutabilmesi böyle bir seçme serbestliğinden kaynaklanmış gibi gözüküyor[44]. Öte yandan, umûmiyetle medreselerde okunan kitapların hemen hepsi, Fâtih zamanına gelinceye kadar, az çok belirlenmiş bulunuyordu. Bunların çoğu, Osmanlı toprakları dışında ve daha önce yaşamış âlimler tarafından kaleme alınmış, klâsikleşmiş ve böylece kolay kolay kırılması mümkün olmayan bir gelenek oluşmuştu. Ayrıca, ders programına konulan kitaplarla, müderrislerin kendilerinin seçerek okutacakları kitaplar arasında mühim farklar, görüş ayrılıkları ve değişik yaklaşımlar da pek söz konusu değildi. Diğer bir deyişle, isim olarak şu veya bu kitabın okunmasının istenmesi o kadar ehemmiyetli olmasa gerekir.

Osmanlı medreselerinde okunan ve okutulan dersler, uygulanan ders programları, esas îtibâriyle XIX. yüzyılın sonlarına kadar mühim bir değişikliğe uğramadı. Böylece statik, kalıpçı ve nakilci bir eğitim-öğretim yapısı iyice yerleşmiş oldu. Fakat, bu yapı, zaman içerisinde eğitimde donuklaşmayı ve hattâ umursamazlığı berâberinde getirdi. XVI. yüzyılın ikinci yarısından îtibâren görülmeğe başlayan medreselerle ilgili muhtelif ıslâhat fermanlarında, umûmiyetle medrese düzeninin bozulmuş olduğundan, okunması gereken derslerin (kitapların) tam olarak okutulmadığından, ilmiye mansıplarının iltimas ve sûiistîmallerle ele geçirildiğinden, aklî ilimlerin bir kenâra itilip yerlerine naklî (dînî) ilimlerin ikāme olunduğundan, fakat bunların da sathî bir sûrette öğretildiğinden, bu sebeple medrese mezunlarının kifâyetsiz ve câhil yetiştirildiklerinden, yüklendikleri sorumlulukları yerine getiremediklerinden, bunun da devlet çarkını işlemez duruma soktuğundan bahsedilmesinin bir sebebi de bu yapı olmalıdır.

Medreseleri ıslâh fermanlarında buralarda okunması istenen dersler ve ders programlarıyla ilgili bilgiler bulunmamaktadır. İmparatorluğun gerilemesine paralel olarak sıkıntıların görülmeğe başladığı medrese eğitimiyle ilgili olarak ise köklü tedbirler alındığı söylenemez. Günümüz araştırmacıları, umûmiyetle Kānûnî dönemine kadar medreselerde aklî ve naklî ilimlerin birlikte okutulduğunu, fakat bundan sonra aklî ilimlerin ders programlarından çıkarıldığını ve bu yüzden ilim hayâtının durduğunu ileri sürerler. Bu görüş, Kâtib Çelebi’nin şu cümlelerine dayandırılır: “Ulu Osmanlı devletinin ilk çağlarından Sultan Süleyman Han zamanına gelinceye dek hikmet ile şeriat ilimlerini uzlaştıran gerçek araştırıcılar ün almışlardı. Ebülfeth (Fâtih) Sultan Mehmed Han Medâris-i Semâniyeyi yaptırıp kānuna göre iş görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış ve Hâşiye-i Tecrîd ve Şerh-i Mevâkıf derslerinin okutulmasını bildirmişti. Sonra gelenler bu dersler felsefiyâttır diye kaldırılıp Hidâye ve Ekmel derslerini okutmayı akla uygun gördüler. Yalnız bunlarla yetinmek akla uygun olmadığı için ne felsefiyât kaldı, ne Hidâye kaldı, ne Ekmel. Bununla Osmanlı ülkesinde ilim pazarına kesat gelip bunları okutacak olanların kökü kurumağa yüz tuttu [45].

Bu satırlar arasında yer alan ve Sahn medreselerinde okutulmasının öngörüldüğü belirtilen Hâşiye-i Tecrîd ve Şerh-i Mevâkıf kitaplarının burada okutulacak nitelikte eserler olduğunu kabul etmek mümkün gözükmemektedir. Çünkü, yukarıda belirttiğimiz gibi, bu iki kitap esas olarak, Osmanlı medreselerinin daha alt sevide olanlarında okutuluyordu. Bu eserlerden Hâşiye-i Tecrîd, diğer adı Yirmili de olan Tecrîd medreselerinin ders kitabı olmalıdır. Diğeri, yâni Şerh-i Mevâkıf ise, bizzat Kâtib Çelebi’ye göre, Fâtih tarafından Kırklı medreselerde okutulması emrolunan bir eserdi[46]. Bize göre, söylendiği şekilde medreselerde ders programlarının değiştirilmiş olduğu düşüncesi doğru gözükmemektedir. Esâsen, yerleşmiş bir ders programı ve sistemli bir müfredat anlayışı bulunmadığı ve kurulan medreselerin vakfiyelerinde aklî ve naklî ilimlerin birlikte okutulmasının prensip olarak her zaman yer aldığı bilinmektedir[47]. Medreselerde vazîfe alan müderrisler, nazarî bakımdan dönemlerinin aklî ve naklî olarak adlandırılan ilimlerini talebeye öğretmekle yükümlüydüler. Bu bakımdan Kâtib Çelebi’nin sonradan gelenler “bu dersler felsefiyâttır diye kaldırdıkları sözü, resmî bir tavrı yansıtmamaktadır. Zîrâ, Osmanlı ilmî zihniyetinin ortaya koyduğu ürünler, devletin kazandığı yapı ve içinde bulunduğu siyâsî, içtimâî, askerî, iktisâdî ve kültürel şartlardan doğrudan etkilenmiş ve ileri sürüldüğünün aksine, önceki dönemlerde de aklî kategorisinde mütâlaa olunan ilimler, doğrudan medrese çatısı altında geniş bir şekilde zâten tedris faaliyetlerine konu olmamışlardı[48].

Bu teferruat bilgileri bir tarafa bırakarak yukarıda kısaca ele alınan derslerin (kitapların), bir ders konusu olarak medreselerde nasıl tahsil olunduğu konusuna dönersek, şunları söyleyebiliriz:

Belirtildiği gibi, klâsik dönemlerin eğitim-öğretim şekline dâir bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Bu sebeple konu hakkında net bilgiler vermek mümkün gözükmemektedir. Kānûn-ı Örfiyye-i Osmâniyye’de, Osmanlı medreselerinde derslerin “âdet-i kadîme üzre kütüb-i mutebere ne vechile okunageldiyise girü ol vech üzre” tâkip edilmesi öngörülür[49]. Kānûnî Sultan Süleyman’a âit bir kānunnâmede de aynı yönde ifâdelere rastlanır[50]. Acabâ, sözü edilen “âdet-i kadîme” nasıldı?

Kaynaklarımız maalesef bu hususta kesin bilgiler vermekten uzaktırlar. Ancak medreselerde tâtil günlerinin XV. yüzyılın ilk yarısına kadar haftada iki gün olduğunu biliyoruz. Ünlü târihçi ve aynı zamanda bir müderris olan Hoca Sa’deddin Efendi’ye göre, Molla Fenârî zamânına kadar medreselerdeki tâtil günleri Cuma ve Salı günleriydi. Büyük âlim Taftazânî’nin eserlerinin yayılıp şöhret bulmasıyla, talebenin bu eserlerden faydalanabilmesi ve bunları yazıp çoğaltabilmesi için vakte ihtiyaç duyulmuş ve Molla Fenârî Pazartesi gününün de tâtil olmasını sağlamıştır[51].

Bu bilgi XV. asrın ilk yarısına kadar tâtil günlerinin Salı ve Cuma olduğunu, bu dönemden îtibâren söz konusu günlere Pazartesi’nin de katıldığını ortaya koymaktadır. Hoca Sa’deddin Efendi, eserini XVI. yüzyılın son çeyreğinde yazdığına göre, medreselerdeki tâtil günlerinin ikiden üçe çıkarılışının yüz küsûr yıllık bir geçmişi bulunuyordu, demektir[52]. Ancak, tâtil günlerinin, haftanın bu üç günüyle sınırlı olmadığını biliyoruz. Bu günlerin dışında, kandiller ve Bayram günleri ile Ramazan ayı da talebe için tâtil oluyordu. Esâsen Ramazan umûmî tâtil ayıydı. Bu ayda talebe ya memleketine gitmekte veya bâzı kasaba ve köylere giderek, Ramazan boyunca buralarda vaaz ve irşat hizmeti yürütmekte, eğitim sırasında maddî bakımdan rahat bir tahsil hayâtı sürebilme imkânları aramaktaydı. Talebenin Ramazan boyunca ülkenin dört tarafına dağılması ve gittikleri yerlerde cemiyeti bilgilendirmeğe çalışması, merkezdeki Osmanlı kültürünün taşraya aktarılması bakımından son derece ehemmiyetli idi. Bu gelenek, medreselerin son dönemlerine kadar devâm etmiştir[53].

Osmanlı medreselerinde “âdet-i kadîme üzre” günde dört ders görülmekteydi[54]. XVI. asrın ortalarında Süleymâniye medreselerinin kuruluşundan sonra Kānûnî, kendi medreselerinde günde beş ders verilmesini şart koşmuştu[55]. Dersler, sabah ve ikindi olmak üzere günde iki defa yapılabilmekte, ancak icâzetler daha ziyâde sabah görülen derslerden verilmekteydi. Öğleden sonra okunan dersler, ya sabah derslerinin tekrârı veya bu derslerin ileri seviyedeki devamları olmaktaydı[56]. Okutulan dersler, sâdece takrir olarak kalmamakta, talebenin de derse iştirâkini sağlamak için bir çeşit sohbet şeklinde geçmekteydi. Böyle bir uygulamanın talebenin derslere daha uzun süre hazırlanmasına imkân sağladığı söylenebilir[57].

Sınıf içi düzene gelince: Bu konularda da umûmî bilgilerin ötesinde fazla bir mâlumat bulunmamaktadır. Ancak, yeterli dershâneleri bulunan medreselerde dershânelerin kullanıldığı muhakkaktır. Dershânelerde, ders hocasının huzûrunda halkalar oluşturulmakta, seçkin ve gözde talebe bu halkanın ön sıralarında yer almakta ve dersleri tâkip eden talebenin seviyesi göz önünde bulundurularak, bizzat hocanın nezâretinde yürütülmekte; sık sık tekrar ve karşılıklı münâkaşalarla konuların iyi öğrenilmesine çalışılmaktaydı. Derslerin işlenmesi sırasında, talebe not tutabiliyordu. Talebe eğitim süresi içerisinde okunması gereken dersleri ‘kitap’ olarak veya kitapların belirli bölümlerini seçerek okuduğu için, derslerde verilen bilgileri öğrenip hocası tarafından yeterli bulunmadıkça, prensip olarak başka bir derse (kitaba) geçememekteydi. Dolayısıyla, işlenen konular iyice öğrenilinceye kadar tekrar edilebildiğinden, sürenin uzaması, hattâ her öğrenci için farklılık göstermesi mümkündü. Yâni, bugünkü ifâdeyle sınıf geçme değil, ders (kitap) geçme sistemi söz konusu idi.

Klâsik dönemlerde, talebenin her medresede ne kadar okuması gerektiği konusunda asgarî süreler belirlenmişti. Meselâ Kānûnî döneminde, 1526-1540 yılları arasında Sahn’a ulaşıncaya kadar 20 akçeli (Hâşiye-i Tecrîd) medreselerde 2; 30 akçeli (Miftâh) medreselerde 2; Kırklı medreselerde 2-3; Ellili Dâhil ve Hâriç medreselerde 1’er olmak üzere yekûn 8-9 eğitim yılı geçirildiği anlaşılmaktadır[58]. Aynı dönemde, Dâhil medresesi hükmündeki Sahn’da da bir yıllık eğitim süresinin geçerli olduğu istidlal edilebilir. Zîrâ, aynı dönemlerde Taşköprülü-zâde[59] ile Şah Mehmed b. Hurrem (ö. 978/1570) Efendi’ler, Sahn’da okuttukları dersleri birer eğitim yılı içerisinde tamamlamışlardı[60].

Kānûnî’den sonra, XVI. yüzyılın sonlarından başlamak üzere bu durumun değiştiği anlaşılıyor. Daha önce Sahn’a gelinceye kadar geçirilmesi gereken 8-9 eğitim-öğretim yılı süren müddet, önce 5’e, sonra 3’e ve bilâhare 2 yıla kadar düşmüştür. Kānûnî dönemine kayıtlı olmakla birlikte, II. Selim dönemine de âit olabileceği tartışmalı olan bir kānunnâmede[61], Sahn öncesi eğitim süresinin 5 eğitim yılından aşağı olmaması öngörülmüştü[62]. 1576 (983) târihli III. Murad dönemine âit başka bir kānunnâmede ise, bir talebenin Sahn’a ulaşmadan önce en az 3 yıllık bir eğitim görmüş olması istenmektedir[63]. Kezâ, III. Mehmed tarafından çıkarılan 1598 (1006) târihli kānunnâmeye göre, aynı sürenin 2 eğitim yılına düşürüldüğü görülmektedir[64].

Bu açıdan gittikçe kötüleşen durum, 1914 (10 Zi’l-ka’de 1332)’te medreselerin Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye (Başkent) adı altında yeniden organize edilmelerine kadar sürüp gitmiştir[65]. 1910’lardan îtibâren klâsik medreselerle ilgili olarak bâzı ıslah çalışmalarına ve ders ikāmelerine girişildi; fakat bunlar fazla kalıcı olmadı. Bu sebeple, 1914’te medreselerle ilgili köklü bir ıslâha girişildi. 1914’te İstanbul medreseleri Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye medreseleri adı altında yeniden tanzim edildiler. Medreselere dâir nizamnâmenin 2. maddesi[66], başkent medreselerini Tâlî Kısm-ı Evvel, Tâlî Kısm-ı Sânî ve Âlî şeklinde üçe ayırmaktadır. Bu kısımların her birinde eğitim dört sene olarak belirlenmişti. Kezâ, her kısım dörder sınıf ve her sınıf dörder şûbeden oluşmaktaydı. Bunların üzerinde bir ihtisas medresesi olan Medresetü’l-Mütehassısîn yer alıyordu. Burada okutulması öngörülen dersler ise, eski usûle göre, yâni kitap adının aynı zamanda ders adı olması şeklinde değil, bilakis tefsir, hadis, hadis usûlü, fıkıh, fıkıh usûlü, ferâiz (miras hukûku) ve felsefe gibi münhasıran ‘ders adı’ vurgulanarak tesbit edilmişti. Ancak, bu dersler için başvurulacak kitaplar, gene klâsik dönemde de okunmuş kitaplardı[67].

Bundan bir yıl sonra (1333/1915), bir yıllık tecrübenin ışığında, 16 maddelik yeni bir kānun çıkarılarak Dâru’l-Hilâfe medreseleri tekrar tasnif edildi: İbtidâ-i Hâriç, İbtidâ-i Dâhil ve Sahn. Daha önceki tasnifte Medresetü’l-Mütehassısîn adıyla anılan kısım ise Medrese-i Süleymâniye adını almıştı. Bu düzenlemede, klâsik dönem medrese tasnîfinin izleri görülmekte; hattâ aynı isimlerin kullanıldığı dikkati çekmektedir. Ancak, ders adları artık kitap adı ile aynı olmayacak ve daha modern bir usûl benimsenecektir. Meselâ, Sahn medreselerinde, tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usûlü, kelâm, belâgat ve Arap edebiyatı, Türk edebiyatı, mantık, felsefe, hukuk (malûmât-ı kānûniyye), sosyoloji (ilm-i içtimâ), Rusça, Fransızca, Almanca ve İngilizce gibi derslerin okutulması öngörülmüştü. Diğer medreseler için de benzer programlar söz konusu idi. Medreselerin kendilerini yenileme ve zamana ayak uydurma ihtiyaçlarının ürünü olduğu anlaşılan bu program denemelerinde, klâsik eğitim ile ilgili derslerin yanına yeni derslerin ve daha da mühimi dört tâne yabancı dilin konulduğu görülmektedir. Ne var ki, eski eğitim anlayışı bu modernleşme çabaları içerisinde de devam edecek, medreselerde müderrisler son derece etkili olacaklardır. Fakat, bu programları uzun bir süre tatbik imkânı olmadı; bunların ne ölçüde verimli oldukları uzun zaman diliminde test edilemedi ve bilindiği gibi on yıl sonra (1924) bütün medreseler kapatıldı[68].

***

Osmanlı medreselerinde eğitim-öğretim faaliyetlerinin umûmî durumuyla ilgili verilen bu bilgiler, en azından konunun çerçevesini ortaya koyması bakımından yeterli olsa gerektir. Osmanlı arşivlerinde, vekāyi-nâmelerde, biyografik nitelikli muhtelif eserlerde ve hattâ eğitim-öğretimle doğrudan ilgisi bulunmayan çeşitli eserlerde, dağınık şekilde de olsa, konuyla ilgili bilgiler bulmak her zaman mümkündür. Aşağıda verilen bibliyografyada burada işâret olunan kaynakların tamâmına yer verilmemiş; daha ziyâde bir araştırma ve inceleme netîcesi kaleme alınan makālelerin ve kitapların zikredilmesiyle yetinilmiştir. Ayrıca, medreselerde “ilim ve ilim anlayışı” üzerine kaleme alınan çalışmalar da bu listeye tamâmiyle dâhil edilmemişlerdir. Bu konu, ayrı bir yazı çerçevesinde ele alınmak durumundadır.  Ancak, Osmanlı medreselerinde eğitim-öğretim meselesi üzerine ortaya konulan çalışmaların burada listesi verilenlerden ibâret olmadıklarını bilhassa vurgulamak yerinde olacaktır. Biz tesbit edebildiklerimizi ve mümkün mertebe doğrudan eğitim-öğretim meselesiyle ilgili olanları zikretmeye çalıştık. Dünyâda Osmanlı târihi ve müesseseleri üzerine yapılan yayınların tamâmının taranması durumunda, çok daha geniş bir bibliyografyanın oluşacağı muhakkaktır. Osmanlı “bilim târihi” üzerine kaleme alınan çalışmaların tamâmının bir yönüyle Osmanlı eğitim târihini de ilgilendirdiklerini belirtmekle yetiniyoruz.

 

BİBLİYOGRAFYA:

Abdullah Cevdet, “Mekteb Âlemi, Hayat Âlemi”, Resimli Mekteb Âlemi, No. 4 (1 Eylül 1329), s. 49-53.

Abdullah Şinâsî, Usûl-i Tâlim ve Terbiyeden Fenn-i Tedrîs, Orenburg 1912.

Abdurrahman Şeref, “Mahalle Mektebi Hâtıralarından”, Talebe Defteri (14 Mart 1334).

Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1970.

Ahmed Cevdet Paşa, Târîh-i Cevdet, I, İstanbul 1309.

Agoston, G., “Budin’de Osmanlı Medreseleri ve Müderrisleri”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, sayı 58 (Şubat 1989), s. 142-150.

Ahmet Râsim, Falaka, İstanbul 1927.

Ahmet Refik, Osmanlı Devletinde Hoca Nüfûzu, İstanbul 1933.

Ahmed Rifat Efendi, Devhatü’l-Meşâyîh, 828-1283, İstanbul 1978.

Akdağ, Mustafa, “Medreseli İsyânı”, İstanbul Üni. İlâhiyat Fak. Mec./XI (1952), 361-387.

__________, “Osmanlı Medreseleri Hakkında Notlar”, A.Ü. DTCF Dergisi, III/4 (Ankara 1945), ayrı basım.

Akgündüz, Ahmed, “Muhammed Abduh’un Gözüyle Osmanlı Devleti ve Eğitim Sistemi”, Sur, sayı 141 (Aralık 1987), s. 34-41.

Akgündüz, Hasan, Klasik Dönem Osmanlı Medrese Sistemi, İstanbul 1997.

Akkutay, Ülker, Enderun Mektebi, Ankara 1984.

Aktar, Yücel, II. Meşrûtiyet Dönemi Öğrenci Olayları (1908-1918), İstanbul 1990.

Akyüz, Emine, Eğitim Hukuku, Ankara 1981.

Akyüz, Yahya, Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri (1848-1940), Ankara 1978.

________, “III. Selim Döneminde Bursa Medreselerinde Disiplin Islahatına İlişkin Bir Belge”, Belleten, C. XLII, sayı 172 (Ekim 1979), s. 761-765.

________, “Tanzimat Döneminde Eğitim Öğretim Anlayış ve Uygulamalarında Görülen Yenilikler”, Millî Eğitim, sayı 92 (Aralık 1989), s. 3-6.

________, “Darülmuallimîn’in İlk Nizamnamesi (1851), Önemi ve Ahmet Cevdet Paşa”, Millî Eğitim, sayı 95 (Mart 1990), s.3-20.

________, “Tanzimat Dönemi Eğitiminin Özellikleri”, Tanzimatın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, Ankara 1991, s. 389-401.

________, “Eğitim Tarihimizden Bugün İçin Çıkarılması Gereken Bazı Dersler ve Düşünceler”, Eğitimimize Bakışlar, 1 (İstanbul 1996), s. 1-13.

Albayrak, Sadık, Son Devir Osmanlı Ulemâsı, I-V, İstanbul 1980-81,

Ali Emîrî Efendi, “Meşîhat-i İslâmiyye Târihçesi”, İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1334, s. 304-320.

Altınsu, A., Osmanlı Şeyhülislâmları, Ankara 1972.

Ârif Bey, “Devlet-i Osmâniyyenin Te’essüs ve Takarruru Devrinde İlim ve Ulemâ”, Dâru’l-fünûn Edebiyat Fak. Mec., /I (1332), s. 137-144.

Aslanapa, Oktay, “Ortaçağın En Eski Yatılı İlim ve Kültür Müesseseleri”, Türk Kültürü, XII.

Atay, Hüseyin, “Medreselerin Gerilemesi”, Ankara Üni. İlâhiyat Fak. Dergisi/XXIV (Ankara 1981), s. 15-56.

________, “Medreselerin Islahatı”, Ankara Üni. İlâhiyat Fak. Dergisi/XXV (Ankara 1981), s. 1-43.

________, “Fatih-Süleymaniye Medreseleri Ders Programları ve İcazetnameler”, Vakıflar Dergisi/XIII (Ankara 1981), s. 171-236.

________, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, İstanbul 1983.

Ateş, İbrahim, “Vakıflarda Eğitim Hizmetleri ve Vakıf Öğrenci Yurtları”, Vakıflar Dergisi/XIV (Ankara 1982), s. 29-92.

Ayhan, Halis, Eğitime Giriş ve İslâmiyetin Eğitime Getirdiği Değerler, İstanbul 1982.

Ayşe Sıdıka, Usûl-i Ta’lîm ve Terbiye Dersleri, İstanbul 1313.

Aytaç, K., “Osmanlı İmparatorluğunda Okul Kuruluş Sistemi”, Millî Kültür, III/1 (Haziran 1981), s. 9-13.

Aytekin, Halil, İttihat ve Terakki Dönemi Eğitim Yönetimi, Ankara 1991.

Baltacı, Cahid, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976.

Baykal, İsmail H., Enderun Mektebi Tarihi, İstanbul 1953.

Bayraklı, Bayraktar, İslâm’da Eğitim, İstanbul 1980.

Bayraktar, M. Faruk, İslâm Eğitiminde Öğretmen/Öğrenci Münâsebetleri, 2. baskı, İstanbul 1987.

Baysun, M. Cavid, “Osmanlı Devri Medreseleri”, İslâm Ansiklopedisi/VIII (1979) (“Mescid” mad. eki), s. 71-77.

Bilge, Kilisli Muallim Rıfat, “Mekteb Hâtıraları”, Muallimler Mecmuası, sayı 30 (Nisan 1925).

Bilge, Mustafa, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984.

Bilim, C. Yalçın, Tanzimat Devrinde Türk Eğitiminde Çağdaşlaşma (1839-1876), Eskişehir 1984.

Binbaşıoğlu, C., Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi, İstanbul 1995.

Birinci, Ali, “Mahalle Mektebine Başlama Merasimi ve Mektep İlâhileri”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi, C. 4 (Ankara 1982), s. 37-57.

Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, C. I-III, İstanbul 1333.

Celkan, Hikmet Y., Ziya Gökalp’in Eğitim Sosyolojisi, İstanbul 1990.

Cihan, Ahmet, Reform Çağında Osmanlı İlmiye Sınıfı, Birey yay., İstanbul 2004.

Çelebi, Ahmet, İslâmda Eğitim Öğretim Tarihi (çev. A. Yardım), İstanbul 1983.

Cerîde-i İlmiyye (fevkalâde nüsha), İstanbul 1332.

Dağ, M. -  Öymen, H. R., İslâm Eğitim Tarihi, Ankara 1974.

Dâru’l-Hilâfe Medreseleri, Ankara 1329.

Dölen, Emre, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Bilim”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 1 (İstanbul 1985), s. 154-196.

Dursun, Davut, Osmanlı Devletinde Siyâset ve Din, İstanbul 1989.

Emin Bey, “Târîhçe-i Tarîk-i Tedrîs”, İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1334, s. 642-651.

Ergin, Osman Nuri, Türk Maarif Tarihi, I-V, İstanbul 1977 (1939).

Ergün, M. “Medrese Ders Programlarının Ana Konuları”, Yeni Adam (Ekim-Kasım 1978), No. 926, 927.

________, Eğitim Felsefesi, Malatya 1988.

________,  “II. Meşrutiyet Döneminde Medreselerin Durumu ve Islah Çalışmaları”,  DTCF Dergisi, XXX/1-2 (Ankara 1982), s. 59-89.

Erişirgil, M. Emin, “Dînî Terbiye, Dînî Tedrîsât”, Millî Ta’lîm ve Terbiye Cem’iyeti Mecmû’ası, No. 3 (Mart 1334/1918), s. 13-14.

Ethem İbrahim Paşa, Terbiye ve Ta’lîm-i Âdâb ve Nesâyihü’l-Etfâl, 1868 (haz. H. R. Öymen), Ankara 1979.

Ethem Nejat, Mektebcilik (Usûl-i Tedrîs kısmı), İstanbul 1332.

Fakih, M. S., “The Place of Science in the Islamic Civilisation”, International Congress on the History of Turkish, Islamic Science and Technology, İst. Teknik Üni. (14-18 Sep. 1981), s. 95-100.

Fârâbî, İhsâ’u’l-Ulûm (İlimlerin Sayımı, trc. Ahmet Ateş), İstanbul 1989.

“Fâtih’in Teşkilât Kanûnnâmesi” (neşr. , A. Özcan), İst. Üni. Edebiyat Fak. Tarih Dergisi/33 (Mart 1980-81), 1982.

Faroqhi, Suraiya, “Social Mobility Among the Ottoman ‘Ulemâ in the Late Sixteenth Century”, International Journal of Middle East Studies, 4 (1973), (Printed in Great Britain), s. 204-218.

Fâzıl Ahmed, Terbiyeye Dâir, İstanbul 1326.

Fındıklılı İsmet Efendi, Tekmiletü’ş-Şakâ’ık fî Hakkı Ehli’l-Hakâ’ık Şakâ’ıku’n- Nu’mâniye ve Zeyilleri, V) (neşr. A. Özcan), İstanbul 1989.

Gabriel, Albert, “Ottoman Schools”, Encyclopedia of World Art, X, Toronto 1965, s. 852-873.

Gibb, Hamilton- BOWEN, Harold, Islamic Society and the West, vol. I, London 1965 (1957).

Goldziher, I., “Muslim Education”, Encyclopedia of Religion and Eithics, V (neşr. Hastinge), Newyork 1955, s. 198-207.

Gökmen, M., Fatih Medreseleri, İstanbul 1943.

Gül, Ahmet, Osmanlı Medreselerinde Eğitim-Öğretim ve Bunlar Arasında Darülhadislerin Yeri, TTK, Ankara 1997.

Gülsevin, Gürer, “1709 Tarihli Türkçe Manzum Bir Sıbyan Mektebi Ders Kitabı”, İnönü Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 1 (1987), s. 240-263.

Hatemi, H., “19. Yüzyılda Medreseler”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, C. II, İstanbul 1986.

Heyd, Uriel, “The Ottoman Ulema and Westernization in the Time of Selim III and Mahmud II”, Seripta Hierosol Mitana, IX (1961), s. 63-96.

Hıfzurrahman Râşit, Nihal Âdil, Umûmî Tedris Usûlü, İstanbul 1930.

Hızlı, Mefâil, “Kuruluşundan Osmanlılara Kadar Medreseler”, Millî Kültür, sayı 60 (Mart 1988), s. 34-38.

İbnü’l-Emin Mahmûd Kemâl, “Târihçe-i Tarîk-i Tedrîs”, İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1331.

İbrâhim bin İsmâil,  Şerhu Ta’lîmü’l-Müte’allim, İstanbul 1306.

İbrahim Hilmi, Ma’ârifimiz ve Servet-i İlmiyemiz, Dersaadet 1329.

İhsanoğlu, Ekmeleddin, “Darülfünûn Tarihçesine Giriş (İlk İki Teşebbüs), Belleten, C. LIV/210 (Ağustos 1990), s. 801-828.

________, “Tanzimat Öncesi ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Bilim ve Eğitim Anlayışı”, 150. Yılında Tanzimat, Ankara 1992, s. 335-395.

________ (ed.) Bulgaristan’da Türk-İslâm Eğitim ve Kültür Müesseseleri ve Medrese -tu'n- Nüvvab (haz. Haşim Ertürk ve Rasim Eminoğlu), İstanbul 1993.

İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1334.

İnalcık, Halil, The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600, London 1973.

İpşiroğlu, Nazan - Mazhar İpşiroğlu, “İslâm Düşüncesinde Nakil Geleneği”, Macit Gökberk Armağanı, Ankara 1983, s. 79-86.

İsmail Hakkı, “Millî Ta’lîm ve Terbiye Islâhâtına Medhal”, Millî Ta’lîm ve Terbiye Cem’iyyeti Mecmû’ası, No. 2 (Nisan 1337/1917), s. 5-15.

________, Ma’ârifde Bir Siyâset, İstanbul 1335.

________,Ta’lîm ve Terbiyede İnkılâb, İstanbul 1927.

________, Mürebbîlere, İstanbul 1933.

İzgi, Cevat, Osmanlı Medreselerinde İlim, I-II, İstanbul 1997.

Kahya, Esin, "On Dört ve On Beşinci Yüzyıllarda Bursa'da Bilim Hayatı", Felsefe Dünyası, Sayı 25 (1997), s. 4-12.

Kansu, Nafi A. Türkiye Maarif Tarihi, Ankara 1930.

________, Türk Maarif Tarihi Hakkında Bir Deneme, I-II, İstanbul 1968.

Kâtip Çelebi, Cihân-nümâ, İstanbul 1145.

________, Keşf el-Zünûn, I-II, İstanbul 1971.

________, Mîzânü’l-Hakk fî İhtiyâri’l-Ahakk (Yay. O. Ş. Gökyay), İstanbul 1980.

Kazıcı, Ziya, Anahatları İle İslâm Eğitim Tarihi, Bir Yay., İstanbul, 1983.

________, İslâm Müesseseleri Tarihi, İstanbul 1991.

Kâzım Nâmî, Mekteblerde Ahlâkı Nasıl Telkîn Etmeli, İstanbul 1925.

Koçer, Hasan Ali, Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi,1773-1923, İstanbul 1991.

Koçi Bey, Risâle-i Koçi Beğ, London 1277.

Koçu, R. Ekrem, “Sıbyan Mektebleri”, Hayat Tarih Mecmuası, I/2 (Mart 1966), s. 24-28.

Kodaman, Bayram, Abdülhamit Devri Eğitim Sistemi, İstanbul 1980.

Köymen, M. Altay, “Alp Arslan Zamanı Selçuklu Kültür Müesseseleri”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, IV (Ankara 1975), s. 75-125.

Kritovulos, Târîh-i Sultân Mehmed Hân-ı Sânî (trc. Karolidi, TOEM eki.), İstanbul 1328.

Kuran, Aptullah, Anadolu Medreseleri, I, Ankara 1969.

Kütükoğlu, Mübahat, “1869’da Faal İstanbul Medreseleri”, İst. Üni. Edebiyat Fak. Tarih Enst. Dergisi/7-8 (1977), s. 277-393.

________, “Dârülhilâfeti’l-Aliyye Medresesi ve Kuruluş Arefesinde İstanbul Medreseleri”, İst. Üni. Tarih Enst. Dergisi, VII/1-2 (İstanbul 1978), s. 1-212.

________, “Dârülhilâfeti’l-Aliyye Medresesi”, Türkiye  Diyânet Ansiklopedisi, VIII, s. 507-508.

Lekesiz, Hulûsi, Osmanlı İlmî Zihniyetinde Değişme (Teşekkül - Gelişme-Çözülme: XV-XVII. Yüzyıllar), H. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1989.

________, “Osmanlı İlmiye Zihniyeti: Teşekkülü, Gelişmesi ve Çözülmesi Üzerine Bir Tahlil Denemesi”, Türk Yurdu XI/49 (Eylül 1991), s. 21-31.

Mahmut Cevad, Ma’ârif-i Umûmiye Nezâreti Târihçe-i Teşkilât ve İcrâ’âtı, İstanbul 1338.

Makdîsî, G., “Madrasa and Universities in the Middle Ages”, Studia Islamica, vol. XXIII (1970), s. 255-264.

________, The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West, New York, 1981.

________, The Scholostic Method in Medieval education: An Inquiri into its Orgins in Law and Theology, 1974.

Mardin, Ebü’l-Ûlâ, Huzur Dersleri, I-II (haz. İ. Sungurbey), İstanbul 1956, 1966.

Mayer, Hans Georg, “İçtimai Tarih Açısından Osmanlı Devletinde Ulemâ - Meşâyih Münâsebetleri”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl 9, Sayı 4 (Ekim 1980), s. 48-60.

Mecdî Mehmed Efendi, Hadâ’ıku’ş-Şakâ’ık (Şakâ’ık-i Nu’mâniye ve Zeyilleri, 1; neşr. A. Özcan), İstanbul 1989.

Mehmed Ali Aynî, Dârülfünûn Târihi, İstanbul 1927.

Mehmed Emîn, “Mekteblerimize Dâir”, Mihrâb, sayı 28 (1 Nisan 1341), s. 145-146.

Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmânî, I-IV Cilt, İstanbul 1890-93.

Melek-zâde Fuâd, Usûl-i Tedrîs ve Tederrüs, Dersaadet 1315.

Muallim Cevdet, Mektep ve Medrese (haz. E. Erüz), İstanbul 1978.

Muhammed Kutub, İslâm Terbiye Metodu (çev. Ali Özek), İstanbul 1977.

Mûsâ Kâzım, Rehber-i Tedrîs ve Terbiye, İstanbul 1310.

Müstakîm-zâde Süleyman Sa'deddin, Devhatü’l-Meşâyih (nşr. Z. Kazıcı), İstanbul 1978.

Nâmık Kemâl, “Ma’ârif”, İbret, 7 T.evvel 1288.

Nasr, S. Hüseyin, İslâm ve İlim (trc. İ. Kutluer), İstanbul 1989.

Ocak, Ahmet Yaşar, “İbn Kemâl’in Yaşadığı XV. ve XVI. Asırlar Türkiyesinde İlim ve Fikir Hayatı”, Şeyhülislâm İbn Kemâl Sempozyumu (26-29 Haziran 1985, Tokat), Tebliğler ve Tartışmalar, Ankara 1986, s. 31-40.

________, “XV-XVI. Yüzyıllarda Osmanlı Resmî Dinî İdeolojisi ve Buna Muhalefet Problemi”, İslâmî Araştırmalar, IV/3 (Temmuz 1990), s. 190-194.

Ortaylı, İlber, “18. Yüzyılda İlmiye Sınıfının Toplumsal Durumu Üzerine Bazı Notlar”, ODTÜ Gelişme Dergisi (1979-80, Özel Sayı), Ankara 1981, s. 155-159.

Öymen, H.R., "İslâmiyette Öğretim ve Eğitim Hareketleri II", AÜİF Dergisi, Sayı: XII (Ankara, 1964,) s. 35-42.

Özcan, Abdülkâdir, “Fâtih’in Teşkilât Kanunnâmesi ve Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi”, İst. Üni. Edebiyat Fak. Tarih Dergisi, 33 (Mart 1980-81), 1982, s. 7-51.

________, “Tanzimat Döneminde Öğretmen Yetiştirme Meselesi”, 150. Yılında Tanzimat, Ankara 1992, s. 441-474.

Parmaksızoğlu, İsmet, "Medrese", Türk Ansiklopedisi/XXIII (Ankara, 1976), s. 370-372.

Pedersen, Johns, “Mescid”, İslâm Ansiklopedisi/VIII (1979), s. 1-71.

Repp, Richard, The Müfti of Istanbul, A Study in the Development of the Otoman Learned Hierarchy, London 1986.

________, “Same Observation on the Development of the Otoman Learned Hierarchy, Scholars, Saints and Sufis”, Muslim Religious Institutions in the Middle East since 1500 (ed. Nikki R. Keddie), University of California Pres, Berkeley, Los Angeles and London, 1972, pp. 17-32.

Richard, L. Cambers, “The Otoman Ulema and the Tanzimat” ”, Muslim Religious Institutions in the Middle East since 1500 (ed. Nikki R. Keddie), University of California Pres, Berkeley, Los Angeles and London, 1972, pp. 34-46.

Sakaoğlu, Necdet, Osmanlı Eğitim Tarihi, İstanbul 1991.

Sâlnâme-i Nezâret-i Ma’ârif-i Umûmiye, İstanbul 1316-1319, 1321.

Sayılı, Aydın, “Ortaçağ İslâm Dünyasında İlmî Çalışma Temposundaki Ağırlaşmanın Bazı Temel Sebepleri (Avrupa ile mukâyese)”, Ankara Üni. DTCF Felsefe Araştırmaları Dergisi/I (1963), s. 5-69.

Selim Sâbit, Rehnümâ-yı Mu’allimîn, İstanbul 1290.

Sözen, Metin, Anadolu Medreseleri, Selçuklular ve Beylikler Devri,  I-II, İstanbul 1970-72.

Sungu, İhsan, “Mekteb-i Maarif-i Adliyenin Tesisi”, Tarih Vesikaları, I (1941), s. 212-225.

Şeyh Ali-zâde Hoca Muhyiddin, Medreselerin Islâhı, Dersaadet 1314.

Şeyhî Mehmed Efendi, Vekâyi’u’l-Fuzalâ (Şakâ’ik-i Numaniye ve Zeyilleri, 3; neşr. A. Özcan), I-II, İstanbul 1989.

Şevketî Efendi, Medâris-i İslâmiyye Islâhât Programı, İstanbul 1328.

Şişman, A., “Mekteb-i Osmânî (1857-1864)”, Osmanlı Araştırmaları, V (İstanbul 1986), s. 83-160.

Taşköprülü-Zâde, Ahmed İsâmüddin, Mevzû’atu’l-Ulûm, I-II, İstanbul 1313.

________, Miftâhu’s-Sa’âde ve Mısbâhu’s-Siyâde, I-II-III, Haydarâbâd 1328.

Tekeli, İ., İlkin, S., Osmanlı İmparatorluğunda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Ankara 1993.

Tekindağ, Şehabeddin, “Medrese Dönemi”, Cumhuriyetin 50. Yılında İstanbul Üniversitesi, İstanbul 1975, s. 3-54.

Unan, Fahri, "Atâyî'nin Gözüyle Bir Osmanlı Âlimi", Türk Yurdu, X/37 (Ankara, Eylül 1990), s. 45-50.

________, "Osmanlı Resmî Düşüncesinin 'İlmiye Tarîki İçindeki Etkileri: Patronaj İlişkileri", Türk Yurdu, XI/45 (Ankara, Mayıs 1991), s. 33-41.

________, "Medrese-Yönetim İlişkileri ve Osmanlı Medreselerinin İlmî Performansı Meselesi", VII. Osmanlı Sempozyumu (Söğüt, Eylül 1992), Ankara 1993, s. 13-23.

________, "Osmanlı Medreselerinin İlmî Performansı Üzerine Bâzı Düşünceler", Türk ve İslâm Dünyasında Bilim ve Teknoloji Sempozyumu (tebliğ, 3-5 Haziran 1994, İstanbul; Kandilli Rasathanesi). [Bu tebliğin biraz daha genişletilerek yayımlanmış sûreti için bkz. Türkiye Günlüğü, Sayı 30 (Eylül-Ekim 1994), s. 49-57].

________, "Osmanlı Medreselerinde Ulemânın Sosyal Tabanı ve Bunun İlmî Verim Üzerindeki Etkisi Üzerine Bâzı Düşünceler", XII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, 3. cilt (Ankara, 12-16 Eylül 1994) Ankara 2000, s. 669-676. Ayrıca bkz. Türk Yurdu, Sayı 101 (Ocak 1996), s. 15-19.

________, "Taşköprülü-zâde'nin Kaleminden XVI. Yüzyılın 'İlim ve Âlim' Anlayışı", Osmanlı Araştırmaları, XVII (İstanbul 1997), s. 149-264.

________, "Bir Âlimin Hayat Hikâyesi ve Klâsik Osmanlı Eğitim Sistemi Üzerine",  OTAM (Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi), sayı 8 (Ankara 1997), s. 365-391.

________, "Official Ottoman Ideology and its Science Institutions in the XV and XVIth Centuries: Fâtih Medreses", Tarih Araştırmaları Dergisi,  Sayı 29 (Ankara 1997), s. 207-215.

________, "Osmanlı İlmiye Tarîkinde 'Pâye'li Tâyinler yâhut Devlette Kazanç Kapısı", Belleten, LXII/233 (Ankara 1998), s. 41-64.

________, "Osmanlılarda Medrese Eğitimi", Yeni Türkiye, 5. cilt (Ankara, 1999, Yeni Türkiye Yayınları), s. 140-160.

________, "Osmanlı Medreselerinde Din Eğitimi", Cumhuriyetin 75. Yılında Türkiye'de Din Eğitimi Sempozyumu (4-6 Aralık 1998- İzmir), Ankara 1999, s. 181-193.

________, "Osmanlı Medreselerinde İlmî Verimi ve İlim Anlayışını Etkileyen Âmiller", Türkiye Günlüğü, 58 (Kasım-Aralık 1999), s. 95-105.

________, "XVI. Yüzyıl Ulemâsından Nev'î Efendi'ye Göre İlim ve İlimler", Uluslar Arası Kuruluşunun 700. Yıldönümünde Bütün Yönleriyle Osmanlı Devleti Kongresi (7-9 Nisan – 1999 Konya), Konya 2000, s. 257-266.

________, "Bir XIV. Yüzyıl Yazarının Kaleminden Çağının 'İlim ve Âlim' Anlayışı", Koomduk İlimder Jurnalı / Sosyal Bilimler Dergisi (Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Bişkek), Sayı 3 (2002), s. 359-381.

________, "The Ottoman Ulema: Their Understanding of Knowledge and Scolarly Contributions", The Turks 3, Ottomans (ed. H. Celal Güzel, C. Cem Oğuz, Osman Karatay), Ankara 2002, pp. 841-850; Türkler / 11, Osmanlı, s. 436-445 (Bir sonraki numara kayıtlı yazının İngilizcesi).

________, "Osmanlı Medrese Ulemâsı: İlim Anlayışı ve İlmî Verim", Koomduk İlimder Jurnalı / Sosyal Bilimler Dergisi (Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Bişkek 2003), Sayı. 5, s. 14-33.

________, "Medreseler ve Osmanlı Merkezî Yönetimi", Koomduk İlimder Jurnalı / Sosyal Bilimler Dergisi (Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Bişkek), Sayı 9 (2004), s. 1-7.

Unat, Faik R. Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Tarihî Bir Bakış, Ankara 1964.

Uzunçarşılı, İ. H., Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988 (1965).

Ülken, H. Ziya, Eğitim Felsefesi, İstanbul 1967.

Ünver, Süheyl, “Süleymaniye Külliyesinde Dâruşşifâ - Tıb Medresesi ve Dâru’l-akâkire Dâir”, Vakıflar Dergisi/II (1942), s. 195-208.

________, Fâtih, Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul 1946.

________, Fâtih Devri İlim, San’at ve İçtimaî Tekâmül Hamlelerine Umumî Nazar, İstanbul 1953.

________, İlim ve Sanat Tarihimizde Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul 1953.

Yaltkaya, M. Şerafettin, “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler”, Tanzimat I, İstanbul 1940, s. 463-467.

Yazıcıoğlu, M. Sait, “XV. ve XVII. Yüzyıllarda Kelâm Eğitiminin Tenkidi”, İİED/IV (1980), 285-295.

Yıldırım, Cemal, Eğitim Felsefesi. Açıköğretim Fakültesi Yayınları, No: 85, 1987.

Yurdaydın, H. Gazi,“Düşünce ve Bilim Tarihi”, Türkiye Tarihi, 2, İstanbul 1988, s. 145-210.

Zilfi, Madeline C., “The İlmiye Registrers and the Otoman Medrese System Prior to the Tanzimat”, Collection Turcica, III, s. 309-227.

________, “Elite Circulation in the Otoman Empire: Great Molas of the Eighteenth Century”, Journal of the Economic and Social History of the Orient, XXVI (983), pp, 318-364.

_________

* Bu yazı, daha önce şurada yayımlandı: Dîvân İlmî Araştırmalar Dergisi, Sayı 18 (İstanbul, 2005/1), s.79-114.

[1] Bkz. Tanzimat I, İstanbul 1940.

[2] A.g.e., s. 463-467.

[3] Bkz. Fazlur Rahman, İslâm (trc. M. Dağ - M. Aydın), İstanbul 1981, s. 52. Hüseyin Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, İstanbul 1983, s. 24-24.

[4] Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve İlim, (trc. İ. Kutluer), İstanbul 1989, s. 17.

[5] Johns Petersen, “Mescid”, İslâm Ansiklopedisi (İA), VIII (1979)., s. 47.

[6] Fazlur Rahman, İlim ve Çağdaşlık, (trc. A. Açıkgenç - M. H. Kırbaşoğlu), Ankara 1990, s. 111.

[7] Bkz. Petersen, a.g.e., s. 19-20.

[8] Devletin gözetimi altında düzenli bir eğitim faaliyeti yürüten Nizâmiye medreselerinin kurulmasından önce, 960 (349)'da Ebu'l-Velid Hassan, Muhammed Emevî ve 965 (354)'ten önce İbn Habban Teymî tarafından Nişâbur'da birer medrese yaptırılmıştı; kezâ, 1011 (402)'den önce yine Nişâbur’da es-Sâ'idiyye ve 1014-15 (405)'ten önce Ebû Osman Sabûnî ve İbn Furek medreseleri yapılmıştı (bkz. Atay, a.g.e., s. 31; ilk dönem ilim ve kültür müesseseleriyle ilgili olarak ayrıca bkz. Oktay Aslanapa, “Ortaçağın En Eski Yatılı İlim ve Kültür Müesseseleri”, Türk Kültürü, 12 (Ekim 1963, s. 34-43.); Câhid Baltacı, XV-XVI. Yüzyıllarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976., s. 7-14; Hişam Naşabi, [İslâm Dünyâsında] “Eğitim Kuruluşları”, İslâm Şehri, İstanbul 1992, s. 97-100. Selçuklu döneminde kurulan medreselerle ve eğitim hayâtı ile ilgili olarak bkz. M. Altan Köymen, “Alp Arslan Zamanı Selçuklu Kültür Müesseseleri”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, IV (Ankara, 1975), s. 75-124.

[9] Bu sırada açılan medreseler hakkında kısaca bilgi edinebilmek için bkz. M. Dağ - H. Öymen, İslâm Eğitim Tarihi, Ankara 1974, s. 113 vd.; Köymen, a.g.m., s. 88-95; Atay, a.g.e., s. 32-35.

[10] Bu eserlerle ilgili daha fazla bilgi için, bkz. Mustafa Bilge, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, s. 40-63. Kezâ, ayrıca Hulûsi Lekesiz, Osmanlı İlmî Zihniyetinde Değişme (Teşekkül - Gelişme-Çözülme: XV-XVII. Yüzyıllar), H. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1989, s. 39-47; kezâ, tablolar kısmı, Tablo 1-3, s. 164-165.

[11] Âlî, Künhü’l-Ahbâr, İstanbul Üni. Ktb. nr. 5959, v. 85b.

[12] Abdülkadir Özcan, “Fâtih’in Teşkilât Kanunnâmesi ve Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, 33 (Mart 1980-81), 1982, s. 39.

[13] İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1334, s. 647; Süheyl Ünver, Fâtih, Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul 1946, s. 127-128.

[14] Cevdet Paşa, Târîh, I, İstanbul 1309, s. 111.

[15] Baltacı, XV. ve XVI. asırlarda Osmanlı topraklarında kurulmuş bulunan ve yukarıda hiyerarşik yapılanmaları ile ilgili kısaca bilgi sunulan medreselerin tam bir dökümünü vermektedir. Bu verilere göre, klâsik Osmanlı topraklarında 32 yirmili, 22 otuzlu, 29 kırklı, 147 ellili,18 altmışlı, 4 statüsü altmışın üzerinde olan medrese bulunuyordu. Ayrıca, statüleri zaman zaman değişen 72 medrese vardı. Bunlara ilâve olarak 20 dâru’l-hadîs, 15 dâru’l-kurrâ ve 7 tâne de tıp medresesi vardı. (bkz. a.g.e.). Bu sayı, 17. ve 18. yüzyıllarda artarak devam edecektir.

[16] Meselâ, Gelibolulu Mustafa Âlî, XV. yüzyılın ikinci yarısındaki, yâni Fâtih Sultan Mehmed zamanındaki bu hususla ilgili durumu ve sultanın diğer İslâm ülkelerinde yetişmiş ilim adamlarını kendi ülkesine çekmek için aldığı tedbirleri anlatırken şu cümleyi kullanmaktadır: “... Bu tarîkile fuzalâ-yı Arab u Acem ve mevâlî-i Hind ü Sind ü Deylem bâb-ı sa’âdetine çehre-sây olmada ve rûz-be-rûz gûn-â-gûn i‘zâz u iltifât u in‘âmları anlar hakkında sudûr bulmada idi.” (Bkz. Künhü’l-Ahbâr, V, İstanbul 1277, s. 247). Sultanın oluşturduğu câzibe merkezi Osmanlı başkentine koşuşan bu âlimler, elbette bütün ilmî birikimlerini de berâberinde getiriyorlardı (ayrıca bkz. Nişâncı-zâde Mehmed, Mir’ât-ı Kâ’inât, II, İstanbul 1290; s. 401).

[17] Bkz. Fahri Unan, “Osmanlı Medreselerinde Ulemânın Sosyal Tabanı ve Bunun İlmî Performans Üzerindeki Etkisi”, XII. Türk Tarih Kongresi (Ankara, 12-16 Eylül 1994, tebliğ) [Bu yazı ayrıca şurada yayımlanmıştır: Türk Yurdu, XVI/101 (Ankara, Ocak 1996), s. 15-19].

[18] Koçi Bey, Risâle-i Koçi Beğ, London 1277, s. 10.

[19] Bkz. Unan, “Bir Âlimin Hayat Hikâyesi ve Klâsik Osmanlı Eğitim Sistemi Üzerine”, Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM), Ankara 1999, s. 380-383.

[20] Konuyla ilgili daha geniş bilgi için bkz. Unan, Kuruluşundan Günümüze Fâtih Külliyesi, TTK, Ankara 2003, s. 209-212.

[21] Özcan, “Fâtih'in Teşkilât Kanunnâmesi...”, s. 39.

[22] Bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme, nr. 3, s. 286/112; 348/134; 363/138; 452/166; 487/177; kezâ, Mustafa Akdağ, “Medreseli İsyanı”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XI (1952) s. 361-387.

[23] Nev’î-zâde Atâyî, Hadâ’ıku’l-Hakā’ık fî Tekmileti’ş-Şaka’ık (Zeyl-i Şakā’ık; Şakā’ık-i Nu’mâniye ve Zeyilleri, 2), (neşr. A. Özcan), İstanbul 1989, I, s. 184; Cevdet Paşa, a.g.e., I, 109-110; Baltacı, a.g.e., s 34-35; Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988 (1965), s. 45.

[24] Geniş bilgi için bkz. Unan, Fâtih Külliyesi, s. 213-215.

[25] A.g.e., s. 215.

[26] Geniş bilgi, aynı eser, s. 212-217.

[27] Aynı eser, s. 216.

[28] Suraiya Faroqhi, “Social Mobility Among the Ottoman 'Ulemâ in the Late Sixteenth Century”, International Journal of Middle East Studies, 4 (1973) (Printed in Great Britain), s. 204-218.

[29] Mecdî (trc.), Hadaiku’ş-Şakaik, Şakaik-i Nu’maniye ve Zeyilleri, 1), İstanbul 1989.

[30] İlber Ortaylı, “18. Yüzyılda İlmiye Sınıfının Toplumsal Durumu Üzerine Bazı Notlar”, ODTÜ Gelişme Dergisi (1979-80, Özel Sayı), Ankara 1981, s. 155-159.

[31] Atâyî, a.g.e., I, s. 32.

[32] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 72-73.

[33] Bir örnek için bkz. F. Unan, “XV. ve XVII. Yüzyıllarda Osmanlı Yönetim Kademesi İçerisinde Ebussuud Efendi Âilesi”, Türk Yurdu, XI/50 (Ekim 1991), 25-29.

[34] Ulemânın sosyal tabanı ile ilgili daha geniş bilgili için bkz. Unan, Fâtih Külliyesi, s. 238-249.

[35] Teferruâtlı bilgi için bkz. Ünver, Fatih, Külliyesi, s. 100-119; Baltacı, a.g.e., s. 35-43; Atay, “Fâtih-Süleymâniye Medreseleri Ders Programları ve İcâzetnâmeler”, Vakıflar Dergisi (VD), XIII, (1981) 171--206; kezâ, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 73-130; Bilge, a.g.e., s. 40-63; Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, s. 19-43; krş. Nasr, Modern Dünyada Geleneksel İslâm (trc. S. Şafak Barkçın – H. Arslan), İstanbul 1989, s. 177-191.

[36] Kâtib Çelebi, Keşf el-Zünûn, I-II, İstanbul 1971.

[37] Bilge, a.g.e., s. 40-63.

[38] Kâtib Çelebi, a.g.e., I, s. 11-18; kezâ, Mîzânü’l-Hakk fî İhtiyâri’l-Ahakk (yay. O. Ş. Gökyay), İstanbul 1980, s. 17-21.

[39] Ârif Bey, “Devlet-i Osmâniyyenin Te’essüs ve Takarruru Devrinde İlim ve Ulemâ”, Dâru’l-fünûn Eedebiyat Fakültesi Mecmuası I (İstanbul 1332), s. 137.

[40] Ayvansarâyî (Hâfız Hüseyin b. İsmâ’il), Hadîkatü’l-Cevâmi’, İstanbul 1281, I, s. 248; Emin Bey, “Târîhçe-i Tarîk-i Tedrîs”, İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1334, s. 643; kezâ, Ünver, Fatih, Külliyesi, s. 102; Baltacı, a.g.e., s. 46-47; Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 79; Uzunçarşılı, a.g.e., s. 7.

[41] Söz konusu tâlimatnâme şudur: “Şüyûh-ı müderrisîn kütüb-i mu’teberâtdan Şerh-i Adud ve Hidâye ve Keşşâf ve sâ’ir ihtiyâr itdükleri kitâbları ayıdalar. Ve şüyûh-ı mezkûreden derecede aşağı olan kimesneler Telvîh’e dek ayıdalar. Andan bir derece aşağı olanlar Miftâh’a dek ayıdalar ve ol dereceden bâkî sıgar-ı müderrisîn Şerh-i Tevâli’ ve Şerh-i Metâli’ ve Mutavvel ve Hâşiye-i Tecrîd ayıdalar. Ve mütûn-ı fıkhı ve şürûhı dahi her müderris tâkādı yetdükce ayıdalar... Tetimme’lerde Şerh-i Şemsiyye ve mâ-fevkın ayıdduralar, tâ ki İsfahânî’ye varınca; mülâzım olup kapuma mülâzemete geldükleri vakt ol temessük içün müderrislerden alınan mektûbları bile getüreler” (bkz. Baltacı, a.g.e., s. 36, dipnot 88. Ayrıca bkz. M. Şerafettin Yaltkaya, “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler”, Tanzimat I, İstanbul 1940, s. 464-465; Ünver, Fatih, Külliyesi, s. 101-102; Atay, a.g.e., s: 80).

[42] Âlî, Künhü’l-Ahbâr, İst. Üni. Ktb. nr. 5959: 86a-86b.

[43] Bunun için bkz. Uzunçarşılı, a.g.e., s. 19-43. Ayrıca bkz. Ünver, a.g.e., s. 100-119; Baltacı, a.g.e., s. 35-43; Atay, “Fâtih-Süleymâniye Medreseleri Ders Programları ...”, s. 171-206; Bilge, a.g.e., s. 40-63.

[44] Meselâ, II. Bâyezid’in kullarından Zamîrî mahlaslı Mevlânâ Nûreddin (ö. 920 / 1514), pâdişah tarafından Sahn müderrisi tâyin edildiğinde, o sırada kazasker bulunan Müeyyed-zâde Abdurrahman Efendi (ö. 922 / 1516) buna îtiraz etmiş ve Zamîrî’nin Sahn müderrisi olabilecek ilmî kudreti bulunmadığını söylemişti. II. Bâyezid ise:

    ‘-Fünûn-ı âliyeden (yüksek konularla ilgili derslerden) okutmağa kādir değilse, Kâfiye’nin şerhlerinden Mutavassıt nâm kitaptan ders vermeğe kādirdir, ondan okutsun’, demişti (bkz. Mecdî, a.g.e., s. 347). Oysa Sahn medreseleri, ülkenin en yüksek medreseleriydi; burada ilke olarak ileri seviyede ilmî konular (fünûn-ı ‘âliye) okutulmaktaydı. Kâfiye ise, ulûm-ı cüz’iyye veya mukaddemât da denilen başlangıç seviyesindeki ilimlerden sayılan Arapça dilbilgisiyle ilgiliydi (bkz. Bilge, a.g.e., s. 62). Bu bir tarafa, Zamîrî’nin kitabın aslını değil, orta seviyedeki şerhlerinden birisini okutması kâfi görülmüştü.

[45] Kâtib Çelebi¸ Mîzân, s. 20-21.

[46] Kâtib Çelebi, Cihân-nümâ, İstanbul 1145, s. 688.

[47] Bahaeddin Yediyıldız, “Sinan’ın Yaptığı Eserlerin Sosyal ve Kültürel Açıdan Tahlili”, VI. Vakıf Haftası (5-8 Aralık 1988, Ankara), İstanbul 1989, s. 109.

[48] Meselâ, Sahn medreselerinde ders vermiş olan ulemâ tarafından ortaya konulan ilmî ürünlerin mâhiyeti ile ilgili olarak bkz. Unan, Fâtih Külliyesi, s. 356-380.

[49] Kānûn-ı Örfiyye-i Osmâniyye, İstanbul Üni. Ktb. , nr. 3239, v. 48a.

[50] Kānûnnâme-i Sultan Süleymân Hân, Süleymâniye (Veliyyüddin Efendi) Kütüphanesi Ktb. nr. 1970. v. 122b.

[51] Hoca Sa’deddin Ef Tâcü’t-Tevârîh, I- II, İstanbul 1280. , II, s. 414.

[52] Baltacı (1976: 43), XVI. asırda tâtil günlerinin Salı, Perşembe ve Cuma olduğunu yazar. Ancak, kaynak olarak kullandığı kānunnâmede (Kānûn-ı Örfiyye-i Osmânî, v. 49b) gün belirtilmeksizin, haftada dört gün ders görülmesi öngörülmüştür. Aynı asrın adamı olarak Hoca Sa’deddin Efendi, medreselerdeki tâtil günlerini Pazartesi, Salı ve Cuma olarak zikretmektedir. S. Ünver ise (1946: 97-98), Fâtih külliyesinde tâtil günlerinin Salı olduğunu söyler, fakat kaynak zikretmez. Diğer medreselerden farklı olarak, külliyede haftada bir gün tâtil edildiğini düşünmek veya kabûl etmek ne ölçüde mümkündür? Esâsen, Cuma günlerinin umûmî tâtil günleri olduğunu düşünürsek, en azından külliyede tâtil gününün birden fazla olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla, Hoca Sa’deddin’in verdiği bilginin daha doğru olduğunu kabûl etmek yerinde olmalıdır.

[53] Yediyıldız, “Sosyal Teşkilatlar Bütünlüğü Olarak Osmanlı Vakıf Külliyeleri”, s. 267-271.

[54] Kānûn-ı Örfiyye-i Osmânî, İstanbul Üni. Ktb., nr. 3239. v. 49b.

[55] Baltacı, a.g.e., s. 44.

[56] Ünver, Fatih, Külliyesi, s. 353.

[57] M. Cavid Baysun, “Osmanlı Devri Medreseleri”, İA/VIII (1979) (“Mescid” mad. eki), s. 76.

[58] Baltacı, a.g.e., s. 37-42.

[59] Mecdî, a.g.e., s. 526.

[60] Atâyî, a.g.e., I, s. 137.

[61] Veliyyüddin Ef. Ktb. , nr. 1970: v. 122b-123b.

[62] Söz konusu kānûnnâmenin neşrolunmuş metni için bkz. Baltacı, a.g.e., s. 623-624.

[63] Ahmed Refik, Onuncu Asr-ı Hicrîde İstanbul Hayatı, İstanbul 1988, s. 34-35.

[64] Zikrolunan kānunnâmenin muhtelif şekillerde neşredilmiş metinleri için bkz. Baltacı, a.g.e., s. 630-632; Atay, a.g.e., s. 179-180; Uzunçarşılı, a.g.e., s. 244.

[65] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 267.

[66] İlmiye Sâlnâmesi, İstanbul 1334, s. 657-660.

[67] A.g.e., s. 664-666; Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, I-II, İstanbul 1977 (1939), s. 127.

[68] Ergin, a.g.e., s. 131.