Yayınlarım...

Kırgızistan Mektubu-4                                                                   Prof. Dr. Fahri UNAN

Sayfa Sonuna Git

KIRGIZİSTAN MEKTUBU: IV*

KIRGIZİSTAN’DA BAYRAMLAR

Bu mektubumuzda Kırgızistan’da yaşanan bayramlardan söz etmek istiyoruz. 1999’dan bugüne kadar, burada üç Ramazan ve üç de Kurban olmak üzere altı dînî ve sayısını şimdi bir çırpıda söyleyemeyeceğim kadar çok din dışı, yâni millî, mahallî veya milletler-arası “bayram” idrâk ettik. Dolayısıyla, bu hususta bir fikir verebilmek için yeterli müşâhedeye sâhip olduğumuzu düşünüyoruz.

Milletlerin hayâtlarında bayramların ne mânâya geldiklerini uzun uzadıya îzâha lüzûm bulunmadığını sanıyoruz. Ancak, birkaç noktanın altının çizilmesinde de fayda olsa gerek: Bayramlar umûmiyetle neşe ve mutluluk günleri olarak târif olunur. Fakat bu yeterli değildir; bayramlar aynı zamanda sosyal dayanışmayı güçlendiren; insanların aynı güzellikler ve değerler etrâfında toplanarak aynı hisleri duymalarına, diğer bir deyişle cemiyetlerin teşekkülüne ve milletlerin millet olmalarına zemîn hazırlayan fevkalâde günlerdir. Bunlar da yeterli değildir; çünkü, bilhassa dînî bayramlar söz konusu olduğunda, meselenin bir de mânevî cephesi ortaya çıkar. İnsanlar, dînî bayramları, aynı zamanda ilâhî buyruğun gereği olarak idrâk eder ve yaşarlar; bu vesîleyle işledikleri fiillerin mükâfâtını umarlar; bu beklentiler, cemiyetin ahlâk dünyâsını şekillendirir ve böylece aynı cemiyette dünyâyı ve çevreyi değerlendirme kriterleri oluşur; bir ahlâk sistemi teşekkül eder; insanlar gündelik hayattaki hareketlerini bu kriterleri göz önünde bulundurarak biçimlendirmeyi gerekli görürler; böyle bir kriter sistemi, en azından, her hareketin pervâsızca yapılmasını önlemiş olur; gitgide kültürün mânevî boyutu vücût bulur; bu da insanların hayâtı daha şümûllü bir mânâ ile idrâklerini kolaylaştırır; insanlar –deyim yerinde ise– ayaklarını yere çok daha emin bir şekilde basarlar... Milletlerin milliyetlerini hissetmede millî bayramların fevkalâde ehemmiyetli olduklarını göz-ardı etmek de, tabiî ki, mümkün değildir. Fakat, kültürler söz konusu olduğunda, dînî bayramlar, kanaatimizce, millî bayramlardan çok daha belirleyici bir rol oynarlar. Her milletin kültür unsurlarının temelinde, inançlarının derin izleri vardır; onların gündelik hayatlarının şekillenmesinde de, dînî anlayışlarının etkisi küçümsenemeyecek kadar müessirdir... Dolayısıyla –ister dînî, ister millî– bütün bayramlar, mânevî ve kültürel hayâtımızı tanzim husûsunda sundukları imkânlarla önümüzü ve yolumuzu aydınlatan değerlerin başında gelirler...

Hatırlanacağı üzere, Türk Yurdu’nun 2001 yılı Kasım sayısında, “Milletleşme Sürecinde Dil ve Bugünkü Kırgızistan” başlıklı bir yazımız yayımlanmıştı. Kırgızistan’da milletleşme vâkıasının bugünkü durumu hakkındaki bilgilerimizi tâzelemek bakımından, söz konusu yazının bir daha gözden geçirilmesinin faydadan hâlî olmayacağını düşünüyoruz. Dünden bugüne dünyâ üzerinde geniş bir coğrafyaya dağılmış bulunan Türk toplulukları arasında, isimleri târihî kaynaklarda zikredilenlerin başında gelen Kırgızlar, mesele milletleşme veya mensûp olunan kavmi idrâk noktasına gelince, görünen odur ki, hayli gerilere düşüyorlar. Millet ve millî devletler mefhûmlarının modern çağların, son asırların ürünü olduğunu bilmiyor değiliz. Söz konusu asırlar ise, bilhassa Türkistan Türklüğünün kâbûs asırlarıdır. XVI. asırda başlayan ve XIX. asrın son çeyreğinde tamamlanan Çarlık Rusyası’nın Türk illerini istilâ harekâtının en baskılı, en göz açtırmaz dönemi, XIX. asrın ikinci yarısında gerçekleşti. Arkasından gelen totaliter Sovyet idâresi ise, yönetim mantığının temeline Rus kültürünü ve ırkçılığını yerleştirmişti. Bu sebeple, geniş mânâda Türkistan coğrafyasına yayılmış bulunan Türk topluluklarının millî kültürlerini ve kimliklerini idrâk husûsunda imkânları sınırlandırıldı. Üstelik Kırgızlar, diğer Türk topluluklarıyla karşılaştırıldığında, yakın geçmişe kadar büyük kültür merkezlerinin ve dolayısıyla yerleşik hayâtın nimetlerinin bir hayli uzağında kalmışlardı. Binâenaleyh, dînî kültürün de yeşerip güçlenmesini mümkün kılan millî karakterli bir yerleşik hayâtın kültürel değerlerinden ve bilgi birikiminden faydalanma imkânı sınırlı kaldı.

Böyle bir târihî arka-plân, Kırgızların milletleşme sürecine pekâlâ menfî tesir etmiş olmalıdır. Bu durum, onların büyük Türk ağacının bir dalı olduklarını idrâk noktasında da geçerlidir. Bugün bile, Türk’e nisbet edilmeyi pek de mânâlı bulmayan insanlar az değildir; yâhut -eski Sovyet idâresinin eseri olan zihniyet çarpıklığının da etkisiyle- bunu, ‘Kırgızlığı inkâr’ gibi düşünenler bir hayli fazladır.

Bu tablo, bugünkü durumu tesbit nokta-i nazarından mühimdir. İstekli davranıldığı takdirde, ileriki on-yıllarda veya içinde bulunduğumuz yeni yüzyılda, bu tablonun değişmemesi için, kanaatimizce, hiçbir sebep yoktur. Bu yönde ciddî bir potansiyel bulunmasına rağmen, bu potansiyeli kuvveden fiile çıkarmaya yönelik ciddî bir kıpırdanmanın yakın yarınların ufuklarında görünmediğini belirtmek, fazla insafsızlık olmasa gerektir. Devletin, idâre ettiği insanları ortak değerler etrâfında toplama veya en azından şuurlandırma girişimleri son derece cılızdır. Yanlış anlaşılmamalıdır; biz katı ideolojik bir devlet anlayışını aslâ öngörmediğimiz gibi, faydalı da bulmuyoruz. Etnik açıdan Kırgız olmayan insanların, devlet zoruyla, sokaklarda “biz Kırgız’ız” demeleri gerektiğini de ileri sürmüyoruz. Ama, hiç değilse, bir devlete mensûbiyet, bir vatandaşlık şuuru, yâhut insanların kendi çıkarlarını devletin istikbâli ile ilişkilendirme ihtiyâcı duymaları, bizce son derece gereklidir.

Yukarıdaki değerlendirmeler, bayramlara, milletleşmeyi gerçekleştiren unsurlar arasında mühim bir yer verdiğimizi ortaya koymuş olmalıdır. Binâenaleyh, Kırgızistan’da, ortak değerler etrâfında benzer duyguları hissetme nokta-i nazarından bayramları ele aldığımızda, karşımıza şöyle bir tablo çıkar:

Millî nitelikli Nevruz hâriç, Kırgızları coşturan yâhut bir bayramdan beklenen hareketlenmeyi ortaya çıkaran bayramlar, dînî bayramlar değildir. Burada en büyük bayram, milletler-arası bir mânâ taşıyan yılbaşıdır. Neredeyse Aralık ayının başından îtibâren, sokaklarda, çarşı-pazarda ve hattâ evlerde, bu yönde bâriz bir canlanmanın ve hazırlığın başladığını görürsünüz. Aralık’ın 20’sinden îtibâren, bu hareketlilik ve canlılık, Rus nüfûsta bilhassa yoğunlaşır; Aralık’ın son haftası, Ruslar için dînî nitelikli bir takım ritüellerin yaşanması veya yaşatılması açısından da mühimdir. Bilhassa 25-28 Aralık arası, farklı etnik gruptan Hıristiyanlarca Hz. İsa’nın doğum günü olarak kabûl ediliyor ve bu çerçevede bâzı kutlamalar yapılıyor. Ancak, aynı hafta, Rus olsun olmasın bütün etnik gruplar için hareketliliğin zirveye çıktığı bir zaman dilimidir. Bütün dükkânlar, mağazalar, çarşı-pazar ve hattâ resmî veya husûsî işyerleri –üniversiteler de dâhil, eğitim-öğretim müesseselerinin tamâmı– yılbaşını karşılamak için seferber olmuş gibidir. Yılbaşı, Büyük Bayram’dır! Bütün vitrinler, sokak başları, reklâm panoları, durak yerleri, “s novım godım” veya “canı cılınız menen” (yeni yılınız kutlu olsun) yazıları, afişleri veya posterleri ile âdetâ süslenir. Ve, alabildiğine sınırsız bir içki tüketimi kendini gösterir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu ülkede içki içme, gündelik hayâtın ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçasıdır! Bu durum, Müslüman olmayan Ruslar bir tarafa, dînî kimlik olarak İslâm’ı telaffuz eden etnik grupların büyük bir kısmı için de geçerlidir. İçmeyen bir insanı görürseniz, bu çoğu zaman İslâmî bir hassâsiyetle bağlantılı değildir ve pek muhtemelen bir sağlık meselesiyle yakından ilgilidir. Ahıska Türkleri, bir dereceye kadar bu umûmî değerlendirmenin dışında tutulabilirler. Zîrâ, onların umûmî din bilgileri ve kültürleri, Anadolu’nun taşrasıyla hemen hemen aynıdır. Aralık’ın son haftası ile Ocak’ın ilk haftası içinde, içkinin abartısız sel gibi aktığı görülür. Her köşe başında, sızmış, kendinden geçmiş bir sarhoşla karşılaşabilirsiniz. Kaldırımlar, birbirine dayanarak güçlükle yürümeye çalışan insanlarla doludur. Yollarda zikzak çizerek bir yerlere ulaşmaya çalışan insan sayısı daha da çoktur. Neyi unutmaya çalıştıklarını veya neye sevindiklerini kestirmek ise mümkün değildir. İçki içmek, yılbaşının şânındandır! Esâsen, yılın her günü bir vesîleyle içme fırsatı ‘yaratılır’. Ancak, yılbaşı daha farklı görülür. O, Büyük Bayram olarak değerlendirildiği için, bayramın bu şekilde kutlanmaması, deyim yerinde ise, büyük bir nâkısadır. Hem bayram diyeceksiniz ve hem de içmeyeceksiniz! Bunu buradaki insanların çoğunun idrâklerinin alması neredeyse imkânsızdır. Ramazan ve Kurban gibi dînî bayramlar için bile böyle düşünenler az değildir. Dînî olsun, din-dışı olsun, adına bayram denen her faaliyetin veya günün içkisiz geçirilebileceği düşünülemez gibidir. Yılbaşı, Türkiye’de de kutlanır; benzer faaliyetler bilhassa büyük şehirlerde daha fazla göze çarpar. Fakat, bizde kimsenin, yılbaşını bir bayram olarak değerlendirmesi söz konusu değildir; o, yeni yıldır, yılbaşıdır, bir yıllık hayâta yeni bir sayfa açarak başlamada belki bir umûmî değerlendirme, bir yıllık muhâsebe günüdür veya başka bir şeydir. Adına sosyete denen çevrelerde yoğun bir içki tüketimi Türkiye’de de söz konusudur. Fakat, bu çevreler bile yılbaşını bayram olarak değerlendirmez; ona böyle bir mânâ yüklemeyi kimse aklına getirmez. Eski Sovyetler Birliği sınırları içinde kalan ve bilâhare bağımsız devletlere dönüşen bütün siyâsî ve coğrafî sâhada ise, yılbaşına yüklenen mânâ hemen hemen aynıdır; yılbaşı bir yeme, içme, sarhoş olma, eğlenme günü, sınır ve kâide tanımaz münâsebetlerin evde, sokakta, çarşıda-pazarda ve her yerde fütûrsuzca sahnelendiği bir husûsî bir gündür! 31 Ocak akşamı, istisnâsız hemen bütün evlerin pencere ve balkonlarında havâî fişekler atıldığını, saat 12’ye gelirken, havâî fişeklerle birlikte şampanyaların patlatıldığını görürsünüz. Saat 12’yi gösterirken az veya çok, ama mutlakâ, bir yudum da olsa, içki ve tercîhen şampanya alınması, deyim yerinde ise, bir görgü kâidesidir. Bunun istisnâsı sanki yok gibidir; mâdem ki yılbaşıdır, hiç içmeseniz bile, bir yudum tatmanız gerekir veya sizi buna zorlamak isterler. “Ben içmiyorum, içki kullanmıyorum” demeniz de kâfî gelmez ve “Bunda ne var? Size her gün için demiyoruz ki, yılbaşıdır ve tatmanız gerekir, bu kadarcıktan bir şey olmaz” gibi sözlerle karşılaşırsınız. Böyle bir düşünceye katılmadığınızı belirterek, meselâ dînî hassâsiyetinizin buna mânî olduğunu söylemeniz, yüzünüze tuhaf tuhaf bakılmasına yol açar ve açıktan söylenmese bile pek muhtemelen “katı müslüman” veya kültürsüz oluşunuza hamledilir...

Yılbaşı, bir-iki gün öncesi ve sonrasıyla birlikte, sanki normal hayâtın terk edildiği ve herkesin eğlenceye odaklandığı bir zaman dilimi hâlinde geçtiği için, sâdece günlük hayâtın değil, sosyal, siyâsî ve hattâ idârî hayâtın da sekteye uğramış olması dolayısıyla, yeni yılın ilk haftası, insanların bu olağanüstü durumdan çıkıp yeniden normal hayâta dönüş provalarıyla geçer. Hele Ocak’ın ilk iki-üç günü, sokakların oldukça tenhâlaştığını, ekonomik faaliyetlerin yok denecek kadar ağırlaştığını görürsünüz. Sebebi basittir: Birkaç gün boyunca sürekli içen insanlar, yılbaşı gecesinin ardından ancak birkaç gün içinde kendilerine gelebilmektedirler!..

Aslında bu sarhoşluk günleri 13 Ocak’tan sonraya da sarkmaktadır. Çünkü 13 Ocak, Ruslar tarafından eski yılbaşı olarak kutlanıyor; buna Rus olmayanların da iştirâk ettiklerini de belirtmek yerinde olacaktır. Demek oluyor ki, Aralık’ın son haftasından Ocak’ın 15’ine kadar olan süre, şu veya bu şekilde, yılbaşı kutlamaları çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Kezâ, 14 Şubat sevgililer günü, yine bir bayram coşkusuyla kutlanır. Bu günün ayrılmaz parçaları da, aynı şekilde, içki ve çiçektir. Günün şerefine içebildiğin kadar içersin... Ve ardından umûmî bir sarhoşluk! İç, iç, iç!.. Ve, sarhoş ol! Bayramlar, içki içmek için sanki birer vesîledir.

8 Mart dünyâ kadınlar (veya anneler) günü de benzer bir anlayışla kutlanır. Ve tabiî, yine içki sel gibi akar; ancak, berâberinde yine güller, yine çiçekler!

Yine aynı şekilde, bir de erkekler günü vardır. Türkiye’de iken bu tür günlerin gelip geçişleri veya kutlanış biçimleri ya dikkatimi çekmez veya beni hiç ilgilendirmezdi. Ancak bu tür günlerin buradaki idrâk şekli ve yaygınlık derecesi, ister istemez, kendisini size gösteriyor. Çünkü, birkaç gün öncesinden âdetâ “ben geliyorum!” diye bağırmaya başlıyor! Her ne kadar kadınlar ve sevgililer günü kadar ilgi görmese bile, 23 Şubat günü (erkekler günü), kadınlara tahsis olunan günlerdeki alışkanlıkların, yâni yaygın bir içki tüketiminin gerçekleştiği, yeme-içme, eğlenme ve çiçek takdîmi pratiklerinin  bir kere daha canlandırıldığı gün olarak takvim yapraklarındaki yerini alır.

21 Mart, sâdece Kırgızistan için değil, bütün bir Türk dünyâsı için, fevkalâde ehemmiyeti hâiz bir bayrama, nevruz (nooruz)’a sahne olur. Bütün bir Türk dünyâsında olduğu gibi, Kırgızistan’da da nevruz en neşeli, en coşkulu ve en gösterişli kutlamalara sahne olan bir gün, daha doğrusu bayramdır. Türk cumhûriyetlerinin tamâmında 21 Mart’ta kutlanan nevruzlar görüldükten sonra, Türkiye’de bâzı çevrelerin bu günü münhasıran Kürtlere tahsis etme gayretlerinin ne kadar zorlama bir teşebbüs olduğu daha iyi anlaşılır. Her hâlde Âzerîler, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler ve hattâ Sibirya’ya yayılmış bulunan bir çok Türk topluluğu, Türkiye’deki Kürtlerden etkilenmiş ve bu bayramı onlardan “aşırmış” olmasa gerek!... “Bahar” veya “yeni yıl” yâhut “yılbaşı” bayramı olarak kutlanan bu bugünün buradaki kutlanış biçimi ve şümûlü, mîlâdî yılbaşına çok benzemektedir. Diğer bir deyişle, birkaç gün önceden kutlama hazırlıklarının başlatıldığını, dükkânların, mağazaların, çarşı-pazarın, sokakların, resmî kuruluşların bugüne hazırlık olmak üzere süslendiklerini, bu günle ilgili kutlama afiş, yazı ve pankartların vitrinlere veya herkesin görebilecekleri yerlere asıldıklarını görürsünüz. Bugün, bilhassa Ala Too meydânında, Kırgız halk oyunları başta olmak üzere, her türlü eğlence biçimi ve folklorik hüner sergilenir. Tabiî, bir bayram sayılması hasebiyle, her bayramın ayrılmaz parçası hâline getirilen içkiyi de unutmamak gerekir. Bugün, aynı zamanda resmî tâtil günüdür. Kırgızistan’ın bağımsızlığını îlân etmesinden sonra benimsenen ve çok kısa bir geçmişi olan, bu yüzden halkın geniş katılımının henüz sağlanamadığı bağımsızlık (31 Ağustos) ve anayasa bayramları (5 Mayıs) bir tarafa bırakılacak olursa, millî nitelikli tek bayram, Nooruz bayramı olsa gerektir. Nevruz, Kırgızlar arasında, deyim yerinde ise, dînî bayramlardan daha hatırlıdır. Pek çok kimse dînî bayramların gelip geçtiğini fark etmese bile, Nooruzdan bîhaber bir kimsenin olabileceğini düşünmek yanlış olur. Bugün için hissedilen coşku, dînî bayramlardaki coşku ile mukâyese bile edilemez...  Ancak, bugünün sâdece Kırgızlara has olmadığını da unutmamak lâzımdır. Aynı gün, Âzerbaycan’da, Kazakistan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Rusya Federasyonu içerisinde yer alan muhtar Türk devletlerinde ve topluluklarında da buradaki mânâsıyla kutlanmaktadır...

Takvim yapraklarını karıştırırken, 22 Nisan’ın Lenin’in doğum günü olduğunu öğreniyoruz. Bu gün, artık eski dönemin mutlu komünistlerinin nostalji günlerinden biri hâline gelmiş durumdadır. Her ne kadar, artık geniş halk kesimleri tarafından kutlanan bir gün olmaktan çıkmışsa da, basın-yayın organları, eski günlere özlemin bir nişânesi olarak, bir takım programlarla anmayı sürdürüyorlar. Sanırız 2000 yılı 22 Nisan’ı idi; Kazak Habar televizyonunda, bu vesîleyle yapılan bir programda, spikerin uzattığı mikrofona, yaşlı bir Kazak kadını şöyle diyordu:

Lenin bizdin atamız

Kölenkesimen jasaymız

(Lenin bizim atamız, gölgesiyle yaşıyoruz)

Nisan’ın son Pazar’ı ise, Hristiyanlar için paskalya günlerinin başlaması bakımından ehemmiyet taşıyor. Bu vesîleyle, insanların mutlakâ kırmızı şarap içmeleri gerekiyor. Bu tür günlerde, bu coğrafya Hristiyan olmayanların bile zaman zaman kiliselere giderek mum yaktıkları, bâzı dileklerde bulundukları vâki imiş. Ama, biz gitmediğimiz için, görmedik.

Bilindiği gibi, 1 Mayıs, bütün dünyâda işçi bayramı olarak kutlanır. Eski sosyalist veya komünist ülkelerde rejimler kendilerini proletarya iktidârı olarak takdim ettikleri için, 1 Mayıs, bu ülkelerde çok daha debdebeli törenlerle kutlanırdı. Bugün, eski şâşaasını kaybetse de 1 Mayıs, hâlâ bir bayram olarak varlığını koruyor ve biraz da nostaljik bir hava içinde, eskinin mutlu komünistlerine hâtıra tâzeleme fırsatı vermeye devâm ediyor.

9 Mayıs ise, vatanın kurtuluşu günüdür. Stalin ordularının Hitler orduları önünde gâlip geldiği gün. Aradan 10 yıl geçmiş olmasına rağmen, aslında doğrudan Rusları ilgilendiren bir gün, Kırgızların da vatanlarının kurtuluş günü olmaya devâm etmektedir! Hitler ordularının Kırgızistan’ın neresine saldırdığını veya neresinden kovulduğunu sorgulamak, bugün bile mânâsızdır!.. Bu da, bugünün Kırgızlarının, Rusları, bizim gördüğümüz gibi görmemeleri ile yakından ilgilidir. Bundan önceki mektuplarımızın bâzılarında zikrettiğimiz gibi, aradan on küsûr yıl geçmiş olmasına rağmen, “müstakil” bir Kırgızistan’ın ne mânâya geldiğini, bu ülke nüfûsunun büyük bir ekseriyetinin henüz iyi anlamadığı ileri sürülebilir. Fiilen yaşanılan iktisâdî çöküntü, çoğu insanın işini-gücünü kaybetmiş olması, sanki “bağımsızlık benim neyime!..” der gibi bir düşüncenin canlanmasına sebep oluyor...

Takvim yaprakları 1 Haziran’ı çocuklar günü; 2 Haziran’ı ise savaş günü olarak gösteriyor. Eski Sovyet döneminin mühim günlerinden. Ekim devriminin yıldönümleri dolayısıyla yapılan kutlamalar, eskiden pek gösterişli olurmuş. Şimdi, o günlerin îtibârı kalmamış durumda. Ancak, diğer bâzı günler gibi, devrim yıldönümleri de yaşlı komünistlerin eski mutlu günlerini yâd etme vesîleleri hâline gelmiş bulunuyor. Tabiî, yine her zaman olduğu gibi, içip içip, sızmakta veya, “ah... neydi o günler!” diye iç geçirmektedirler.

***

Ya dînî bayramlar?..

Öncelikle bir husûsun altının çizilmesi gerekiyor: Din söz konusu olunca, burada yaygın bir cehâletin hüküm sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Dinle ilgili basit ilm-i hâl bilgilerinin bile lâyıkıyla bilindiği söylenemez. Bir takım kulaktan dolma bilgilerin dışında, halkın ‘sahih din bilgisi’ nâmına ciddîye alınabilecek bir mâlumâtının bulunmaması, hiç şüphesiz, ülkenin yakın geçmişiyle de yakından ilgilidir. Sovyetler döneminde din eğitiminin hiçbir şekilde eğitim sistemi içerisinde yer almadığı bilinmektedir. Ancak, Sovyet sonrasında bile, aradan on yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, ülkenin orta dereceli eğitim müesseselerinde, şu veya bu şekilde, din eğitimi söz konusu değildir. Daha doğrusu, böyle bir ihtiyâcın farkında olunduğu bile şüphelidir! Bunda, bugünün yöneticilerin, eski Sovyet sisteminin ürünü olmalarının da payı olsa gerektir. Sorulduğunda, nüfûsun büyük bir çoğunluğunun kendisini “Müslüman” olarak tavsif ettiği bir ülkede, İslâm konusunda öyle kesif bir cehâlet söz konusudur ki, bir örnek bile durumu açıklamaya yeterlidir:

1999’da, buraya ilk geldiğimiz zaman, İslâm Târihi dersine de girmiştik. Dersimiz mâdem ki İslâm târihi idi; dersin esas konusu dînî bilgilerin verilmesi olmasa bile, bu târihi yönlendiren, şekillendiren, kültürel alt yapısını oluşturan bir öğreti ile, İslâm’la ilgili bilgilerin de yoklanması yerinde olacaktı. 20 kişilik ikinci sınıf öğrencilerine basit bir soru sorduk: “Gayr-i müslim bir insanın Müslüman olabilmesi için yapması gereken ilk şey nedir? İnsan İslâm dâiresine nasıl girer?..” Cevap, tam bir sessizlik oldu. Biraz kurcalama sonunda, öğrencilerden birisi, biraz da mahcup bir tavırla, “bir kelime olacaktı ama..., yaşlılardan duymuştum...” diyebildi. Tabiî o kelimenin ne olduğunu hatırlaması mümkün değildi. Kelime-i şahâdeti kastettiği açıktı, ama ne olduğunu bilmiyordu... Dolayısıyla, kelime-i şahâdeti bile bilmeyen insanlarda İslâm’la ilgili ibâdetler, dînî mükellefiyetler, dince mukaddes sayılan günler, haram-helâl mefhûmları ve bunların delâlet ettiği hususlar konusunda bilgi aramak beyhûde bir gayret olsa gerektir. Kezâ, böyle bir ortamda, dînî bayramların mânâ ve medlûlünü aramak da aynı şekilde fazla bir beklenti olur. Günün beş vaktinde vakit ezanlarını bile duymakta zorlandığınız bir ortamda

Yukarıda millî nitelikli Nevruz hâriç, Kırgızları coşturan yâhut bir bayramdan beklenen hareketlenmeyi sağlayan bayramlar, dînî bayramlar değildir, demiştik. Meselâ, Ramazan’ı ve onun sonunda idrâk olunan bayramı ele alalım:

İlk yıl (1999), Türkiye’deki takvîmi tâkip etmemiş olsak, burada Ramazan ayının geldiğini anlamakta zorlanırdık diye düşünüyorum. Bu cümle belki fazla mübâlağalı görülebilir. Ama, aynı zamanda bir hakîkatin de ifâdesidir. Türkiye’de haftalar öncesinden Ramazan ayı telâşının geniş bir halk kesimini nasıl sardığını bilenlerimiz için, Kırgızistan’daki durum oldukça tuhaf geliyor. Oraza (oruç), çoğu Kırgız tarafından bilinmesine rağmen, insana öyle geliyor ki, bunu kimse kendi üzerine almak ve sorumluluk taşımak istemiyor; herkes sanki kendi dışındaki kimseleri ilgilendiren bir ‘şey’ olarak görüyor. Hattâ, meselâ siz oruçlu iseniz, sabahtan akşama kadar yemeden-içmeden nasıl durduğunuzu anlamakta güçlük çekiyorlar. Gerçi burada bir ortak üniversitede çalıştığımız için, yakın çevremizde bulunan kimseler bizim bâzı hassâsiyetlerimizi öğrendiklerinden bunu anlaşılmaz bulmasalar da, sokaktakiler hiç de aynı şekilde düşünmüyorlar.

Ramazan sonunda idrâk olunan bayram da, böyle bir ortamda fazla bir hareketlenmeye vesîle olmadan geçip gidiyor. Burada, üç günlük bayramın birinci günü resmî tâtildir. Diğer günler normal mesâî günleridir ve herkes işinin başındadır. Bayram olduğunu bir şekilde duyanlar ise, onun öncesinde her hangi bir faaliyette bulunmadıkları için olmalı, kendilerini bunun dışında tutmakta veya basitçe “mayramınız menen” veya “mayramınız kuttuk bolsun” (bayramınız kutlu olsun) demekle iktifâ etmektedirler. Köylerde, dînî bayramların daha hissedilir biçimde idrâk olunduğu bir vâkıa. Ancak, Bişkek bu bakımdan son derece ‘duyarsız’. Belki âile ziyâretleri oluyordur, fakat, doğrusunu söylemek gerekirse, bunu biz göze batar, dikkati çeker bir şekilde görmedik.

İki büyük dînî bayramdan ikincisi, Kurban bayramı için de, benzer bir durum söz konusudur. “Kurban kesme”, ülkenin şu an içinde bulunduğu ekonomik durum dolayısıyla olmalı, pek yaygın değildir. Kurban kesilmesi gerektiği pekâlâ biliniyor; fakat, mevcut şartlar bunu engelliyor. İlk sene kestiğimiz kurbandan pay verdiğimiz yaşlı bir kadın, “bunun hepsi bana mı, niçin?...” diye sorular sorarak şaşkınlığını gizleyememişti. Pek muhtemel ki, kurban dolayısıyla böyle bir vecîbe olduğunu bilmiyordu...

 Dînî bayramların yeterli ilgiyi görmemesinin bir sebebi dînî cehâlet ise, diğer bir sebebi de, kanaatimizce, bayram kelimesine yüklenen mânânın dînî-mânevî cihetinin zayıflığı olmalıdır. Yukarıda işâret olunduğu gibi, bayram çoğu zaman neşe, eğlence, yeme-içme ve hoşça  vakit geçirme olarak görülmekte ve bu da berâberinde barı, pavyonu, dansı ve pek tabiî olarak içkiyi getirmektedir. Eğlenme, hiç içkisiz olur mu? İçkinin olmadığı ortamda hiç eğlenceden söz edilebilir mi? Eğlence olmayınca da tabiatiyle bayramdan söz edilemez!.. Dînî bayramlar ise, burada eğlence olarak görülen faaliyetlere hiç de uygun bir ortam oluşturmuyorlar. Tabiatiyle de câzip gelmiyor...

Bugün dînî bayramlarla ilgili tablonun pek de iç açıcı olmamasına rağmen, mevcut durumun ilâ-nihâye devâm edeceğini ileri sürmek yerinde bir tesbit olmayacaktır. Yukarıdaki tablo, bugünkü durumun tesbiti nokta-i nazarından bir mânâ ifâde ediyor. İleriki on-yıllarda veya içinde bulunduğumuz yeni yüzyılda, bu tablonun değişmemesi için, kanaatimizce, hiçbir sebep yoktur; yukarıda belirttiğimiz gibi, bu yönde ciddî bir potansiyel de mevcuttur. Gerçekten, Kırgızistan’da her geçen gün, her geçen ay, her geçen yıl, çok yavaş da olsa, bâzı şeylerin değişmekte olduğu görülüyor. Meselâ bu yıl, Kırgız televizyonlarından birisi, sanırız KTR, Ramazan ayı boyunca, kısa süreli de olsa, iftâr programları yayımlamıştı. Kezâ, Ramazan ve Kurban bayramları namazlarına ve Cuma namazlarına iştirak eden Kırgız gençlerinin belirgin bir biçimde arttığı gözlenebiliyor. Ülkenin Özbekistan’a yakın bölgeleri, bu bakımdan kuzey bölgelerinden çok daha avantajlı durumdadır.

Son olarak şunu söylemek durumundayız: Kırgızistan’ın, bugün sâdece siyâsî ve iktisâdî problemleri değil, ciddî sosyal ve kültürel problemleri de vardır. Sosyal ve kültürel problemlerin sağlıklı bir zemîne oturtulmasında ise, dînî veya din-dışı, bütün bayramların ciddî katkıları olacaktır. Ancak, bunların içlerinin biraz daha zengin verilerle doldurulması; sâdece yeme-içme ve eğlenme günleri olmaktan çıkarılması gerekmektedir...

_______

* Bu yazı, daha önce şurada yayımlanmıştır: Türk Yurdu, XXII/179 (Tem-muz 2002) , s. 29-33.